OSMANLI DEVLETİ BATI’NIN BİR SÖMÜRGESİ HALİNE NASIL GELDİ?

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

Cihan_Dura047

Tarihini bilmeyen toplum, hafızasını kaybetmiş insan gibidir.
Bernard Lewis

Tarihi asla unutmamalı. Bıkmadan usanmadan okuyup, bıkmadan usanmadan öğrenmeli. Üzerinde sürekli kafa yormalı. Çünkü tarihi unutan, tarihten ders almayan yok olur. Çünkü tarihin kalıpları zamanla tekrarlanmaktadır. Bunları fark etmeyen uluslar büyük kayıplara uğruyor. Tıpkı bizler gibi, Türk ulusu gibi. Apaçık gerçeklere, uyarılara rağmen Batı’nın tuzaklarına yeniden düşüyoruz. Geçmişte Osmanlı düşürülmüştü Avrupa’nın ekonomik tuzaklarına. Aynı tuzaklarla şimdi de biz karşı karşıyayız.

Okumakta olduğunuz yazıda, bu konuda “tarihî bir kalıp” çıkarma denemesi için gerekli malzemeyi sunacağım. Gözlem için esas itibariyle şu dokümanı kullandım: Gülten Kazgan, Tanzimat’tan XXI. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi: Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye,  Altın Kitaplar, İst., 1999.

I) KAPİTALİZMİN KAPİTÜLASYONLARLA GİRİŞİ

XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda dünya ekonomisinin en belirleyici özelliği, dünya ülkelerinin, Batı Avrupa merkezli kapitalist ekonomik sistemle bütünleşmeye zorlanması oldu.

Avrupa’da ticari kapitalizmin hâkim olduğu dönemde temel ekonomik felsefe; dış ticaret fazlası vermek ve sömürgeler kurmaktı. Sonra, serbest ticaret öne geçti.

Avrupa kapitalizmi gelişme süreci boyunca Osmanlı’dan gittikçe daha fazla ve karşılıksız ödünler kopardı. Birinci küreselleşme sürecinde (1870-1914) ve öncesinde  Osmanlı ekonomisi, reform bahanesiyle her alanda büyük değişimlere uğratılarak Avrupa ekonomisine eklemlenmiştir.

Bütünleşme süreci kapitülasyonlarla başlamıştı. Avrupalı tüccarların, kapitülasyonlarla Osmanlı’dan elde ettiği ödünler zamanla tek taraflı bir nitelik kazandı. Ödünlere şu örnekler verilebilir: Osmanlı ile yapılan ticarette vergi indirimi, tüccarlara yerleşme özgürlüğü tanınması, yabancıların kişisel vergilerden muaf tutulması, Osmanlı yasalarına değil, kendi yasalarına tabi olmaları. Bu ödünler daha sonra yabancı şirketleri de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece Osmanlı topraklarında Avrupa güçleriyle bütünleşen adacıklar oluştu. Onsekizinci yüzyıl sonunda Fransız elçisi Osmanlı’yı “Fransa’nın bir sömürgesi” sayıyordu artık. (Yüz yıl sonra ise İngiliz büyük elçisi şöyle diyecektir : “Osmanlı İmparatorluğunu öyle yakından denetliyoruz ki, bu devletin, toprakları üzerindeki egemenliği pratik olarak sıfıra inmiştir.” )

Kapitülasyonların getirdiği imtiyazlardan yararlanmak isteyen gayrimüslim Osmanlı tüccarlar, Avrupa himayesine girdiler. Yabancılarla bütünleşirken, kendi toplumlarına yabancılaştılar. Böylece ülkenin içinde güçlü bir “Avrupa’ya dönük tüccar oligarşisi” oluştu. Geleneksel el sanatları rekabete dayanamadı ve çökmeye yüz tuttu.

II) SANAYİ DEVRİMİNİN YIKICI ETKİLERİ

18.yüzyılın ikinci yarısı… İngiltere’de Sanayi Devrimi başlıyor. Sanayi Devrimi, bir eliyle yaratıyor, öbür eliyle yok ediyordu. Başka bir deyişle “yaratıcı yıkıcılık” yapıyordu.

Gelişen sanayi kapitalizminin başlıca özelliği, “yeni” olmasıydı; yeni mal ve hizmetler, yeni üretim ilişkileri ve yeni yaşama biçimleri yaratmasıydı. Ancak bir yandan eski olarak ne varsa, hepsini yıkıp ortadan kaldırıyordu. Bunu sadece İngiltere’de değil, bütün dünyada gerçekleştiriyordu. Bu amaçla da İngiltere hükümetinin politik gücünü kullanıyor, zayıf bulduğu devletleri “nüfuz alanına” alıyor, ülkeleri sömürgeleştiriyordu. Sömürge demek, yeni pazar ve ucuz hammadde demekti. “Öldürücü yıkıcılık” yüzünü böyle gösteriyordu. Yıkma ve sömürgeleştirme kervanına zamanla diğer Avrupa devletleri de katıldı.

Bu süreçten payını Osmanlı aldı. O yıllardaki ekonomik ve siyasi yapısı itibariyle, Osmanlı devleti hem büyük hem de kolay yutulur bir lokmaydı. İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya Osmanlı’yı parselleme sürecini, hızla ve hiç ara vermeden gerçekleştirdiler. Üstelik Sanayi Devrimi’nin iki etkisinden yalnızca biri, olumsuz olan baskın çıktı: Ülkeye yeni teknolojilerin yapıcı etkileri değil, mevcut kurumları yıkıcı etkisi hâkim oldu. Yıkım Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürdü. (Günümüzde de öyle oluyor : Mevcut kurumlar, yani Atatürk Türkiyesinin kurumları yıkılıp yok ediliyor).

K. Marx’ın “Asya tipi üretim tarzı” kavramının açıkladığı gibi, Osmanlı kendi iç dinamikleriyle bir sonraki evrim aşamasına geçemiyordu. Ne zaman bir yenilik getirmek üzere bir hareket başlatılmışsa, o hareket sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı devleti kendi güçleriyle kendini yenileme olanağı bulamıyordu. Ülkeyi Avrupa’ya kolay lokma yapan da buydu. Bunun bir kanıtı; kapitülasyonları, Osmanlı’yı sanayi kapitalizminin ve ardından finans kapitalin egemenliğine sokacak olan koşulları, Fransa ile İngiltere’nin ve onları izleyen diğer Avrupa devletlerinin kolayca elde edebilmesidir.

istanbul-isgali[1]

III) ARAÇLAR: TİCARET ANTLAŞMALARI, REFORMLAR VE BORÇLANDIRMA

Osmanlı ekonomisinin Batı kapitalizmine bağlanması, iki yoldan sağlandı: Ekonomi ve hukuk yoluyla… Başka bir deyişle Batı’nın çıkarları; “ticaret antlaşmaları ve borçlandırma” ile ekonomik teminat, bir takım “reformlar”la hukuki teminat altına alındı. Antlaşma 1838’de İngiltere ile yapılan Baltalimanı ticaret antlaşmasıdır (Dikkat! Günümüzdeki karşılığı 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’dır). 1838 Antlaşması’nı diğer devletlerle imzalanan benzer antlaşmalar takip etti.

Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması bir yandan Osmanlı ekonomisini dünya ekonomisine açarken, bir yandan da Avrupa ticaret sermayesinin ekonomide egemen olmasının hukuksal temelini oluşturdu. Karşılığında  Osmanlı Devleti Avrupa devletler sisteminin bir üyesi sayılacaktı. Toprak bütünlüğü garanti altına alınıyordu.

“Reform”lar ise, 1839 Tanzimat fermanı ile başlatıldı. Bu fermanla ticaret antlaşmaları sayesinde ülkeye giren yabancı tüccar ve azınlıkların faaliyetleri hukuksal garanti altına alındı. Ülkeye Avrupa kamu hukuku sokuldu. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere yabancı devletlerin, Osmanlı’nın iç işlerine müdahalesi kolaylaştırıldı (Bugünkü Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası’nın yaptıklarını, AB uyum yasalarını hatırlayın).

Osmanlı Devleti, 1800’lü yılların ilk yarısında mâli bakımdan zor durumdaydı. Batılı güçlerin zorlamasıyla girdiği Kırım Savaşı hazineyi büsbütün sarsmıştı. O zamana kadar yalnızca, kendi içindeki azınlıklardan, Galata bankerlerinden borç almıştı. Bu arada İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya dış borç alması konusunda sürekli baskı yapmaktaydı. Baskılar karşısında direnemeyen Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’yla birlikte ilk kez 1854’te dış borç aldı. Böylece Osmanlı, Batı’nın –İngiltere Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in eliyle- uzattığı borçlandırma ağına düşmüş oldu. Tabii arkasından yeni bir hukuk reformu dayatmasıyla karşı karşıya kaldı. Avrupa hükümetleri dış borçlanmayı bir diplomatik silah olarak kullandılar.Osmanlı’dan birçok ödünü ve imtiyazı borç verme karşılığında kopardılar (Günümüz Türkiyesi dış borç tuzağına düşürülmüştür. ABD ve Avrupa Birliği Türkiye’den birçok ödünleri dış borç karşılığında koparmaktadır).

Dış borçlanmanın üzerinden iki yıl geçmemişti ki Şubat 1856’da Islahat Fermanı ilân edildi. Ferman, esas itibariyle İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarına, yeni hukukî dayanaklar oluşturulmasına yönelikti. Üçte ikisi azınlıkların imtiyazlarına, geri kalan kısmı da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yabancıların imtiyazlarına ayrılmıştı. Türk-Müslüman unsurun adı bile geçmiyordu. Böylece, Avrupa’nın Osmanlı topraklarındaki nüfuzu daha sağlam bir hukukî temele oturtuluyordu. Hedef “yabancılar-yerli azınlıklar” ortaklığı şeklindeki sömürü mekanizmasını işler hale getirmekti.

Ferman “reform” örtüsü altında Osmanlı ülkesine İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarına uygun bir yapı kazandırıyordu: Örneğin azınlıklar Batı emperyalizminin yurt içindeki işbirlikçileri konumuna getiriliyordu. Bayındırlık hizmetleri yoluyla, ülke İngiliz sanayii için bir pazar ve ham madde kaynağına dönüştürülüyordu. Yabancılara tanınan haklar, Avrupalıların doğrudan yatırımlar yapmasını sağlayacaktı. Islahat fermanı “iyi örgütlenmiş bir devlet” istiyordu. Çünkü Devlet Batı sermayesinin koruyuculuğunu yapabilmeliydi. Bunun için de ülkede istikrar sağlanmalı, borç geri ödemeleri güvenceye alınmalıydı. 12 Şubat 1856 tarihli Times’in yazdıklarına bakınız: “Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir ülke var. Batı’nın sermayesi bu ülkeye girebilir ve ona sahip olabilir” [Bkz: C. Dura, “Dış Borç Demek Ödün Demek, Ölüm Demek: Osmanlı’nın Dramı,” Yeniden Müdafaai Hukuk, S. 34, Haziran 2001].

Islahat Fermanı’nın hemen ardından Paris Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Osmanlı’yı Avrupa devletleri arasına dahil ediyordu.  Devletin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilecekti. Osmanlı ise  şunları taahhüt etti:  Parasal-mali dengesizlikleri iç borçları dış borca dönüştürerek düzeltecekti. Serbest ticaretin önündeki bütün engelleri kaldıracaktı. Avrupa’nın kültür ve bilimini, sermayesini koşulsuz kabul edecekti. Uyruklarının durumunu din ve ırk farkı gözetmeden düzeltecekti (Bunların hangisi bugün istenmiyor). İki yıl sonra da 1858’de Arazi Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla Avrupalı uzun süredir talep ettiği bir imtiyazı daha koparmış oldu :  Yabancılara toprak mülkiyeti hakkı. Serbest ticaret, o zamana kadar yıkımını daha çok kentlerde ve kentsel kurumlarda yapmıştı. Artık Batı sermayesinin girişi ve yabancıya toprak satınalma hakkının tanınmasıyla kırsal bölgeler, köyler de  kapitalizmin yıkımına açılıyordu.

IV) MALİ TUTSAKLIK VE KURUMLARI

Tabii, mali tutsaklığın kurumları da oluşturuldu. Bu kurumlar Avrupa finans sermayesinin, Türkiye’deki kurumlarıydı. Bütçe açıklarının yüksek tuttuğu faizler ve borçların anaparaları,  bu kurumlar sayesinde  güven içinde Avrupa finans kapitaline aktı.

Kurumlardan birincisi İstanbul Borsası’dır. Diğeri, İngiliz ve Fransız sermayesi ile kurulan (1863) Osmanlı Bankası’dır. Osmanlı Devleti, borç vermeme tehditinde bulunan Avrupa’nın baskısıyla, emisyon yetkisini Osmanlı Bankası’na devretti. Böylece İmparatorluğun para politikası da Avrupa denetimine geçti. Banka, Avrupa finans kapitalinin bir aracı olarak çalıştı. Ülkeye -bugün olduğu gibi- mali danışman akını başladı. Bunlardan Hobart-Foster misyonunun raporuna göre tarımda vergi yükü azaltılmalıydı. Gizli amaç, daha fazla üretim yoluyla İngiliz sanayiine bol ve ucuz hammadde sağlamaktı. Raporda –bugün olduğu gibi- “reformlar” yapılması isteniyordu: Ekonomi serbest rekabete açılmalı, devlet tekellerine son verilmeliydi. Kamu işletmeleri yerli ve yabancı sermayeye satılmalıydı (Batı kaynaklı özelleştirme dayatması bu kadar eski!).  Sağlanacak tasarruflar savunma, güvenlik, yargı ve ulaştırma hizmetlerine tahsis edilmeliydi. Gizli amaçlar : Devlet yabancıların serbestçe faaliyette bulunmasını sağlayacaktı. Ulaştırma, İngiltere ile ticareti artıracaktı. Denebilir ki Hobart-Foster misyonu bugünkü IMF ile Dünya Bankası misyonlarının  XIX. Yüzyıldaki karşılığıydı.

1867’de yabancılara gayrimenkul mülkiyet hakkı tanıyan yasa çıkarıldı.

V) DÜYUN-U UMUMİYE VE YARI-SÖMÜRGELEŞME

Dış borçlanmanın üzerinden yalnızca 21 yıl geçmiş, bu süre içinde tam 16 kez istikraz yapılmıştır. Osmanlı’yı borç ödeyemez duruma getiren olaylar dizisinde, içine zorla itildiği küreselleşme süreci çok büyük bir rol oynamıştır (Bugün de Türkiye Cumhuriyeti aynı dayatma ile karşı karşıya).

İhraç edilen kâğıtların nominal değerinin ancak yarısı devletin eline geçmekte, bunun da tamamına yakını borçların faizi ve ihraç giderleri olarak yeniden yurt dışına çıkmaktadır. Osmanlı Hükümeti, çaresiz, moratoryum ilân ediyor. 1878  Berlin Kongresi… Borçların ödenebilmesini sağlamak üzere Rüsum-ı Sitte İdaresi kuruluyor. Bu uygulama  iyi sonuç verince yabancı alacaklıların oluşturduğu bir “mali yönetim konsorsiyumu” kuruluyor.

Ekim 1879’da İngiliz donanması İstanbul önlerinde… Talepleri, Osmanlıların reformlara devam etmesi… (Günümüzde de ne kadar sık duyuyoruz, şu “reform” sözcüğünü!)

Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi ilan edildi. Berlin Antlaşması’nın ardından, Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. İdare, Osmanlı Devlet gelirlerinin %20-32 arasında bir kısmına el koyması karşılığında Osmanlı borçlarının konsolidasyon işleminin yapılmasını sağladı (Günümüzdeki karşılığı IMF programları ve faiz-dışı fazla uygulaması) .

Osmanlı, Avrupa’nın (bugünkü Avrupa Birliği’nin zengin ülkelerinin) ekonomik vesayeti altına Muharrem Kararnamesi ile girdi. Avrupa (bugünkü Avrupa Birliği) Düyun-u Umumiye ile, Osmanlının mali bağımsızlığını tümüyle elinden almış oldu.

Düyun-u Umumiye’nin kurulmasını izleyen yıllarda ülke küçümsenmeyecek çapta doğrudan yatırıma sahne oldu. Altyapıya, iç ve dış ticarete, eğitim, sağlık, liman işletmeciliği, su gibi hizmetlere ve bir miktar da madencilikle basit sanayi üretimine, tarıma yabancı sermaye aktı. 1900’lü yıllara girerken, yabancı yatırımlar içinde en büyük pay Fransız şirketlerine aitti. Fransız sermayesi kadar Fransız kültürü ve dili, imparatorluğun her yanında egemen oldu. İkincisi sırada ise Almanlar yer alıyordu. Doğrudan yatırımların bir diğeri, İngilizlerin başta tarım olmak üzere Batı Anadolu’daki yatırımları oldu. Şirketlerine ortak olarak daima gayrimüslim Osmanlıları alıyorlardı. (Almanya, Fransa ve İngiltere … Günümüzde Avrupa Birliği demek bu üç sömürgeci ülke demek!)

Gelen dolaysız yabancı yatırımların yarıdan çoğu demiryollarına yapıldı. Vergi gelirlerini artırmak isteyen İdare, demiryolları sayesinde tarımı pazara açarken, üretimi ve bu yoldan Aşar’ı artıracağını hesaplamıştı.

Başka bir doğrudan yatırım ABD’nin kültür kurumları oldu. İmparatorlukta 17 Amerikan dinî misyonu, 200 misyon şubesi ve 600 Amerikan okuluyla 27 konsolosluk bulunuyordu. Osmanlı azınlıkları içinde milliyetçi duyguları harekete geçirerek ve onları eğiterek ayrılıkçılığın bir ideoloji olarak benimsenmesinde bu kurumlar ön planda rol aldı (Günümüzdeki karşılığı: Avrupa Birliği müktesebatına uyum yasaları, misyoneliğin serbest bırakılması)..

Bunlar eski üretim ilişkilerini, üretim biçimini, yarı sömürgeleşme yolundaki dışa bağımlı tek yönlü gelişmeyi ve Hıristiyan azınlıkların Osmanlı karşıtı eylemlerini hazırlayan etkiler yarattı.

Yabancı sermaye ile birlikte toplumdaki çelişkiler giderek derinleşti. Devlet, neredeyse bütün vergi gereksinimini fakir köylünün ödediği Aşar ile karşılıyordu. Gayrımüslim azınlıklar iç sömürü yoluyla gelirlerini artırıyorlar; vergi ödemedikleri, büyük sayıda işçi kullanan sınai üretime geçmeyip ürünleri ithal ettikleri için topluma katkıları çok sınırlı kalıyordu.

VI) KURULAN SÖMÜRÜ DÜZENİNİN ÖZELLİKLERİ

Yeni sömürü düzeninin özellikleri iki açıdan ortaya konabilir: Sınıflar ve kurumlar.

Birincisi, Osmanlı’nın emperyalist devletlerle ekonomik ilişkileri ortaya farklı ve ayrıcalıklı bir kapitalist sınıf çıkardı : Bu sınıf tümüyle dışa bağımlıydı. “Avrupa uzantısı azınlıklar”la kimi “Avrupalılar”dan oluşuyordu. Türklere karşı geniş imtiyazlarla donatılmıştı. Batı’da olduğunun tersine, dış dünyadan içeri değil, tersine içeriden dışarıya kaynak transferi yapıyorlardı (Benzer bir sınıf günümüzde de oluşmuştur. E. Manisalı’nın “İçimizdeki Danimarka” dediği, TÜSİAD’ın dahil olduğu  sınıf budur) .

Sömürü düzeninin kurumları ise kapitülasyonlar, Duyun-ı Umumiye İdaresi, yabancı bankalar, İstanbul Borsası, Aşar vergisi ve imtiyazlı yabancı şirketlerdi.

Osmanlı’nın eski kurumlarından bazıları (tımar-zeamet düzeni, yeniçeri ocağı, para basma yetkisi olan darphane, ahilik ve esnaf loncaları…), gelişmiş Batı kapitalizmine eklemlenme sürecinde ortadan kalktı. Aynı ölçüde çağdışı olan kimi eski kurumlar (kapitülasyonlar, Aşar vergisi, iltizam sistemi, hilâfet ve mutlakiyet rejimi,…), Batı sermayesine hizmet ettikleri için dipdiri ayakta bırakıldı. Dahası bunların etkinliğini artırmak için, kaynağı Batı sermayesi olan yeni kurumlar oluşturuldu : Osmanlı Bankası, Duyun-ı Umumiye İdaresi, imtiyazlı demiryolu şirketleri, yabancı bankalar, Fransız Reji İdaresi’nin tütün tekeli gibi.

Müslüman Türklerle gayrimüslim azınlıklar arasında derinleşen çelişki sadece gelir boyutuyla değil, aynı zamanda “eğitim ve kültür boyutu”yla da kendini gösterdi. Osmanlı topraklarında azınlıkların Batılı eğitim kurumlarını örnek alarak kurdukları okullar, çağdaş bilgilerle donanmış bir gayrimüslim sınıfın ortaya çıkmasında önemli rol oynadı.  Batının kültür kalıplarını ve ithalat yoluyla gelen mallarını benimseyen bu azınlık, “modern” yaşam biçimiyle toplumsal hiyerarşinin “tepe”sine yerleşti. Başta kırsal bölgelerde  yaşayanları olmak üzere Müslüman Türklerin büyük bir kısmı, “modernleşme”nin dışında kaldı. Ülkenin yönetiminden de dışlandılar. “Avrupalılar ve azınlıklar” giderek zenginleşirken, Müslüman Türkler yoksullaştı. Yerli, emek-yoğun sanayiler çöktü. Üretim hızla azaldı. İşsizlik arttı. İlk eylemli tepkiler başladı: Fransız tütün tekeli Reji İdaresi’ne, yabancı ulaştırma şirketlerine karşı hareketler ve grevler görüldü. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı “ithal malları boykotu”na girişildi.

Sonrası ise, çorap söküğü gibi geldi : 1918 Sonbaharı… Birinci Dünya Savaşı’nın sonu… Emperyalizm (bugünkü Avrupa Birliği ve ABD), Osmanlı Devleti’nin paylaşımını gizli antlaşmalara bağlamış. Ekim 1918… Mondros Mütarekesi… Osmanlı kayıtsız şartsız teslim oluyor. Ağustos 1920 Sevr Antlaşması… Osmanlı Devleti üzerinde “Uluslararası Mali Denetim Komisyonu” kuruluyor. Devlet-i Aliye egemenlik hakkını, bir devlet olarak var olma hakkını tümden yitiriyor. Çok geçmeden ülke fiilen işgal ediliyor (Günümüzde de aynı teslimiyet içinde değil miyiz? Aynı devletler bugün de Irak’ı işgal etmediler mi? Peki, yarın?…).

Atatürkçülüğü “laiklik ve çağdaşlık”tan ibaret sanan sivil ve asker aydınlar, bu yazıyı özellikle sizler için yazdım : Yukarda belirttiğim tarihî olayların hemen aynısı, aynı yapı ve sırada, günümüzde de tekrarlanıyor! Bilim ne diyor: Aynı faktörler bir araya gelince, sonuç da aynı olur. Einstein ne demiş: “Aptallığın en açık kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp değişik sonuç almayı beklemektir.”

Hiç tarih okumuyor musunuz, hiç düşünmüyor musunuz?

 Prof. Dr. Cihan DURA

Alıntı Kaynağı: http://www.cihandura.com/

(NOT: Bu makaleyi bundan 10 yıl kadar önce kaleme almıştım.)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ