OSMANLI CAMİİNDE KIBLE YÖNÜNDE ÖZGÜN BİR HACİM

OSMANLI CAMİİNDE KIBLE YÖNÜNDE ÖZGÜN BİR HACİM

Cami, mescid ve namazgâhlarda kıble istikametini gösteren ve imamın cemaat önünde durarak namaz kıldırmasına mahsus oyuk bölüm[1] şeklinde genel bir tarifi yapılabilecek mihrabın, ilk devirlerden itibaren İslam mimarisinde şekillenerek, cami içinde üstlendiği önemli rolü ve bununla irtibatlı gördüğü alakayı bilmekteyiz. Caminin bu temel unsurunun, dil ve mimarî menşei ile ilgili problemleri mevcuttur. “Mihrab” kelimesinin etimolojik kökeni ile ilgilenen bilim adamlarının ileri sürdüğü görüşler problemin tamamen ortadan kalkmasını sağlayamamıştır.[2] İslam’ın mukaddes kitabı Kur’an-ı Kerim’de yer alan kelime, mabed veya mabedin dua hücresi, sarayda hükümdara has bölüm, kale veya muhkem bina anlamlarını taşımaktadır.[3] Oryantalistler ve bazı sanat tarihçileri tarafından mihrabın mimari menşei olarak Hıristiyan absisi ve Budist nişi kabul edilmiştir.[4] Muhtelif kaynaklar hücre şeklindeki mihrabın kilise ile cami arasında bir benzerlik oluşturduğu için itirazlara sebep olduğunu ve güçlükle kabul edildiğinden bahseder.[5] Fakat çok eski doğu geleneklerinde var olan adetlerden etkilenen Musevilik ve Hıristiyanlığın toplu ibadetlerinde yönelmeye atfedilen önem bilinmektedir. Keza İslamiyet namazın yönünü, önceleri Kudüs’teki Mescid-i Aksâ iken Mekke’ye, Mescid-i Harâm’a çevirmiştir. Hıristiyanlıktaki apsis, Arapların İslam öncesi bazı kutsal mekan ve gömü yerlerinde rastlayabildiğimiz kubbeli şekliyle bilinen, pek yabancı gözükmeyen bir formdu. Bu eski Arap adetlerini de kaynak olarak görmek makul olabilir.[6]

Hz. Muhammed’in de bizzat çalışarak, ashabıyla beraber Medine’de tesis ettiği ilk caminin, bu günkü anlamda bir mihraba sahip olmadığını biliyoruz. Mihrabın yerine önce kuzey duvarında, kıble değiştikten sonra güney duvarına yerleştirilen taş parçası istikameti belirlemekteydi. Araplar tarafından kullanılan bu kıble levhaları, mihrabın yanında birçok asır ve coğrafyada görülmektedir.[7] VIII. asırdan itibaren de İslam dünyasının bütününde çeşitli şekillerde düz ve niş mihrablara rastlıyoruz. Bilinen en eski mihrab, Kudüs Kubbet’üs-Sahrâ’nın altındaki Süleyman Mihrabı olarak tanınan mermer panodur.[8] Değişik devir ve bölgelerde farklı şema uygulamalarıyla bir gelişim süreci yaşanmıştır. Taş, alçı, çini, tuğla, ahşap malzeme ile meydana getirilen, düz veya oyuk şekilde gözükebilen, kemer kavsara ve hücrelerinde farklı biçimlere sahip mihrablar, bütün bu farklı boyutlarıyla başlangıçta cemaati kıbleye yöneltmek amacını aşıp şekil ve tezyinatıyla yapının iç mekanını en önemli unsuru konumuna gelmiş bilhassa Anadolu’da cami ve mescidin yanı sıra türbe ve medrese gibi değişik amaçlara hizmet eden yapılarda da yer almıştır.[9] Çok çeşitli malzeme ve zengin tezyinatıyla sanat tarihi açısından son derece ehemmiyete sahip bir unsur olan mihrab ibadet mahallerinin kalbi sayılmış, Hz Peygamberi hatırlatıcı [10] fonksiyonunun yanında ölümden sonraki hayat için bir geçidi sembolize etmesi veya en önemli işlerin icra edildiği hükümdarın saraydaki, kubbeli, sütunlu yüksek platformuna[11] benzetilmesiyle derûnî manalar yüklenebilmiştir.

Arapların Emevîler döneminden itibaren yaptıkları camilere baktığımızda, mihrabın kendi gelişim sürecini yaşarken içeride ve dışarıda etkili unsurlarla beraber vurgu vazifesini üstlendiğini görüyoruz. Orta nefin geniş tutulup mihrab ekseninde özel ve daha geniş bir koridor hazırlanması, mihrab önü kubbesi dediğimiz çok destekli klasik ilk devir mabedlerinde yer verilen, mihrabın da içinde bulunduğu farklı birim oluşturulması gibi durumlar, malzeme, tezyinat ve şekil olarak zenginleşen mihrab görüntüsünün içeriden ve dışarıdan desteklenmesi düşüncesi olarak da yorumlanabilir (Çizim 1). Sanki caminin, istikameti belirleyen en nadide parçası için bir vitrin hazırlama çabası plana ve üçüncü boyuta yansıtılmıştır. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu mimarîsinin çok destekli erken yapılarında mihrab ve etrafında gelişen unsurların belirleyici olmaya devam ettiğini görmekteyiz (Çizim 2, 3). Selçuklu camilerinde tatbik edilen mihrab eksenindeki kubbeler, dört eyvanlı şemada daha büyük mihrab eyvanı gibi elemanlar mihraba yoğunlaşmanın işaretleri sayılabilir.

Osmanlı’nın ilk yıllarındaki camiler ana şema itibarıyla ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan ilki ve daha az yapılanı, ilk İslam camilerinin de hatırasını yaşatan, Selçukluların mescid-i cumalarının devamı ve Anadolu’daki benzer özellikteki bazılarında görülen ortadaki açıklığı hatırlatan bir de fenerli kubbeye sahip çok destekli ve çok kubbeli yapılardır. Daha yaygın bir şekilde erken Osmanlı mimarisine damgasını vuran, zaviyeli veya kanatlı camiler ismiyle anılan tipin, mihrablı esas namaz bölümü dışa uzanan uçtadır. Yan mekanların kubbeleri mihrab eksenindekilere göre daha küçük ve alçaktadır. İçeride ise mihrab önündeki namaz alanını zemini daha yüksek tutulmuştur. Bütün yapıların mihraba göre şekil aldığını veya mihrabın içeride ve dışarıda yapıyı etkileyen en önemli ve yegane unsur olduğunu iddia edemeyiz. Fakat şekli ve tezyinatıyla öne çıkan mihrabın, genellikle bazı işlemlerle vurgusunun arttırıldığını ve mihrab yörüngesindeki bu hadiselerin, içeride ve dışarıda yapıyı etkileyen tezahürlerinden bahsedebiliriz.

Klasik devrin merkezi kubbeli yapılarının habercisi olarak, tek, yüksek ve büyük bir kubbenin örttüğü yan birimlerin esas mekana göre fazlasıyla küçüldüğü, fakat yine de plan itibarıyla kanatlı camiler gurubunda telakkî edilen bir tipten söz edilebilir. Ulu kubbenin hakimiyetindeki bütün elemanlar gibi mihrab da önceki dönemlerdeki yansımasını, bu ara tipte ve klasik merkezi yapılarda, kıble duvarının biraz da mecburiyetten değişik şekillenişini saymazsak, devam ettirememiş gözükmektedir.

Bununla birlikte kanatlı camiler gurubunda sayılan bu yüksek ve tek kubbeli yapılarla ve merkezi sistemli ilk camilerle birlikte bir uygulama başlamış ve Osmanlı mimarisinin sonuna kadar devam etmiştir. XV. asrın ikinci yarısından XIX. asrın sonuna dek görülen bu uygulama camilerin kıble yönünde mihrabı da içine alan bir çıkıntıyla genişletilmesi olarak özetlenebilir. Balkanlardan Mısır’a kadar hemen hemen bütün Osmanlı coğrafyasında tatbik edilmiş olan bu mihrab çıkıntısının en fazla İstanbul’da olmak üzere elliden fazla örneğini tespit edebilmiş durumdayız. Hiç de küçümsenmeyecek bir sayıyla karşımıza çıkan bu uygulamanın, merkezî planlı cami tiplerinin hemen hepsiyle, hatta misalleri az da olsa çatılı camilerde bile denendiğini görmekteyiz. Hatta Osmanlı mimarisinin zirvesi ve Dünya mimarlık tarihinin en önemli yapılarından biri olan Sinan’ın muazzam Selimiye’sinde bile mihrab, kıble duvarından ileriye uzanan, Osmanlı’ya has bu hacimde yer almıştır. (Çizim 4). Osmanlı mimarisinin muhteşem sanatkarı Mimar Sinan da bu hacme birçok eserinde yer vermiştir.[12]

Bugüne kadarki araştırmalarda yeterince üzerinde durulmamış olduğunu fark ettiğimiz bu mekanla ilgili en önemli meselelerden birisi isimlendirme problemidir. Mihrab çıkıntısı, çıkıntılı mihrab mekanı, mihrab önü mekanı, mihrab nişi, mihrab eyvanı, dışa taşkın mihrab vb. isimlerle anılan bu birimi maalesef bu tabirler tarif edememekte hatta bazıları başka unsurlar için de kullanıldığından bir karmaşa ortaya çıkmaktadır. Problemle alakalı görüp tespit edebildiğimiz en eski belge Mimar Sinan’ın Edirne Selimiye Camii inşaatı sırasında saraya yazdığı bir mektup ve ona cevaben gönderilen emirdir.[13] Bu belgelerde caminin kıble duvarında bulunan mihrabı da içinde barındıran alçak yarım kubbe ile örtülü hacim için “şehnişîn” tabirinin kullanıldığını görmekteyiz. Davud Paşa Camii hakkında, 1648’deki depremle ilgili olduğu zannedilen bir belgede[14] vuku bulan zelzele sonrası mihrab sofasının duvarlarının tecdîde ihtiyaç duyduğundan bahsedilmekte ve mevzu ettiğimiz mekan açıkça “mihrab sofası” adıyla belirtilmektedir. Laleli Camii’nin inşasıyla alakalı bir vesikada “mihrab sofası” ismi geçmektedir.[15] Tophane Nusretiye Camii yazılarını yazan Hattat Mustafa Rakım’ın bugün İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan yazı kalıplarından bu bölüme ait olanın kenarındaki Hattat notunda “mihrab sofası” kaydı okunmaktadır. Yine XVIII. asırda tertib edilen “Selimiye Risalesi” isimli yazmada “mihrab yönünde olan sofası” ifadesi yer almıştır.[16] Bu tabirlerdeki kelimelerin tek tek lugat manalarıyla ilgili tetkiklere giremeyeceğiz. Fakat karşımıza çıkan bu iki geleneksel isimden birini tercih etmemiz gerektiğini düşünürsek, şehnişin tabirinin ev veya saray mimarimizde yer alması ve daha sonraki belgelerde diğerinin kullanılması sebebiyle mihrab sofası tercih edilebilir. Sofanın da ev mimarimizde kullanılan bir adlandırma olduğunu biliyoruz. Lakin tamlamanın başındaki mihrab kelimesinin cami ile alakası ve kuvvetli bir çağrışımla cami için en önemli unsurun önünde oluşturulmuş birimi derhal akla getirmektedir. Bazı eski kaynaklarda da “yan sofalar”, “şadırvan yönündeki sofalar”, “taşra sofası” gibi kayıtlara rastlanmakta ve sofa tabirinin cami mimarimizde oldukça yaygın kullanıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Sinan’ın döneminde kullanılan tabir ayrıca değerlendirilebilir. Bu kadar sık rastladığımız tatbikatın, hususî bir veya birkaç isminin bulunması ve daha önce saydığımız zorlama isimlere göre ilgili hacmi daha iyi anlatması son derece tabîdir.

Bu noktada karşımıza çıkan önemli bir mesele de cami mimarisinde kesinlikle Osmanlı mimarisine has olduğu anlaşılan mihrab sofasının ilk uygulamasına ne zaman ve nerede rastlandığıdır. Bazı araştırmacılar bu denemenin Bursa Hüdâvendigar Camii ile başladığını düşünseler[17] de, burada bulunan mihrab önündeki ilgili mekanın bizim mevzu ettiğimiz örneklere oranla boyut ve mihraba kademeli bir geçiş sağlamaktan başka fonksiyon olarak çok geride kaldığı söylenebilir (Çizim 5). Fakat 1384 tarihli çok erken bir uygulama olması sebebiyle dikkat çekicidir. 1410 tarihli Kütahya Ulu Camii birçok tamirat görmüş ve türlü değişikliklerle 1891 senesinde bugünkü şeklini almıştır[18] (Çizim 6). Mihrab yönündeki çıkmanın duvarlarını eski yapıdan olduğu kabul edilse bile ilk halinde bu duvarların kıble istikametinde düz bir cephe oluşturup oluşturmadığı veya mihrab sofası olarak kabul ettiğimiz bölümün, Sinan dönemindeki tamirde eklenip eklenmediği kesin olarak bilinmemektedir. Manisa’da 1418 yılında yaptırılan Ali Bey mescidi, 1570-71 senesinde ilk banînin torunları eliyle tadilatla camiye çevrilmiş, mahfil, minber ve minare eklenmiştir[19] (Çizim 7). Çatılı caminin mescid halindeki ilk binasında mihrab sofasının olmadığı veya şeklinin tamamen değiştirilerek büyütülebileceği anlaşılmaktadır. Kaldı ki caminin şeması da zaviyeli veya kanatlı camilerle çok alakalı gözükmektedir. Bu iki örneğin dışında, bilhassa merkezî planlı yapılarda karşımıza çıkan mihrab sofasının ilk uygulamasını fetihten hemen sonra inşa edilen Eyüp Sultan Camii’nde görmekteyiz. Maalesef 1459 tarihli bu yapının da ilk binası yıkılmış 1800 senesinde yeniden yapılmıştır. Fakat eski binanın şekli ve planı ile ilgili, yukarıda sözü edilen iki yapıya göre daha kesin bilgiler mevcuttur[20] (Çizim 8). İstanbul’un Şeyh Vefa ve Davud Paşa gibi erken camilerindeki sofa tatbikatları, bu eserlerden hemen önce yapılan merkezî planlı Eyüp Sultan Camii’nde de uygulanabilirliğine işarettir. Böylece mihrab sofasının açıkça kendini gösterdiği ilk cami olarak Eyüp Sultan’ı kabul etmek uygun gözükmektedir.

Mihrab sofasının menşei konusu da farklı açılardan ele alınmalıdır. Tabi ki ortaya çıkan bu hacmin sadece mihrab için hazırlanmış ve mihrabı vurgulamak için tatbik edilmiş olduğunu iddia edemeyiz. Erken devrin en önemli yapısı zaviyeli camilerin, dört eyvanlı Orta Asya Türk evinden neşet ettiğini savunan tezden hareketle,[21] mihrab sofasına sahip camilerin dört eyvanlı şemaya zaviyeli camilerden daha yakın olduğunu hatta bazen bütün eyvanların belirtilmesiyle tamamen örtüştüğünü söylemek mümkündür (Çizim 9). Selçukluların dört eyvanlı camilerinde, mihrab yönündeki eyvana karşılık, mihrab sofasının ortaya çıtığını ve diğer eyvanlar gibi ihmal edilmeyip, bilakis daha da önem kazandığını da kabul edebiliriz. Orta Asya kaynaklı dört eyvanlı şemanın en belirgin biçimde tatbik edildiği yapılar Selçuklulardan itibaren medreselerdir[22] (Çizim 10, 11). Osmanlı mimarisinde de yoğun bir şekilde izleyebildiğimiz bu şemada girişin tam karşısındaki baş eyvanın dış cephesinin, yanına eklenen medrese hücrelerinin cephesinden taşkın biçimde yapılması, cami planında çıkıntı teşkil eden mihrab sofası uygulamasıyla, iki ayrı fonksiyona sahip yapı çeşidini şema olarak oldukça yakınlaştırmıştır (Çizim 12, 13). Erken devir Osmanlı mimarisinde karşımıza çıkan kanatlı camilerle, imaretlerin plan birliğini, sanki klasik devirde mihrab sofasına sahip camiler ile medreseler arasında, önceki benzerlik kadar net olmasa da görebilmekteyiz.

Erken dönem İstanbul camileriyle başlatabildiğimiz yeni mekanın, klasik devirde oldukça revaçta olduğunu ve son devre kadar sık sık tercih edildiği izlenebilir. Bu üç ayrı dönemin karakteristik özelliklerini yansıtan üç eseri biraz daha yakından inceleyerek, mihrab sofasının daha iyi kavranabileceğini düşünmekteyiz.

İstanbul’daki erken yapılardan biri olan Davud Paşa Camii, Sultan II. Bayezid’in vezirlerinden Koca Davud Paşa tarafından H. 890/1485 tarihinde yaptırılmıştır. Cami 1648, 1766, 1894 yıllarındaki zelzelelerde hasar görmüş, 1782 senesindeki yangından da etkilenmiştir. 1945-48 arasında ve 1960 yılındaki tamirlerle ihya edilmiştir.[23] Kare planlı olarak, kesme taştan inşa edilen cami esas mekanın yanındaki odalarla zaviyeli veya kanatlı camiler gurubuna girebilir (Çizim 14). Büyük tek kubbesiyle sonradan daha büyük ölçekteki Edirne Sultan Bayezid ve İstanbul Sultan Selim Camileri üzerinde tesiri olmuştur.[24] Ana mekanın tek büyük kubbe ile örtüldüğü camide mihrab yönündeki çıkıntının yarım kubbesi, son cemaat yerinin beş küçük kubbesi ve yanlardaki tabhanelerin birer kubbesi örtü sistemini tamamlar. Mihrab sofasının yarım kubbesi, ana kubbe kasnağının altındaki profilden alçak seviyede tutulmuştur. Yanlardaki odaların küçük kubbeleri ise mihrab cephesindeki yarım kubbeden de alçaktadır. Dış cephelerde oldukça sade bir etki bırakan cami beş cepheli bir çıkıntı yapan mihrab sofası ve tabhaneler ile biraz hareketlenmiştir. Basitliği ve sadeliği yanında ölçülerindeki tenasüb ve haşmeti ile dikkat çeker. Dümdüz ve kübik esas kütlenin haşin manzarası yan cenahlar, mihrab çıkıntısı ve son cemaat revakı ile yumuşatılarak XV. asır Türk mimarisinin güzel bir numunesi meydana getirilmiştir.[25]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al