OSMANLI BOSNASI

OSMANLI BOSNASI

Özellikle Güney Slav ve Boşnak tarihçiliğinde çeşitli yazarlar, Bosna’nın İmparatorluk içindeki durumunun “sıradan” olmadığını savunmaktadırlar. Bu fikirler “kendine özgülük” ile “yanbağımsızlık” arasında değişiklik göstermektedir. Hatta eyaletin İmparatorluk içindeki bir “devlet olduğu” fikri bile kullanılmıştır. Son yüzyılda, bu görüşlerin oluşmasında üç aşama fark edilebilir. Bunların ilki, Müslümanların etnik ilişkileri pek de istikrarlı olmayan bir şekilde kavrayışlarıyla ikiye katlanan bir duygusal milliyetçilik devriydi. Bu aşama hemen hemen 1945’e kadar devam etmiştir. Bundan sonra, hemen hemen 1990’a kadar süren Yugoslav Marksist yaklaşım egemen hale gelmiştir. Ancak, bu dönemin ikinci safhasında Müslümanların özel etnik kimlikleri güçlü bir şekilde teyit edilmiştir. Son olarak, 1992-1995 savaş yıllarını da içine alan son on yılda iki karşıt görüş ortaya çıkmıştır: biri sert, biri milliyetçi ve diğeri ise geçmişin daha dikkatli şekilde incelenmesini savunan “liberal” görüş.

Böylece, Bosna’yı, bir Osmanlı eyaleti için en azından özel bir örnek yapan faktörlerin; 1. “imtiyazlar”a kısmi bir neden oluşturan sınır toprağı olma özelliği, 2. Müslümanlığa kitlesel geçiş, 3. Mülklerin ve bir dereceye kadar yönetici sınıfın mevkilerinin kalıtsal doğası, 4. Bir öncekinin somut örneği olarak nev’i şahsına münhasır sipahi eksenli askeri yönetim sistemi olduğuna inanılmış ve hala inanılmaktadır.[1] Bence, bunlar eşit şekilde önemli değildir. Bunlardan sadece biri, Müslümanlığa geçiş, önde gelen bir öneme sahiptir. Diğerleri, özellikle köylülerin geniş oranda din değiştirmeleri olmaksızın çok özel bir olgu haline hiçbir zaman gelemezler. Bazı tarihçilerin görüşüne göre, Bosnalılar yerel işlerde daha fazla hareket özgürlüğüne sahipti, çünkü bu topraklar “imparatorluk ülkesinin en kenarında” bulunmaktaydı ve son derece “korunmasız”dı. Bu sebeple Müslüman nüfusun neredeyse tamamı savunmada yer almak zorunda kalmıştır. Ancak, bu eyaletin gerçek stratejik değeri hiçbir zaman en yüksek düzeyde olmamıştır.

Önce Budapeşte sonra Belgrat, Bosna’yı önem bakımından geride bırakmıştır. Bosna hiçbir zaman ana hedef olmamışsa da, 17. yüzyıl sonlarına kadar hiçbir rakip Hıristiyan güç Osmanlı İmparatorluğu içinde daha geniş bir toprak ya da bir toprak parçasını işgal ya da fethedememiştir. Yoksulluk, Bosna’da binlerce “savunmacı” “üreten”, bazen köylüleri de olmak üzere birçoğunu tüm ya da en azından sıra dışı vergilerden muaf tutan kesin bir etken olmuştur. Merkezi hükümetin politik planlamasıyla birlikte, akınlar ekonominin önemli bir kolu haline gelmiştir. Benzer bir gelişmeyi Habsburglar tarafından da görmekteyiz; genellikle “uskaklar” olarak bilinen Senj garnizonu hepsinin içinde en saldırganıydı ve Osmanlı yönetimindeki komşu topraklar için bir başbelasıydı, çünkü Senj çevresinde tarım imkanları bulunmamaktaydı.

Bosna’nın nüfusunun büyük bir bölümünün, Osmanlı yönetiminin erken safhalarında Müslümanlığa geçmesi olgusu ile ilgili birçok polemik vardır. Temel olarak eski Yugoslavyalı ve özellikle Bosnalı yazarlar, bazı noktaları açıklamada son derece başarılı olmuşlardır; fakat son çözümlemede ya yanlış sonuçlara varmışlar ya da bu fikirden ayrılmayı benimsemişlerdir.[2]

“BogomiNik” aracını kullanarak, kişinin acı veren düşüncelerden kolayca kurtulabileceği fikri etkisiz hale gelmiştir.[3] “Bosna kilisesi”, “mükemmeller” elitinin dar anlamda, din adamı olmayan kitlelerce desteklendiği bir kurumdu. “Mükemmeller” kuşkusuz Papa’dan, Macar krallarından ve onların Haçlı Seferleri’nden nefret ediyordu, fakat bu nefretin onları Müslüman yaptığını söyleyemeyiz; din adamı olmayan kitleler için bu sebepler mevzubahis değildi. Ortaçağ Bosna Devleti’nin son onyıllarında, bu kitleler zorla Katolikliğ’e döndürülmüşlerdir. Ruhani eğitimlerinin son derece fakir olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında, derviş yorumunda olduğu gibi, Hıristiyan mezhepleriyle ilgili ikili doktrinler Müslümanlığı benimsemeye özellikle uygun görünmemektedir. Diğer yandan, 15. yüzyılın sonlarına kadar yerel nüfus arasında İslam inancının önemli şekilde paylaşılmasına sebep olan birinci dalga din değiştirmenin, Bosnalı “kafirler”in kaderiyle bağlantılı olduğu varsayımı buna önemli bir destektir.

İyi bilinen bir hikaye, Bosna’nın “bütün” insanlarının Fatih Sultan Mehmed’e sadakat gösterdiklerini ve onu gördükleri anda hemen İslam’ı bir kerede benimsediklerini söylemektedir. Elbette ki, bu çok büyük bir abartmadır. Şimdiye kadar çoğunlukla gözden kaçan bir etken, bu hikayeye inandırıcılık katabilir. Bursa’da ve İmparatorluğun iç alanlarındaki diğer yerlerde, Osmanlı fethinden sonra uzunca bir süre (yarım yüzyıl), “Bosnalu” adı verilen birçok (birkaç yüz) köleye rastlamaktayız. Bu anlaşılması güç bilginin ardında ne yatmaktadır? Bu köleler hangi dini gruba aittir? Büyük ihtimalle, bunların çoğu “Bosna Kilisesi”nin taraftarlarıdır. Bosna’daki kafirlerin köle olarak satıldıkları uzun süre tespit edilen bir husustur. Yeni yerel Osmanlı yöneticileri bunu sade bir şekilde devralmış olabilirler. Dahası, demek ki burada bu özel dini grubun korunmalarının Ortodokslar veya Katoliklerde olduğu gibi, antlaşmalar ve sultan beratları tarafından güçlendirilmediklerini görmekteyiz. Sade inananları değil seçkin ve “kıdemli”leri akla getiren tahrirlerde, “sadece” bazı yüzlerce insanın açıkça bu kilisenin üyeleri olarak tayin edilmesi son derece mümkündür. Böylece hipotezimiz şöyle devam etmektedir: İlk din değiştirenler, temel olarak “Bosna Kilisesi” taraftarlarından gelmektedir. Bazıları, eski Macar düşmanına karşı nihayet savaşabilme hevesiyle orduya katılırken, bazıları ise özgür insanlar olarak durumlarını koruma amacıyla bunu yapmışlardır.

Aynı zamanda bir sipahi ya da akıncı olma fırsatı çok umut vericiydi ve Osmanlılar korunmasız sınır alanında gerçekten de gönüllülere ihtiyaç duymuşlardır. Böylece sadece “kafirler” değil, Katolik ve Ortodokslar arasından da bir hayli sayıda kişi orduya katılmış ve sonuç olarak inançlarını değiştirmişlerdir. Böyle bir kişi eski topraklarını elinde bulundurabiliyor ve bunun yanında, hayatta kalmasını sağlayan bir servet ve askeri kariyer yapabiliyordu.

Mohaç Savaşı’ndan önce oluşturulan Bosnalı sipahiler listesi, Bosnalıların (ve henüz fethedilen bugünkü iç Dalmaçya’dan Hırvatların) oranının yüksekliğini meydana çıkarmaktadır. Açıkça, bunların hemen hemen hepsi, din değiştiren mahkumlar veya gönüllüler veya böyle insanların soyundan gelen kimselerdi. Bazıları, hizmetlerindeki meziyetleri dolayısıyla bir tımar sahibi olma fırsatına sahip olamamışlardır. Bu, özellikle, Knin’den ve (1522’de fethedilen) yanındaki yerlerden olan Hırvatlar için geçerlidir. Genel olarak, tımarları düşük, bazen çok düşük nakit değere sahipti. Böylece belki de, gerçek soylular ve sade sıradan kişiler arasında bir grup olan eski özgür köylüleri ele almak durumundayız.[4]

Burada konumuzla yakından ilgili, önemli fakat çarpıtılmış bir görüşe, iddiaya göre Osmanlılar tarafından Bosnalı Müslümanlara devşirmede yer almalarına olanak sağlayan izin vermeleri ayrıcalığı rivayetine dikkat etmeliyiz.

Son dönem tarihçileri ve bazı eski yazarlar, bu delilin, ünlü “Yeniçeri Kanunu”nun bir bölümünde bulunabileceğine bizi inandırmak için uğraşmışlardır. Önce, bunun, 1724’ten beri Bosna’da bulunduğu görülen bir kopyası, belki de sadece küçük bir bölümü, 1900’de romantik Ba{agi/’in dikkatini çekmiştir. Sonra, orijinal metnin 1988’de yayınlanmasından sonra, bugün büyük ihtimalle ulusal amaçlara daha “tarihi” bir destek vermek fazladan niyetiyle, 1997’de Handîi/ tarafından tekrar kullanılmıştır.[5] Bu kaynak çok değerlidir, fakat son derece farklı bir anlamda orijinal metin (1606) sadece Bosna’ daki devşirme uygulamasını engelleyecek hiçbir kanun yapılamaz demiş, ancak her iki yazar ise bunu “Sadece Müslüman çocuklarının alınması kanun tarafından emredilmektedir” gibi “çevirmişlerdir”. Sonradan metin (kanun değil, bir risale), yazarın temel kaygısını açığa çıkarmıştır: gerçek soru, Etnik Türklerin yeniçeri birliklerine sızmalarıydı. Güvenilir değillerdi ve bu sebeple dürüst bir deveşirme çok daha iyiydi. Böylece Türkler Müslüman oldukları için değil, fakat kesinlikle Türk oldukları için uzak tutulmalıydı. Eğer elde güvenilir Müslümanlar varsa, onların çocukları neden alınmasın ki? Yine de, başlangıçta, devlet etnik Türkler dışında diğer Müslüman unsurları büyük oranda bulundurmaktaydı. Böylece, Osmanlıların ilke olarak Müslüman adaylara düşmanca olmadıkları görülmektedir: diğer yandan, güçlü bir İslamlaşma hareketi yaklaşık 1500’den sonra Bosna’da hızlı bir ilerleme kaydedince, devlet, muhtemel iyi asker ve saray hizmetlilerinin kaybını nasıl telafi edeceği konusunda kolayca endişelenmeye başlayabilirdi. Böylece, basit ve etkili çözüm mevcut uygulama ile devam etmiştir. Mükemmel şekilde, risalenin yazarının dediği gibi: hiçbir engel yoktu.

İlk Osmanlı incelemeleri yaklaşık 1485’e kadar Bosna’da son derece sınırlı sayıda Müslüman olduğundan bahsetmektedir, daha sonra yaklaşık 1500’e kadar yavaş bir artış göstermektedir. Yeni yüzyıla girilince, özellikle yirmilerin sonunda[6] ve 16. yüzyılın ortalarında zirveye ulaşmak üzere, İslamlaşma hız kazanmaya başlamıştır. Müslüman çoğunluk tartışılmaz bir gerçek haline gelmiştir.[7] Bu arada, Hıristiyan, ya da özellikle Katolik nüfus -burada Sırp- Ortodoks Ulah papazlarını bir kenara koymalıyız- son derece hızlı bir şekilde çoğalmaktaydı. Fransiskanlar’lar II.Mehmedden bir ahdname almıştı ve durumları diğerlerine nazaran daha güvenliydi. Papazların, kilisenin ve ruhani eğitiminin eksikliği, onları din değiştirmeye zorlamamıştır.[8] Erken bir 17. yüzyıl belgesinde Katolik kilisesine olan katı inançları hariç her alanda, hemen hemen hiç disiplin altına alınmamış görünmektedirler. Bundan sonra gerçekten ne olmuştur?

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ