OSMANLI – BİZANS İLİŞKİLERİ

OSMANLI – BİZANS İLİŞKİLERİ

Osmanlı Türkleri Tarih Sahnesine Çıkmadan Önce Bizans İmparatorluğu

Onbirinci yüzyılın başlarından itibaren çeşitli iç ve dış faktörler nedeniyle Bizans Devleti gerileme dönemine girmiş bulunuyordu. 1071 yılında Romanos Diogenes’in Sultan Alp Arslan tarafından Malazgirt’te yenilgiye uğratılması ve 1204 yılında İstanbul’un (Constantinoupolis) IV. Haçlı Seferi sonucunda Latinler tarafından zaptı ve parçalanması İmparatorluğun çöküşünü hazırlayan başlıca dış olaylardı.

IV. Haçlı Seferi’nin sonucunda toprakları üzerinde feodal Grek ve Latin prenslikler kurulan İmparatorluğu, 1261 yılında İstanbul’u Latinlerden geri alarak yeniden kuran, İznik Grek Devleti’nin hükümdarı VIII. Mihael Palaeologos olmuştur.

VIII. Mihael ve Son Palaeologoslar (1261-1282)

Bizans’ın restorasyonunu gerçekleştiren VIII. Mihael Palaeologos, tahta çıkar çıkmaz Grek ve Latinler tarafından paylaşılmış olan İmparatorluğun kaybettiği eyaletleri geri alma girişiminde bulundu ve 1261 yılı sonlarına doğru Frankların elinde bulunan Mora’ya ayak bastı. 1264/65’te Epir Despotluğu’nun elinden Yanya’yı, Bulgarlardan Makedonya’nın bir bölümünü, Venediklilerin elinden de adaların büyük bir kısmını geri almayı başardı. Diğer taraftan, 1272’de Sırp ve Bulgar kiliselerini tekrar bir Grek ruhanisi idaresine verdi. VIII. Mihael, ayrıca, kendisini tehdit eden Bulgarlar, Sırplar ve Moğollar ile sıhri ilişkiler kurarak dostluk anlaşmaları yaptı. İmparatorun aldığı bütün bu önlemlere rağmen, Papalık ve Venedik, İstanbul’da tekrar bir Latin İmparatorluğu kurma emelinden vazgeçmemişlerdi. Sicilya ve Napoli’nin yeni hükümdarı olan Charles d’Anjou, Papa ile anlaşarak 1267’de Viterbo’da İstanbul’dan kovulmuş olan Latin İmparatoru II. Baudouin ile bir dostluk ittifakı ve zapt edilecek Bizans İmparatorluğu’nun taksimi için bir anlaşma yaptı.

Bizans’a karşı beslediği emelleri kısa zamanda açığa çıkaran Charles, 1267’de Korfu’yu zapt ettikten sonra Mora’ya kuvvetler göndermiş, 1272’de Draç’ı ve Epir sahillerini de işgal ederek Arnavutluk Kralı unvanını almıştı. Charles, aynı zamanda Bizans’ın Balkanlar’daki düşmanları olan Bulgarlar, Sırplar, Epir Despotu ve Tesalya hükümdarı ile dostluk anlaşmaları imzaladı. Bizans, geleceğini tehdit eden bu krizden VIII. Mihael’in izlediği başarılı diplomatik politika sayesinde kurtulabildi. VIII. Mihael ilk önce Grek kilisesi üzerinde Roma’nın üstünlüğünü sağlamak isteyen Papa X. Gregorios ile 1274’te Lyon’da bir antlaşma yaptı.

Bu antlaşmaya göre, Doğu kilisesi yeniden Papalığa bağlanıyor, buna karşılık kaybedilen toprakların yeniden kazanılması için Latinlerle bile serbestçe mücadele edebilme hakkını elde ediyordu. Bu suretle, iki yüzyıldır Roma’nın gerçekleştirmeye çalıştığı Union (Kiliselerin Birliği) tamamlanmış oluyordu. İmparator diğer taraftan, 1275’te Epir’de Anjoulara karşı harekete geçiyor ve Tesalya’da Neopatras’ı kuşatıyordu. Eğriboz’da Venedikliler ile de mücadele eden VIII. Mihael, Guillaume de Villehardouin’in ölümü ile (1278) Frank Prensliği’nin zayıflaması yüzünden Akhaia’ya kadar ilerlemeyi başardı.

VIII. Mihael’in elde ettiği bu başarılara rağmen, Union öteden beri Latinlere karşı olan Grekler arasında büyük tepkiye yol açtı. Artık Doğu ve Batı kiliseleri arasında uzlaşmazlık daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştı.

Diğer taraftan Charles d’Anjou’da mücadelesini sürdürerek 1278’de Epir’de egemenliğini sağlamlaştırdı ve Latin İmparatorluğu’nu yeniden kurmak amacıyla Papa’yı kendi tarafına çekmeyi başardı. Çok geçmeden Charles Roma, Venedik, Sırp, Bulgar ve hatta Tesalya ve Epir Greklerinden oluşan bir ittifak kuruyordu.

VIII. Mihael, kendisini kıskaç altına alan bu ittifakı da etkisiz hale getirdi. Berat’te Charles Anjou’nun kuvvetlerini bozguna uğrattıktan başka, Aragon kralıyla anlaşarak Anjoulara karşı Sicilya’da bir isyan patlak vermesini körükledi. Sicilya’nın kaybedilmesinden sonra, Anjoular sadece İtalya’daki topraklarını koruyabilmişlerdi. Böylece, Bizans’a karşı kurulmuş cephe ortadan kalkıyor, Venedik ise, bundan sonra Manuel’e ve Aragon kralına yanaşmaya çalışıyordu. VIII. Mihael devri, Bizans için yeniden doğma dönemi olarak kabul edilmekle beraber, onun Latinlere karşı Batı’yla fazla meşgul olması ve Doğu’yu ihmal etmesi, İmparatorluk için Türk ve Sırp tehlikesinin büyümesine yol açmıştır.[1] VIII. Mihael’in başarılı politikası artık küçük bir devlet olarak varlığını sürdüren, içte ve dışta çeşitli sorunları bulunan Bizans’ı kurtarmaya yetmeyecekti. Kendisinden sonra gelen halefleri II. Andronikos (1282-1328) ve III. Andronikos (1328-1341) Mihael ile aynı yeteneğe sahip değillerdi.

Ondördüncü yüzyılda Bizans’ta İmparatorluğu kurtaracak bir hamlede bulunan gasıp VI. Johannes Kantakuzenos (1347-55) olmuştur. Kantakuzenos, Bizans’ın eski gücünün Helen mirasını koruyan Bizans uygarlığı ve Grek kilisesinin bütün Doğu’ya egemen olması ile sağlanabileceğini anlamış olmakla beraber, çok kısa süren saltanatı icraatını tamamlamasına yetmedi. V. Johannes’in oğlu olan ve daha elverişli bir ortamda İmparatorluğu kurtarabileceğine inanılan II. Manuel’in de çabaları çökmekte olan Bizans’ı kurtaramadı. II. Manuel ve oğlu VIII. Johannes’in (1425-48) gayretleri İmparatorluğun sona ermesini ancak bir süre ertelemeye yaramıştı. Aslında, Bizans’ın çöküşünü hükümdarların kişisel nitelikleri değil, İmparatorluğun onbirinci yüzyıldan beri karşılaştığı iç ve dış olaylar hazırlamıştır.

Bizans’ın Çöküşünü Hazırlayan Faktörler

Bizans’ın birliğinin yüksek asalet sınıfından olan Palaeologos’lar hanedanı tarafından sağlanması, feodalleşme oluşumunu hızlandırdı. Dünyevi ve ruhani büyük arazi sahipleri gittikçe güçlenerek imtiyazlarını genişlettiler. Buna karşılık onlara bağımlı yarı-özgür (paroikoi) köylülerle birlikte küçük asalet sınıfının durumu daha da kötüleşti. Bu oluşumun bir başka nedeni de, Anadolu’dan ve Balkanlar’dan gelen dış tehditler yüzünden sadece büyük arazi sahiplerinin ayakta kalabilmeleriydi. Böylece bir yandan feodal gelişme, diğer yandan Anadolu’da Türk, Balkanlar’da Sırp tehdidi, İmparatorluğun üstesinden gelemeyeceği güçlerdi. Küçük bir devlet olarak yeniden kurulan Bizans, sadece siyasal değil, aynı zamanda ekonomik ve askeri gücünü de yitirmişti.

Büyük arazi sahipliği müessesesi, İmparatorluğun başlangıcından itibaren Bizans toplumunun özelliklerinden birini oluşturmuştur. Büyük mülk sahipleri dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren küçük köylü toprakları aleyhine arazilerini genişletmeye başlamışlardır. Onuncu yüzyılda Romanus Lekapenus, II. Basil gibi bazı İmparatorların bu gelişimi önlemek amacıyla çıkardıkları yasalar (novella) da fazla işe yaramamış ve aristokrasi, köylü ve asker mülklerinin büyük bir kısmını zamanla ele geçirmeyi başarmıştır. Onbirinci yüzyılda izlenen antimilitarist politika da askeri mülklerin çöküşünü hızlandırmıştır. Askeri sınıfın önemsiz bir hale gelmesinden sonra onbirinci yüzyıldan itibaren Bizans ordusu İngiliz, Norman Germen, Peçenek, Bulgar gibi yabancı askerlerden oluşmaya başladı.

Onbirinci yüzyılda pronoia[2] ve exkuseia[3] kurumlarının gelişmesi de aristokrasinin güçlenmesine yardımcı oldu. Pronoia, onbirinci yüzyılın sonlarından itibaren İmparatorlar tarafından terkedilmiş toprakları canlandırmak, toprak gelirleriyle askeri sınıfa yeniden güç kazandırmak için kurulmuş bir sistemdi; genellikle bir toprak parçası, nehir ya da balıkhane olabilirdi. Bu dirlikler, belirli bir süre ya da çoğu zaman ömür boyu tevcih edilmekteydi. Palaeologos’lar hanedanı zamanında pronoia sahiplerine kendilerine tevcih olunan emlakı ve geliri varislerine devretme hakkı da tanındı. Bununla beraber, pronoia dirliklerinin eskiden olduğu gibi satılması yasaktı ve bu mülk devlete askeri ya da başka hizmetler karşılığında tevcih edilmekteydi. Bu yükümlülük tevarüs eden mirasçıya da aynen geçiyordu. Pronoia sahiplerinin çoğu aristokrasiye mensup kişilerden oluşuyordu. Eski askeri mülklerin sahipleri ise, köylülerdi. Pronoia sisteminin geniş olarak uygulanması sadece aristokrasinin gücünü artırmakla kalmamış, aynı zamanda arazi bağışı (appanage) sisteminin gelişmesine de yol açarak, merkezi idarenin zayıflamasına neden olmuştu.

Manastırlara ihsan edilmiş mali ve kazai muafiyet sistemi olan exkuseia sistemi de bu dönemde merkezi idarenin daha fazla zayıflamasına yol açmıştır.

Onbirinci yüzyıldan itibaren imparatorlar, kendi yakınlarına exkuseia imtiyazına sahip manastırların gelirlerini bağışladıklarından, bu sistem aynı zamanda dünyevi aristokrasinin servetinin artmasına da yardımcı oldu.[4]

Böylece, Palaeologos’lar hanedanı zamanında dünyevi ve ruhani büyük arazi sahiplerine verilen imtiyazlarla büyük arazi sahipliği müessesi vergi vermek yükümlülüğünden sıyrılmaya başlamış ve devletin esas vergi kaynağını teşkil eden köylü ve küçük asalet emlakini ortadan kaldırdığından devletin ekonomisi daha da bozulmuştur. Palaeologos’lar zamanında Pronoia sisteminin yetersizliği, ordunun bütünüyle yabancı ücretli askerlerden oluşmasından anlaşılmaktadır. Bu askerlerin bakımı ve muhafazası da devlet için ağır bir mali yüktü.

II. Andronikos’un savaş kuvvetlerini azaltmak amacıyla, Ceneviz’in deniz gücüne dayanarak donanmasını sınırlaması, Cenova’ya sadece ekonomik bağımlılığı değil, aynı zamanda askeri bağımlılığı da beraberinde getirdi. Devrin kaynaklarının verdiği bilgiye göre, Bizans’ın savaş gücü artık hiç kalmamıştı. Onuncu yüzyılın sonlarından itibaren Venedik’e; 1261 Nymphaeon Antlaşması’yla Cenova’ya verilmeye başlanan aşırı ticari imtiyazlar, İmparatorluğun ekonomisini bütünüyle İtalyan kent cumhuriyetlerinin denetimi altına sokmuştur. İmparatorluğun toprakları üzerinde yerleşen Venedik ve Cenova, Bizans’ın çöküşünü hızlandırmıştır. 1261’de İstanbul’dan kovulan Venedik, Ege Denizi’ndeki gücünü koruyordu. IV. Haçlı Seferi’nden sonra Adalar ve Bizans topraklarından uzaklaştırılan Cenova ise, Karadeniz’de üstünlük sağlamış, Nymphaeon antlaşmasıyla da Bizans’tan önemli ticari imtiyazlar almıştı. 1267’de Galata’ya yerleşen Cenevizliler, Sakız, Midilli ve Foça’yı ellerinde tutuyorlardı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ