OSMANLI BELGELERİNİN TANIKLIĞI İLE XVI. YÜZYILDA OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ

OSMANLI BELGELERİNİN TANIKLIĞI İLE XVI. YÜZYILDA OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ

Devletler arası ilişkilerde savaşta elde edilen başarı hiçbir zaman sonuç için yeterli olamamıştır. Yeni zamanların devletleri siyasi oluşumları ve devamlılıkları için Ortaçağlarda pek kullanılmayan, kapı önünde sürekli tutulan askerleri zorunlu bulmuşlardır. Düzenli ordu birlikleri ve savaş teknolojisi devletler arası üstünlük mücadelelerinde uzun süre etkili olmuştur.

Ulusal özellik taşımayan hanedan devletlerinin etnik kimliklerini ön plana çıkarmalarında, “düzenli ordu” bulundurmalarının büyük bir etkisi olmuştur. Aynı etnik kökenden askerlerin oluşturduğu düzenli ordu, savaş anında satın alınma/saf değiştirmenin önüne geçilebilmesinin en ideal yolu olarak, biraz da kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Etnik Köken Birliği savaşta mukavemeti sağlamlaştırdığı gibi “milli devletlerin” ortaya çıkmasının da başlangıcı olmuştur.

Devlet mekanizması gelişen teknoloji ve güçlü ulusal askerlerle savaşın dayattığı yıkımdan kurtulmaya çalışmış; savaş olsa bile sonuç için başka yolları da kullanmaya ihtiyaç hissetmiştir. Diplomasi bu yoların en önemlilerinden birisidir. Çağdaş diplomatik örgütlerin ve yöntemlerin oluşumu 16. yüzyılda hemen hemen tamamlanmıştır denilebilir. Zira en eski zamanlardan beri kullanılan casusluk ve istihbarât faaliyetleri bu dönemde kurumsallaştırılmıştır. Devlet merkezlerinde yabancı ülkelerle ilgili birimler kurulmuş, elçiler özel görevlerle zaman zaman veya sürekli olarak yabancı ülke saraylarına gönderilmiş; böylece devletler arası hukukun temel kuralları oluşturulmuştur. Hoş karşılanmasa bile en eski ve sağlıklı yöntem olan casusluk faaliyetlerinden de vazgeçilmemiştir.

Karşılıklı güçler çatışmasını ortaya koyan sebeplerdeki çeşitlilik ne kadar fazla olursa olsun, bunlarla mücadele şekilleri de kendiliğinden gelişmiştir. Devletler düşmanlarıyla başa çıkabilmek için ordu ve donanmayı yeterli bulmamışlar, güçlerini müttefikler bularak arttırmaya çalışmışlardır. Savaşların olduğu kadar (belki de daha fazla) ittifaklar da dünya tarihinin şekillenmesinde etkili olmuştur.

Devletler arasında siyasi sebeplerle aktedilen antlaşmaların pratikteki en önemli hedefi, askeri güç birliği ile ortak düşmanı yenmek olmuştur. Ancak buna paralel olarak gelişen önemli bir yön daha vardır; antlaşmalar vasıtası ile ilişkiler sosyal ve ticari bakımdan da gelişmiş, kültürler birbirine yaklaşmıştır. Bazen de asıl amacın, politik hedeflerin gizlenmesi için antlaşmaların şekli ve muhtevası ekonomik beklentilerle sınırlandırılmıştır. Osmanlı-Fransız ilişkilerini başlattığı varsayılan 1536 tarihli ilk antlaşma da asıl maksadın dışında başka meselelerle sınırlandırılmıştır. Yani iki ülke arasındaki antlaşma ortak düşmana karşı düzenlenmiş, askeri hedefleri olan bir antlaşmadan ziyade ticaretle ilgiliymiş gibi yansıtılmıştır.

Başlangıcından 1550’ye Kadar Osmanlı-Fransız İlişkileri

Osmanlı Devleti kuruluş coğrafyasının zorlamasıyla yayılma yönünü “Batı” olarak tespit etmiş; Balkanlar ve Akdeniz havzasını kademe kademe ele geçirmiştir. Kısa sürede geniş alanları kontrol altına alan Osmanlılar, ele geçirdikleri bölgelerin idaresinde oldukça pratik bir metod uygulamışlardır. Yönetime kattıkları bölgelerde kendi idâri mekanizmalarını yerleştirirken, idâre hukuku, vergilendirme v.b. konularda mevcut mahalli sistemleri bozmadan uygulamaya çalışmışlardır. Devletler arası hukûkunda da bu yöntem kabullenilmiş; özellikle ticârî hukukta öncüllerin sağladığı kolaylıkların devamı tercih edilmiştir.[1] Modern araştırmacılar tarafından konuya ilişkin tarihsel temellendirilme yapılırken Osman Bey ve Orhan Gaziye kadar inilebileceği iddia edilerek;[2] Anadolu Selçuklu ve Memlûkluların benzer uygulamaları örnek gösterilmiştir.[3]

Elimizdeki verileri topluca incelediğimizde Osmanlı-Fransız ilişkilerini Kanûnî-François I. dönemiyle başlatmanın pek de uygun olmadığını görmekteyiz. Muhakkak ki siyasi metinlerin işaret ettiklerinin dışında önceki devirlerde de farklı şekillerde ikili ilişkiler var olmuştur. İlk akla gelen Haçlı seferi karakterli, Osmanlı karşıtı seferlerdeki Fransız varlığıdır. Bilindiği gibi Avignon’daki Papa’yı kontrolünde tutan Fransa kralı, katolik dünyanın siyasi lideri olarak kutsal savaşlara katılmış; İstanbul’u istilacılardan kurtarmaya çalışmıştır.[4]

Fransa’nın, Osmanlı Devleti ile dostane ilişkiler kurmak istemesinin temelinde, Avrupa iç politikasında ortaya çıkan karışıklıklar yatmaktadır. XV. yüzyılı İngiltere karşısında Yüz Yıl savaşları ile geçiren Fransa bu meseleyi atlattıktan sonra, kendine yayılma sahası olarak İtalya’yı seçmiştir. Rönesans döneminin getirdiği zenginlik ve estetik uygulamalar düşmanların iştahını kabartmaktaydı. Fransa kralı Charles VIII. küçük kent devletlerinin birbirleriyle ihtilaflarından istifade ile Napoli tahtının yasal mirasçısı olduğunu ilan ederek, fiili durum yaratır.[5] Bu durum karşısında, Papalık, İmparatorluk, İspanya, Venedik, Milano ve İngiltere bir “kutsal ittifak” oluşturarak 1495’te Fransızları İtalya’dan çıkartırlar. Kısa bir süre sonra 1499’da Charles VlII.’in yerine Fransa tacını giyen kuzeni Louis XII.’de kan bağını ileri sürerek Milano’yu ele geçirir. Ancak bu durum Avrupa devletlerinin çok daha farklı bir ittifak oluşturmalarına sebep olur. Louis XII., Ferdinand, Papa II. Julius ve İmparator Maximilian, Venedik Cumhuriyetinin topraklarını paylaşmak için anlaşırlar. Fakat kısa bir süre sonra Cambrai Ligi dağılır. Papalık, Ferdinand, VIII. Henri, Maximilian ve Venedik, Fransa’ya saldırarak, püskürtürler.[6]

Batı Avrupa devletleri, siyasi güçlerini kapitalistlerin destekleriyle (Anversli Fuggerler, Lyon’lu Medici vd. kentsel sermaye) arttırırken[7] yayılma politikalarını Akdeniz dışında Atlantik ötesine de taşımışlardır. Buna karşılık, aynı dönem içinde Orta Avrupa Devletleri ekonomilerdeki hızlı dönüşümden uzak, klasik yöntemlerle topraklarını genişleterek yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

Charles-Quint’in İspanya’da tahta çıktığı 1516 yılında, İtalya savaşlarının son bulmasıyla, Fransız gücü zirveye çıkar. Batı Devletleri içinde en iyi yönetilen, en kalabalık nüfusa sahip olan ve nispeten ekonomik istikrâra sahip Fransız Monarşisi, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun tacını elde edebilmek için faaliyetlere girişir.

Bunu başaramazsa Macaristan’dan Baltık Denizi ve Kuzey Denizine, oradan İspanya ve kısmen İtalya’ya kadar geniş bir etkinlik alanında hakimiyet kuran İmparatorluk, Fransa’yı bir ada gibi içine alıp yutabilirdi. François I. Charles-Quint’e karşı adaylığını koyarak bunu önlemeye çalışır.[8] Seçimin ortaya çıkardığı yeni bir durum da, tâcın orduların savaşması ya da siyâsi kulislerle değil, mâli mücadele ile sahibini bulmasıdır.[9] Medici ailesinden sağladığı altınlarla I. François; Fugger’lerin kredisi ile Charles Quint seçimi kazanmaya çalışır. Fuggerler Alman Elektörlerine bol miktarda paranın yanı sıra, seçimden sonra ödenecek bonolar da verirler. Mali yatırımları daha fazla olan Charles-Quint 1519’da seçimi kazandı.[10]

Charles-Quintin İmparatorluk tacını elde etmesi, Fransa’nın kaçınılmaz felaketini de beraberinde getirir. İmparator, Hollanda, Provance, Navarra ve İtalya cephelerinden saldırıya geçerken, İngiltere’nin de desteğini sağlar. Fransa’nın başkomutanı Costable de Bourbon’un karşı saflara geçmesinin de etkisiyle, François I. İsviçre paralı askerlerinin desteğindeki ordusuyla 1521’de Milano yakınlarındaki Pavia’da yenik düşerek esir edilir.[11]

François I. Milano, Flandre ve Artois üzerindeki hükümranlık haklarından vazgeçip; Touranai ve Burgogne Dükalığı’nı bırakan bir sözleşme imzalayıncaya kadar Madrid’de alıkonulur. Esareti sırasında I. Francois mücadeleden vazgeçmez. Başta Kanûni Sultan Süleyman olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine destek isteyen mektuplar gönderir. Bu işleri annesi Kraliyet Naibesi Louise de Savois ile Chancellier Duprat organize etmektedir.[12] Fransa’da gelişen millet bilinci de emperyal tavırlı Charles-Quint’in ülkeyi parçalamak emellerini akîm bırakır. Paris Parlamentosu çalışmalarını sürdürürken, Bourgogne Dükâlığı ülkenin el değiştirmesini kabul etmez.[13]

Osmanlı Devleti’nde seferlerin yönü tayin edilirken; sınır bölgelerinde görevli olan üst düzey yöneticilerin Divan-ı Hümâyûna gönderdiği, karşı tarafın iç ve dış sorunları, çevresel şartlar, taraflar arasındaki ihtilâflar ya da dostluklarla ilgili ani değişiklikleri ihtiva eden bilgiler esas alınıyordu. Kanûnî Sultan Süleyman tahta çıktığında halefinin Doğu-İslam dünyasına yönelik politikalarını değiştirerek, genelde Orta Avrupa ve Macaristan’a yönelik bir strateji benimsemiştir. Politikasını belirlerken de Venedik kökenli ve Fransız sempatizanı İbrahim Paşanın tesirinde kalmıştır. Bu döneme kadar Osmanlıların Avrupa işleri hakkındaki en sağlam bilgi kaynağı Venedik olmuştur. Venedik’li politikacı ve tacirler Osmanlılardan elde ettikleri menfaatleri korumak için, vezirlerle iyi ilişkiler kurmuşlar, gerektiğinde casusluk görevi yapmışlardır.[14]

Kanûnî yeni politikasını ilk olarak 18 Mayıs 1521’de Belgrad’ın alındığı seferle yansıtır. Ertesi yıl Rodos’a karşı bir sefer düzenler, çünkü Mısır’ın fethedilmesinden sonra Doğu-Akdeniz adalarındaki Hıristiyan Misyonu, Saint Jean Şövalyeleri, korsanlık vb. tedhiş hareketleriyle Osmanlı tebasına ve yönetimine zarar vermektedir.[15] Osmanlıların Rodos’u muhasarası sırasında Şövalyelerin yardım istediği, iki hükümdâr Charles-Quint ve I. François birbirleriyle uğraştıkları için gerekli yardımı sağlayamamışlardır. Şövalyelerin lideri Philippe Williers de Lisle Adam’ın Avrupa ülkelerine yaptığı, “Hıristiyanlık düşmanlarına karşı birleşme” çağrısına rağmen 20 Aralık 1520’de Rodos’a girilir.[16] Adanın fethi ile Venedik’in kontrolündeki; Osmanlılara vergi veren Kıbrıs hariç tutulursa Doğu-Akdeniz bir Türk gölü olmuştur.[17]

Dirayetli bir hükümdar olduğunu saltanatının ilk yıllarında ispatlayan Kanûnî Sultan Süleyman’ın Avrupa’daki gelişmelere ilgisiz kalabileceğini düşünmek yanlış olacaktır. Avrupa içlerine doğru ilerleyen Osmanlı yöneticileri, askeri yayılma stratejisinin destekleyicisi olan siyasi planlarını da uygulamaya koymuşlardır. Bu meyanda Venedik’le olan diyaloga işaret edilmiştir. Charles-Quintin karşısında acze düşen I. François’nin yardım talebi zamanlama açısından Osmanlı politikasına çok uygun bir gelişme olmuştur. Kanûnî akılcı bir politika ile Fransa kralı I. François’yi destekleyerek Orta- Avrupa ve Akdeniz’deki savaşlarda Charles-Ouint’in sırtından vurulmasını sağlamaya çalışmıştır.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ