OSMANLI AİLE HUKUKUNDA KADIN

OSMANLI AİLE HUKUKUNDA KADIN

I. Giriş

Osmanlı Devleti’nde kadının hukuki ve buna bağlı olarak toplumsal statüsünü ortaya koyabilmek için mutlaka incelenmesi gereken alanlardan birisi de aile hukukudur.[1] Osmanlı’nın şer’i ve örfi hukuktan oluşan iki kanatlı hukuk sistemi içerisinde aile hukuku alanında ağırlıklı olarak İslâm hukuku kuralları geçerli olmuştur. Devletin resmi mezhebi hanefi mezhebi olduğu için de genellikle problemler hanefi içtihatlarına göre çözümlenmiştir. Aile hukukunda son derece cesaretli bir adım olan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’nde diğer üç hukuki mezhebin (Maliki, Şafii, Hanbeli) görüşlerinden istifade edilmekle birlikte İslâm hukukuna aykırı bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla beraber özellikle Ortaylı’nın konu ile ilgili önemli bir tesbitte bulunduğu görülmektedir. Ortaylı aile hukuku konusunda önemli orijinal kaynaklardan olan şer’iyye sicilleri incelenmeden mevcut olmayan bir Osmanlı Aile Hukuku çizildiği ve sadece büyük şehirlerdeki sicillere bakılarak Osmanlı’da genellikle İslâm hukuku hükümlerinin uygulandığı hükmüne varıldığı görüşündedir. Oysa yazara göre Osmanlı’da aile ve evlilik İslâm’ın hüküm, kural ve içtihatları dışında önemli ölçüde eski gelenekleri de izlemektedir.[2] Osmanlı kadısı da ısrarlı bir şekilde kanunun tatbikini zorlamak yerine gelenek ve şeriat arasında aşırı bir zıddiyet yoksa uzlaşmayı tercih etmiştir.

Bilindiği üzere evlenme ve boşanma, Osmanlı Aile Hukuku’nun iki büyük parçasını oluşturmaktadır. Bu konulardaki bazı hukuki düzenlemeler üzerinde de önemli tartışmalar yapılagelmiştir. Özellikle evlenmede kadının rızası, evlenme ehliyeti, taaddüt-ü zevcat (çok kadınla evlilik), evlilik birliği içerisinde kocanın karısı üzerinde sahip olduğu haklar, boşanma hakkının ağırlıklı olarak kocaya tanınması gibi düzenlemeler kadının hukuki statüsünün belirlenmesi açısından büyük önem arzetmektedir. Hatta bazı yazarlar aile hukukunun yanı sıra diğer hukuk branşlarında kadınlarla ilgili düzenlemeleri de göz önünde bulundurarak Osmanlı’da kadınların ikinci sınıf vatandaş statüsünde olduğunu ileri sürmüşlerdir.[3]

Meşrutiyet dönemi ile birlikte kadın, toplumda ve kamusal alanda daha fazla görünür olmuş, kurulan kadın dernekleri yayımlanan gazete ve dergiler yoluyla kendini ifade etmek imkânına kavuşmuştur. Kadının ilerleyen toplumsal statüsüne uyumlu bir hukuki statü yaratmak amacıyla yapılan çalışmalar sonucunda ortaya 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi çıkmıştır. Böylelikle evlenme ve boşanmada kadın açısından daha esnek ve çağa uygun düzenlemeler yapmak imkânı doğmuştur.

II. Evlenme

Nikah akdinde konumuz açısından önemli olan noktalar evlenmede kadının rızası ve evlenme ehliyeti, taaddüt-ü zevcat (çok kadınla evlilik) ve evlilik birliği içerisinde kocanın karısı üzerinde sahip olduğu haklardır. Bu konuların düzenleniş biçimi kadının aile hukukundaki statüsünü yakından etkilemektedir.

  1. Evlenme Ehliyeti ve Rıza

İslâm hukukçuları, evlenme ehliyetine sahip olan; yani âkil ve baliğ olup kendi başına bu akdi yapabilecek durumda olan bir kızın, nikahta mutlaka rızasının alınması gerektiği konusunda ittifak halindedirler. Hanefi Mezhebi’ne göre akıllı ve buluğa ermiş olan bir kız velisi tarafından cebren yani rızası hilafına evlendirilemez.[4] Bu kurala Osmanlı Devleti’nde de uyulduğunu, ihlâli durumunda şikayet olursa kadının nikâhı feshettiğini görmekteyiz. Hatta nikâh akdinden önce nişanlılık aşamasında bile mahkemeler bu yöndeki şikayetleri dikkate almışlardır.[5]

Nikah akdi ile ilgili olarak karşımıza çıkan bir diğer önemli mesele evlenme ehliyetine sahip olan kadının velisinin izni olmadan tek başına nikah aktedip, aktedemiyeceğidir. Hanefi hukukçulardan Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre erkek olsun, kadın olsun temyiz gücüne sahip ve ergenlik çağına gelmiş herkes aile hukuku bakımından tam ehliyetlidir ve velisinin rızası olmadan evlenebilir.[6] Hanefi hukukçulardan İmam Muhammed ise buluğa ermiş olan kızların rızalarına ilaveten velilerin rızalarını da şart koşmuştur.[7] Osmanlı Devleti’nde 951/1544 yılına kadar Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’un görüşü en sahih görüş olarak kabul edilerek uygulanmıştır. Kadınların kendi irade beyanlarıyla veya bizzat nikah merasimine katılarak veya vekil vasıtasıyla kendilerini temsil ettirerek velilerinin rızası aranmaksızın evlenebilmişlerdir.[8] Bu konuya ait şer’iyye sicillerinde birçok örnek bulunmaktadır. 1544 tarihinden itibaren ise padişahın emriyle İmam Muhammed’e ait olan ve bu durumdaki kadınların ancak velilerinin izniyle evlenebileceklerini söyleyen içtihad uygulamaya konmuştur.[9] Bu tarihten sonra kadılar, veli izinsiz nikah kıymamışlar ve bu nikahların gayrı sahih olduğuna hükmetmişlerdir. Kanuni devrinde bu görüş tam anlamıyla uygulanmış, kadılar hem veli izinsiz nikahları kıymamışlar, hem de veli izinsiz nikahların feshine hükmetmişlerdir. Mahallin imamına yazılan izinnâme örneklerinde de veli izninin arandığı açıkça görülmektedir.[10] Bununla birlikte kadıların veli izinsiz olarak kıyılmış nikahların feshine imparatorluğun sonuna kadar hükmettikleri de söylenemez. Kanuni devrinden itibaren belli bir müddet, veli izinsiz nikahların feshine hükmedilmişse de daha sonraları böyle nikahların feshine hükmedilmediğini, dolayısıyla Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’un görüşüne kısmen dönüldüğünü gösteren işaretler vardır. Veli izinsiz aktedilen nikahlarda velilerin fesih taleplerinin mahkemeler tarafından reddedildiği görülmektedir. Bu bilgiler bize şunu göstermektedir: Kadılar XX. yüzyıla kadar nikahta velilerin iznini aramışlar, fakat bu izin olmadan aktedilen nikahların feshine muhtemelen XVI. yüzyıldan sonra hükmetmemişlerdir.[11] Ayrıca velilerin sebepsiz yere ergen kızlarının ve dul kadınların evlenmelerine izin vermemesi durumunda bu kadın ve kızlar kadı izni ile evlenebilmişlerdir.[12] 1914 yılında önce ceza kanunda yapılan kısmî değişiklikle ardında da 1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi’yle tekrar Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’un görüşüne geri dönülmüştür.[13]

İslâm hukuku nikahta taraflar için bir yaş sınırlaması getirmemiştir. Şer’i hukuka göre hangi yaşta olursa olsun çocuklar velileri tarafından evlendirilebilirler, çünkü evlenme için mümeyyiz ve baliğ olma şartı yoktur.[14] Evlenme ehliyetine sahip olmayan kişiler üzerinde (küçükler, akıl hastaları) velilerin kullandığı velayet hakkı “velayet-i icbar” olarak nitelendirilir.[15] Hanefi Mezhebi dışındaki mezhepler, baba ve dede gibi çok dar bir zümreye bu hakkı tanımışken, Hanefi Mezhebi, çok sayıda akrabaya zorlayıcı velâyet yetkisini vermiştir.[16] Ancak bu anlayışın uygulamada yarattığı sakıncaları ortadan kaldırabilmek için de “hıyâr’ül buluğ” müessesesini kabul etmiştir.[17] XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nde mahkemelerde kadıların temel başvuru kitabı olan Mülteka’ya göre “Ebu Hanife ve İmam Muhammed’in görüşleri doğrultusunda evlendiren veli, baba veya dededen başkası olursa küçük kız ve oğlan ergenlik çağına girince, isterlerse nikahı bozabilirler (feshettirirler). Ama babası ve dedesi tarafından evlendirilmiş iseler, nikahı bozma hakları yoktur.[18]

Osmanlı uygulamasında da velileri tarafından küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarına rastlanmaktadır.[19] Bu küçük kızların bir kısmı yaşıtları erkek çocuklarla evlendirildikleri gibi çok sık rastlanmasa da gelir elde etmek amacıyla bazen yaşlı erkeklere de nikahlamışlardır. Bursa Şer’iyye Sicilleri’ne göre 5 yaşında evlendirilen kız çocukları vardır.[20] Fakat yine belgelerden anlaşıldığına göre küçük yaşta evlendirilen kızlar gerekli fiziki olgunluğa erişinceye kadar babalarının evlerinde kalmaya devam etmekte ve evlilik fiilen başlamamaktadır. Kadı yeterli fiziki olgunlukta bulunmayan çocukları velilerinden alıp kendi evlerine götürmek isteyen kocaların isteklerini kadı, cüsseleri yeterli olmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve çocukların fiziki olgunluğa erişinceye kadar velilerin evinde kalmasına hükmetmiştir.[21]

Hıyar’ül bulüğ yetkisine dayanarak evliliğini feshettirmek isteyen kadınların sayısının çok fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Örneğin Bursa Şer’iye Sicilleri’ne göre bu konuda iki örnek vardır. Bunlardan biri annesi, diğeri kadının tayin ettiği veli tarafından evlendirilen kadınlardır ve kendi istekleri ile nikahları feshedilmiştir.[22]

  1. Taaddüt-ü Zevcat (Çok Kadınla Evlilik)

İslâm hukukunda ve Osmanlı uygulamasında kadının statüsünü yakından etkileyen uygulamalardan birisi de taaddüt-ü zevcat yani çok kadınla evliliktir. Konu ile ilgili ayette “Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız size helal olan kadınlardan ikişer üçer dörder alın. Yahud ellerinizin altında bulunan cariyelerle yetinin, işte bu haksızlığa sapmamanız için en uygun yoldur”[23] denilmektedir. Yine Nisa Suresi’nin 129. Ayetinde “Tutkunluk derecesinde isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya güç yetiremezsiniz. Öyle ise birine tamamen yönelip ötekini askıda bırakmayın. Barışı esas alıp sakınırsanız Allah çok affedici; çok merhametli olacaktır”, şeklinde konuya açıklama getirilmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ