ORTADOĞU’NUN İNGİLİZ ANAHTARI: TÜRKİYE

Halil DAĞ

Yazarın şu ana kadar yazılmış 26 makalesi bulunuyor.

Halil_Dag016

Malum, İngilizleri bilirsiniz. Bırakın sağlığında, musallaya düşse bile sorduğumda hiç birinizin hayırla yad etmeyeceği bir millet. Hele de yedi düvelin koçbaşı olarak Osmanlı’yı yıkmasının ardından birçok sorunu paslı bir çivi gibi Ortadoğu’nun kalbine sapladığından beri iyi anan kimsenin olduğunu sanmıyorum.

Günümüzde her ne kadar her sorunun arkasında ABD’yi aramak bir alışkanlık haline gelmişse de yüzyıldır bir türlü çözülemeyen hemen her sorunun arkasındaki asıl faktör İngiliz Sömürge İmparatorluğu’dur.

  • Afrika’nın cetvelle çizilen sınırları ve bu sınırların günümüzde yarattığı etnik sorunlar, kıyımlar, katliamlar,
  • 1960’lardan itibaren Afrika’da çekilirken toplumların başına vasi olarak tayin edilen diktatörler ve onların devamında gelen kanlı iç savaşlar,
  • Hindistan’ın bölünmesi, bu bölünmede Pencap’ın Hintliler ve Pakistanlılar arasında bir çıbanbaşı olarak miras bırakılması.
  • Hindistan’dan sonra Pakistan’ın da bölünerek Bangladeş devletinin yaratılması,
  • İran ile ilgili pek çok sorun,
  • Bütün Ortadoğu’nun cetvel kurbanı haritası, petrol ve çeşitli çıkar araçlarına göre yapılmış taksimatlarla ortaya çıkan birkaç aileden oluşan krallıklar,
  • Musul, Kerkük Sorunları,
  • Kıbrıs Sorunu,
  • Ortadoğu’nun sirayet eden Yahudiler ve İsrail Sorunu,
  • Ortadoğu’daki Kürt Sorunu, kısmen Ermeni Sorunu gibi sorunların hepsi istisnasız bir şekilde İngilizlerin son bir yüzyılda yarattığı sorunlardır.

20. Yüzyılın Güç Dengesindeki Değişim

Majestelerinin Güneş Batmayan İmparatorluğu her ne kadar 1900’lü yıllarda gücünün zirvesinde gibi görünse de Amerika kıtasının taze gücü Birleşik Devletler, 1900 yılına daha dinamik bir güç olarak girmiştir. Güç döngüsünün İngilizlerin aleyhine döndüğü son çeyrek yüzyılda Almanya, Rusya, Japonya ve ABD dünyanın yeni güçleri olarak öne çıkmışlardır. Ruslar 1905 Tsuşima Deniz Savaşı’nda Japonlara karşı ağır bir deniz yenilgisi alınca deniz gücünden yoksun bir hale gelmiş, doğuya doğru ilerlemesi durmuş, mecburi olarak tekrar batıya ve güneye dönmüştür. Yeterince sömürgesi Almanlar ise denize çıkışının hemen önünde İngiliz donanması nöbet tuttuğu için Orta Avrupa’ya sıkışıp kalmış bu da Almanların zayıf karnı olmuştur. İngiltere ise Boer Savaşı’nda (1899-1902) büyük bir enerji kaybı yaşamıştır[1].

Öte yandan ABD, muazzam coğrafi üretim kapasitesi, ırk ayrımcılığının sağladığı sınırsız işgücü ve teknolojinin kıtada yoğunlaşmasının sağladığı teknik üretim kapasitesi ile 1914’lerde artık dünyanın en büyük üretim gücü olmuştur[2].

Savaşlar ve İngiltere’nin Geri Çekilmesi

Birinci Dünya Savaşı da bu döngünün zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir yandan ortaya çıkan Avrupa güçleri eski statükoyu kendi lehine değiştirmek isterken diğer yandan gücünün düşüşe geçtiğini gören İngiltere de dengeyi yeniden kurma çabasına girişmiştir. Bu yolda daha 1906’lardan itibaren var gücü ile askeri donanım konusunda özellikle Almanya ile yarışa girmiş ancak geriye kalan 8 sene içinde İngiltere’nin pek de hazırlıklı olmadığı bir zamanda savaş patlak vermiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda 1919 Versailles Barışı’nın getirdiği düzen kimseyi yeterince tatmin etmemiş[3], Hitlerin Almanya’sı yeni bir savaş başlatmış, bunun sonucunda da 20. yüzyıla büyük ihtiraslarla giren Almanya ve Japonya tüm askeri yeteneklerden arındırılarak batının denetimine alınmıştır. Buna karşın gücünün sonuna gelen İngiltere ise 1947’de Yunanistan ve Türkiye üzerindeki koruyuculuktan feragat ettiğini beyan ederek büyük güçler sahnesinden çekildiğini ilan etmiştir. Onun dünya hegemonyasında boşalttığı vesayeti ise uluslar arası bir ittifakla ABD almıştır.

Her iki büyük savaştan da büyük güç kayıpları ile çıkan İngiltere kademeli bir şekilde sömürge imparatorluğunu küçültme yoluna gitmiş, çekildiği bütün bölgelerde kendine yakın ailelerden vekiller, vasiler tayin etmiş, bu bölgelerin kendi başlarına hareket etme ihtimalleri karşısında da onlara birçok ulusal ve bölgesel sorun hediye etmiştir.

Bütün bu sorunlar sürdükçe geçmişteki statükoyu oluşturan devlet olduğu için İngiltere’nin uluslar arası hukukun kapsamına dahil edilen hakemliği ve garantörlüğü devam etmekte bu da İngilizlerin ilgili sorunlara doğrudan müdahil olmasını sağlamaktadır.

Kıbrıs Sorunu bunun bariz örneklerinden birisidir. Haberlerde sık sık bir garantörlükten bahsedilir, bahsedilen garantörlük eski statüyü yaratan devlet olmanın getirdiği bir müdahale ayrıcalığıdır kısacası. Gerçi Kıbrıs Sorunu’nda şu an yönetimi ABD’nin aldığını görmekteyiz.

ABD’nin Düşüşü

20. yüzyıl İngiltere’nin düşüşü ile başlarken 21. yüzyıl da ABD’nin düşüşü ile başladı. Her ne kadar denge kesin bir netlikte bozulmadıysa da mevcut askeri ve ekonomik büyüklük içerisindeki ABD payı on yıl öncesine göre çok düşük. Kriz de bunu daha da hızlandırıyor. Sonuç olarak statüko yine değişiyor ve İngiltere yukarıda saydığımız emanetlerinin peşine tekrar düşmüş durumda[4].

ABD gücünü sürdürmek için Ortadoğu özelinde Avrasya stratejisini yürürlüğe koymaya çalışırken İngiltere de yüz yıl önce savaş gücünü tükettiği için yarım kalan işlerini görmek üzere Ortadoğu’ya dönmeye çalışmaktadır. Günümüz koşullarında ne süper güç ABD’nin ne Çin ve Rusya’nın ne de İngiltere’nin tek başına bir dünya siyaseti belirleme gücü yok. Yani o çok bilindik efsanenin sonundayız.

Günümüz dünyasında büyüklüğe oynayan birkaç devlet var. Bunlardan birincisi hiç kuşkusuz Çin’dir. Onu Rusya takip ediyor. Arkadan dizginlenemeyen ihtiraslarıyla İran geliyor. Büyük gücü bizim coğrafyamız belirleyeceği için diğer büyüyen ülke ise Türkiye’dir.

Türkiye’nin Büyüklüğü ve Gücü

Türkiye’nin mevcut kapasitesi orta ölçekli bir gücün büyüklüğüne “ancak” karşılık gelmektedir. Ancak uluslar arası ilişkilerde sıklıkla atıf yapılan Gordion Düğümü’nü andırır kilit sorunların bizim bölgemizde olması Türkiye’ye “de facto” bir büyüklük kazandırmaktadır. Buna tarihi arka planı, coğrafi komşularımızla olan dini, kültürel yakınlığı, ülkemizin yeraltı ve yer üstü zenginlikleri eklenince kaçınılmaz bir büyük güç olma zorunluluğu ve kapasitesi ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Yaşadığımız coğrafyaya Batının saldırısı arttıkça bölgenin kendini yönetme tecrübesi sınırlı mağdur toplumlarının Osmanlı ve Türk özlemi artacak, Türkiye’ye olan teveccüh daha da yükselecektir. Her ne kadar son on yılın iktidarı dolayısı ile bölgenin bize bakışı daha da iyileşmiş olsa da bölgemiz halkları zaten eskiden beri bu duyguları derinlerinde yaşamaktadır.

Osmanlı, mağripten maşrığa kadar güçlü ve çekici bir imgedir. Çünkü Osmanlı, bu satırlara sığmayacak kadar uzun bir barışın adıdır. Kosovalısı da Moritanyalısı da II. Abdulhamid’i bilir, Sumatralısı da bilir. Hatta çekik gözlü Japon da bilir. Yani şu an kimse bir mucize yaratmıyor. Zaten Osmanlı ve onun varisi Türkiye Cumhuriyeti tüm Avrasya’da ve Afrika’da bilinen, beklenen güçlü bir fenomendir.

Arka planı buraya sığmayacak kadar zengin bu faktörlerden dolayı Türkiye kaçınılmaz bir şekilde büyümenin eşiğindedir. Bu faktörlerin çok önemli bir kısmı da “de facto” yani Türkiye’nin aslında hiçbir şekilde müdahil olamadığı ama Türkiye’yi öne çıkaran faktörlerdir. Mesela ABD’nin İran ve Rusya’yı by-pass etmek için daha ekonomik güzergahları pas geçip çok daha pahalı olan bir güzergahı seçerek inşa ettirdiği Baku-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı bunun bariz örneklerinden birisidir. Diğer pek çok faktörü ise okuyucunun yorumuna bırakıyorum.

İngiliz Anahtarı Türkiye

Bugün özellikle İngiliz Ortadoğu’su diyebileceğimiz Mısır, Irak, Suriye gibi yerlere İngilizlerin doğrudan müdahil olma gücü yoktur. Fakat yüzyıl önceki büyük oyunun ABD ile Rusya arasında tekrarlanmaya başlaması İngilizlerin de dolaylı bir şekilde de olsa oyuna girme isteğini artırmaktadır. Görünürde saha kenarında bekleyen İngiltere, yedek oyuncu Türkiye’yi oyunun daha başında oyuna sokarken kendisi de kenarda ısınma hareketleri yapmaktadır.

Türkiye, bölgede kredibilitesi en yüksek devlet olduğu için oyunun başında bu şekilde sahaya sürülmesi gerçeklerin perdelenmesinde büyük bir işlev görmektedir. Duygusal tepki katsayısı yüksek Türk toplumuna “Büyük Oyun, İngiliz Oyunu” gibi kavramları anlatmak zordur, Türkler şu an zaten bunu çok da umursamadan tam da kendilerinden beklenen duygusal tepkiyi vermektedirler. Türkiye bu haliyle Ortadoğu’da mükemmel bir İngiliz anahtarı işlevi görmekte, güçten düşmüş İngiltere’nin yıpranmadan bölgeye girebilmesinin önünü açmaktadır.

Sonuç

Buna karşın Türkiye, kökü mazide olan atidir. Koşullar ve konjonktür önümüzdeki çeyrek yüzyıl sonunda Türkiye’yi dünyanın en büyük devletlerinden birisi yapacaktır.

Ancak şu an sürecin yönetilemediği görülmektedir. Hani kocaman bir tarlaya her göz attığınızda gözünüze ilk çalınan bostan korkulukları olur ya bölgemizdeki her olaya göz attığımızda da göze ilk çarpan Türkiye’dir. Türkiye, günümüz siyaseti ile bölgede etkisi sıfır ama her zaman göze çarpan bir bostan korkuluğuna benzemektedir. Bölgesini yönetme arzusu da yüksek olduğu için her olaya müdahil olmak isteyen Türkiye şu anki kafasıyla sıradan Sarkozy karşısında bile çırak çıkabilmektedir.

Fakat bir gün kaçınılmaz olacak o sıradan korkuluğun bedenine o asil ruh yeniden üflenecek ve bağımız, bahçemiz bizim türkümüz bizim şarkımızla hayat bulacak, şenlenecek…

http://twitter.com/#!/hdag77


[1] İngilizlerin kısa sürede zafer kazanmayı hesapladığı ancak 3 yıl süren bu savaş 19. yüzyılın en maliyetli savaşlarından birisidir. İngilizler bu savaşta Güney Afrika Cumhuriyeti ve Oranj Bağımsız Devleti karşısında 500 bin kişiyi aşan büyük bir yığınak yapmışlar, uzun süren savaş, İngilizlerin hem maliyesini hem de uluslar arası itibarını hayli yıpratmıştır. Bu savaş İngilizlerin artık eskisi kadar büyük bir askeri güç olmadığını da ortaya koymuştur.

[2] ABD’nin 1865-1900 arasındaki ekonomik büyümesi diğer bütün devletlerinkine göre olağanüstü büyüklüktedir. Birçok emtiada ABD dünya üretiminin çeyreğini gerçekleştirir konuma gelmiştir. Diğer yandan ABD, 1898’deki 114 günlük İspanya-ABD Savaşı ile ilk defa kendi kıtasında ve Pasifik’te sömürge elde etmiş, bu kısa süreli savaşın ardında Avrupa’nın eski büyük deniz gücü İspanya’yı denizlerde dize getirerek dünyanın yeni büyük deniz güçlerinden birisi olduğunu ispatlamıştır. ABD, bu savaşta hem Küba’daki hem de Filipinlerdeki İspanyol donanmalarını batırmış, İspanya’nın adeta denizlerden çekilmesine yol açmıştır. Ancak bu gücüne karşın ABD, dünya siyasetine fazla ilgi göstermemiş, Monroe Doktrini olarak bilinen dış politika konsepti çerçevesinde dünya sorunlarına duyarsız kalırken içe dönük bir politika izlemiştir. ABD’nin bu tavrı Almanların 1916-1917’de ABD ticaret gemilerini batırmasına kadar sürmüştür.

[3] Ünlü İngiliz iktisatçısı Lord John Maynard Keynes bu anlaşmaya, Almanya’ya yükletilen çok ağır savaş tazminatından dolayı Kartaca Barışı adını vermiş, bu orantısız barışın dünya ekonomisini krize sokacağını, siyasal sistemi etkileyeceğini ileri sürmüştür. Gerçekten de Keynes’in dediği gibi olmuş, dünya 1929’da ekonomik krize girerken Almanya’da Hitler ortaya çıkmış, o da dünyayı yeni bir savaşa sürüklemiştir. İlginç olan ise 1929 Krizi de Keynes’in iktisadi reçeteleri ile çözülmüştür.

[4] Bu arada İngiltere için şunu belirtmekte fayda var. Dünya liderliğini ABD’ye teslim ettiği günden bu yana İngiltere her daim ABD’nin Truva Atı gibi hareket ederek oyunun içinde kalmaya çalışmıştır. Bunda ABD’nin WASP niteliği çok etkilidir. Fakat her şeye karşın daha güçlü olduğu taktirde İngiltere’nin ayrı bir hava çalacağı da aşikardır. Ancak şu an için bu imkan olmadığından dolayı İngiltere, ABD’nin Truva Atı görülmeyi içine sindirmekte buna karşın kendisini ABD’ye taşıttırmakta, ABD’yi bir yük eşeği olarak kullanmaktadır. Hatta bu sebeplerden dolayı ABD’yi İngiltere’nin yönettiği bile sıklıkla söylenir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ