ORTADOĞU’DA SELÇUKLU VARLIĞI

ORTADOĞU’DA SELÇUKLU VARLIĞI

İlk Haçlılar M.S. 1096 yılında Anadolu’ya, bir sonraki yıl ise Suriye’ye ulaştıklarında, İslam topraklarındaki siyasi durumun dağınık ve parçalanmış bir görünümde olması Haçlıların bu bölgeleri ele geçirmelerini kolaylaştıracak bir nitelik arz etmekteydi. Müslüman olmuş Türkmenlerden oluşan Selçuklu kabilesi on birinci yüzyılda Orta Asya’dan Batı’ya doğru göç ederek, zamanla Horasan, Irak, el-Şems ve Anadolu’da yeni bir hakim güç haline gelmişlerdir. Selçuklular fethettikleri bu yeni toprakları, bireysel monarşiden ziyade aile tarafından idare şeklinde olan yönetim gelenekleri nedeniyle aile üyeleri arasında bölüşmüşlerdir. Sünni İslam’ın kurtarıcıları olarak ileri sürülebilecek olan Selçuklular, ellerinde tuttukları toprakları yönetici ailenin üyeleri arasında dağıtmak suretiyle, istemiyerek bölgenin zayıflamasına katkıda bulunmuşlardır. Başlangıçta bölgenin zayıflamasına katkıda bulunan Selçuklular, daha sonra adeta muhkem bir kale gibi inançlarını Haçlı saldırılarına karşı savunmuşlar ve Haçlıları Müslüman topraklarında hezimete uğratacak olan bir seferberliği başlatmışlardır. Bu makalede, Selçukluların yükselerek iktidara gelişlerini ve Haçlılara karşı koymadaki rollerini analiz edeceğiz.

Selçuklular, tarihte Dokuz Oğuz olarak bilinen ve yedinci yüzyılın başlarında Doğu Türk kabileleri arasında dokuz klanın oluşturduğu bir konfederasyon olan Oğuz Türklerindendir. Sekizinci yüzyılın sonlarında, bu Oğuzlardan bir kısmı Sibirya steplerinden (Moğolistan) Batı’ya doğru göç ederek Aral Gölü bölgesine geldiler, böylece dokuz klan yapısıyla olan bağlarını gevşettiler. Bu bölgeye gelenlerin bir kısmı Sir Derya çevresine yerleşerek Cend, Huver ve Yeni Kent gibi Türk şehirlerini kurdular.

Oğuzların Orta Asya’da varlığına dair en eski atıflar, Sibirya’daki Yenisey nehri kıyıları boyunca yer alan Orhun Yazıtlarında bulunmaktadır. Dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren neredeyse bütün Arap coğrafyacılar onlardan bahsetmektedir. Onuncu yüzyıla gelindiğinde, güneyde Aral Gölü ve Amu Derya’nın alt kısımları, batıda Aşağı Volga nehri ve Hazar Denizi ve Kuzeybatıda İrtiş nehrinin yukarı kısımları tarafından sınırlanan bir bölgede yaşamaktaydılar. Kuzeyde Kıpçaklar, doğuda Karluklar, batıda Peçenekler ve yarı-Türk bir devlet olan Hazarlar olmak üzere diğer bazı Türk halkları ve güneyde de Müslüman dünyası ile komşuluk yapmaktaydılar. Selçuklular, on birinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar Orta ve Yakın Asya’yı yönetmiş olan bir Türk ailesidir. Büyük Selçuklular, Irak Selçukluları, Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Rum Selçukluları olmak üzere bu aile beş hanedanlık kurmuştur. Bu hanedanlıkların yöneticilerinin atası, dokuzuncu yüzyılda Orta Asya’daki Oğuz Türklerinin lider kabilesi Kınık’ın askeri şefi (subaşı) olan Selçuk B. Dukak’tır.

Birbirlerine gevşek olarak bağlı bir kabileler konfederasyonunu oluşturan Oğuzlar, aynı zamanda bir Yabgu’nun egemenliğini tanımaktaydılar. Selçuk’un babası Dukak da Yabgu’ya hizmet etmekteydi. Dukak’ın ölmesi üzerine, oğlu Selçuk, Yabgu ile olan bir sürtüşmeden dolayı, Sir Derya nehri boyunca hareket ederek kabilesini Cend bölgesine göç ettirdi. Selçuk 107 yaşında öldüğünde, isimleri İncil’den alınmış olan Arslan İsrail, Mikayil, Yunus ve Musa isimli dört oğlu bulunmaktaydı.

Bazı tarihçiler bu isimleri onların Hıristiyan olduğunun ya da İslâmiyet’i kabul etmeden önce Hıristiyanlığa duçar olduklarının birer kanıtı şeklinde öne sürmektedirler. Diğer bazı bilim adamları ise, Türkleri Şamanist olarak düşünmekte ve herhangi bir dine yabancı olduklarını savunarak onların, Orta Asya’yı geçmekte olan hacı ya da tacirlerin getirdiği Nesturilik, Manicilik, Budistlik ve Yahudilik gibi değişik dinlerin etkilerine de maruz kaldıklarına işaret etmektedirler. Oğuzların Kınık kabilesi, komşu devletlerdeki Müslümanlarla olan yakın ilişkileri sayesinde onuncu yüzyılın ikinci yarısında İslâmiyet’i kabul etmişlerdir. Böylece Aşağı Sir Derya bölgesi giderek İslâmiyet ile paganizmin buluştuğu, Müslüman “gazilerin” çok aktif olduğu ve aynı zamanda Selçukluların kendilerin de gazi olarak faaliyet gösterdikleri bir bölge haline gelmiştir.

Oğuzların İslâmiyet’le karşılaşmaları ve sonunda dinleri olarak kabul etmeleri çeşitli yollarla olmuştur: Samanoğulları Devleti’nin Müslüman gaziler ile yaptığı karşılıklı saldırılarla ve her ikisinin de karşılıklı olarak aldığı esirler aracılığıyla; ülke sınırlarında faaliyet gösteren Sufilerin aracılığıyla; pazarlarda karşılaştıkları, tanıştıkları tüccarlar aracılığıyla. Ancak İslam Oğuzların hepsine ulaşamamış, bu nedenle Batı’da kalanların Müslüman propagandasından kaçarak Bizans ordusuna katıldıkları görülmüştür.

Göçebe ya da yarı göçebe olarak bilinen Türkmenler akıncı bir millet olarak, hayvanları için sürekli daha iyi otlaklar aramakta ve bu yüzden de o stepten bu stebe göç etmekteydiler. Sürekli olarak akınlar düzenlemekte ve bu saldırılar sonucu elde ettikleri ganimetlerle hayatlarını idame ettirmekteydiler. Türkmenler ademi merkeziyetçi bir siyasi sisteme sahipti. Topluluklarının temelini aile birimleri oluşturmaktaydı ve bazı aileler yönetici sınıf haline gelmişlerdi. Onların en önemli özelliklerinden biri, yaşam tarzları sayesinde örgütlenebilme yetenekleriydi; özgür olmaya alışmışlardı ve bağımsızlıklarını daima korumaktaydılar. Devletten maaş almaksızın yalnızca akınlar sonucu elde edilen ganimetlerin paylaşılması esası üzerine kurulu oldukça disiplinli bir orduları vardı. Silahları, at üzerindeyken mahir bir şekilde kullanabildikleri yaylar, oklar ve mızraklardı. Askeri kabiliyetleri mükemmeldi ve bu kabiliyeti Çinlilere karşı yaptıkları savaşlardan edinmişlerdi. Gelenekler ve adetler anlamına gelen “töre”, Türkmenlerin yazılı olmayan kanunuydu. Çoğu zaman çevrelerinin düşmanlarla dolu olması nedeniyle belli bir disiplin içinde birlikte yaşamayı öğrenmişlerdi. Yeni nesiller bu yasaları toplumun yaşlı üyelerinden öğrenmekteydiler. Katı kaideler içermekte olan “töre”, beyler de dahil olmak üzere her şeyin üstünde kabul edilmekte olup, ona karşı gelenler sert bir şekilde cezalandırılmaktaydılar.

Bazı bilim adamlarına göre, göçer toplumlarda yeni bir dini benimseyen ilk kişiler liderler ve lider ailelerdir. Böylece, liderler, sadece göçerler ile yerleşik hayata geçmiş toplum arasındaki ilişkileri kontrol etmekle kalmamakta, aynı zamanda, kendilerinin sosyal statülerini de güçlendirmektedir. Göçerlerin din değiştirmesi, siyasi durumlardaki değişiklikleri iyi bilen, iyi anlayan ve bunların ileride siyasi bir uyum gerektireceğini düşünen göçer ileri gelenlerinin din değiştirmesinden sonra gerçekleşmekteydi. Oğuz Türkmenlerinden olan Selçukluların İslâmiyet’i kabul edişleri buna iyi bir örnek teşkil eder. Hâlâ pagan olan Oğuz liderleriyle savaşmak için, Selçuklular Maveraünnehir’deki yerleşik gruplara yardım etmişlerdir.

Yeni Kent bölgesine göçen Selçuklular, halihazırda bölgede bulunan Türkmenler tarafından iyi karşılanmamışlardır. Ancak Selçukluların pagan Oğuzlara karşı verdikleri savaşlarda başarılı olduklarını gören Türkmenler bilahare Selçuklulara katılmışlardır. Onuncu yüzyılın sonunda, Selçuklular, Maveraünnehir’de İslâmiyet’i kabul etmiş bir kabileler konfederasyonu olan Karahanlılara karşı direniş göstermek için Samanoğulları tarafından kiralanmışlar ve bu hizmetlerinin karşılığında da kendilerine hayvanlarını otlatmaları için otlaklar verilmiştir. Ancak neticede Samanoğulları Karahanlılar karşısında yenilgiye uğramışlardır.

Bunun üzerine, Selçuklular yönetimindeki Türkmenler Selçuk’un torunları Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve bunların amcaları Arslan Yabgu arasında paylaşılmıştır. Karahanlılar yenilgisinden sonra, Türkmenlerden bazıları Horasan’da hüküm süren Türk kökenli başka bir devlet olan Gaznelilerin ordusuna katılmışlardır. Selçuklular daha sonra Karahanlılar tarafından kiralanmışlarsa da, ileriki yıllarda Karahanlı Hanı Selçukluları başından savmaya karar vererek onları zorla bölgeden çıkarmıştır. İstenmeyen Selçuklular, Tuğrul ve Çağrı Beylerin liderliğinde, beş ila on yıl arasında bir dönem boyunca aileleri, mülkleri ve sürüleriyle bir yerden diğerine göç edip durmuşlardır.

Selçukluların ilk lideri, kardeşi Çağrı Bey ve amcası Arslan Yabgu ile birlikte Tuğrul Bey’dir (d. 993-ö. 1063). Kendilerine daha iyi yaşam koşulları sağlayabilecek bir toprak bulma imkânını araştırmak üzere Çağrı Bey 1016 yılında iyi eğitilmiş 3000 Türkmenle birlikte Horasan üzerinden geçerek Anadolu’ya doğru göç eder. Çağrı, 1016 ile 1021 yılları arasında Doğu Anadolu’ya gelerek yaşam koşullarını inceler, ganimet toplar ve yolu üzerinde rastladığı Ermeniler, Gürcüler ve Bizanslılarla birçok kez savaşmak zorunda kalır.

Öte yandan, Horasan’ın bitişiğindeki diğer bir Türk asıllı devlet olan ve 977 yılında Samanoğullarından bağımsızlıklarını kazanmış olan Gazneliler de, Karahanlılar tarafından Sir Derya’dan sürülen Selçuklular’ın tehdidi altındadır. Neticede, Gazneli Sultanı Mesut ile Selçuklular karşı karşıya gelirler. Ancak Mesut, Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’in kendisini Merv yakınlarındaki Dandanakan’da yaptıkları savaşta hezimete uğratmalarına engel olamaz. Bu savaş Gaznelilerin Horasan’daki varlığına son verirken, Selçukluların da bir devlet olarak ortaya çıkışlarını belirler.

23 Mayıs 1040 yılında gerçekleşen Dandanakan Savaşı, Selçukluların elde edebilmek için çok savaş yaptıkları bir toprakta, yani Horasan’da, ilk kez egemen olmayı başarmalarından dolayı, tarihçiler tarafından Selçuklu İmparatorluğu’nun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. En nihayet, günümüz standartlarına göre tarif edilebilecek sınırları belli ve kendilerine ait bir toprak parçasına sahip olan Selçuklular, yeni ülkelerine başkent olarak Nişapur’u ilan etmişlerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ