ORTAÇAĞ BİLİM TEFEKKÜRÜNDE TÜRKLERİN YERİ

ORTAÇAĞ BİLİM TEFEKKÜRÜNDE TÜRKLERİN YERİ

Avrupa ve Bizans, Batı Roma İmparatorluğu’nun zayıflayıp çökmesi ve Hıristiyanlığın güçlenip yaygınlaşması ile aşağı yukarı koşut olarak, Karanlık Çağın derinliklerine gömülmüştür. Batı Avrupa’nın bilgisizlik karanlığından sıyrılıp kurtulması, İslâm dünyasından aldığı feyiz sayesinde mümkün olmuştur. Yoğun çeviriler yoluyla Batı Avrupa milletlerince İslam dünyasından alınan bu etkide tıp ve felsefe yanında, başta aritmetik, cebir, geometri, trigonometri ve astronomi olmak üzere, o çağın aşağı yukarı bütün bilim dalları yer almaktaydı. Hattâ bunlar arasında müziği de zikredebiliriz.

Avrupa Geç Orta Çağ boyunca İslam dünyasından etkiler almakta devam etmiştir. Örneğin, on altıncı asır içinde Kopernik’in birtakım dolaylı yollardan çift episikl sistemini İbn Sâtır’dan, çaplan oranı 1/2 olup biri diğerine içten teğet olan ve onun içinde kaymadan dolanım hareketi yapan iki çemberden oluşma bir tertibi muhtemelen Nasîruddin-i Tûsî’den ve Batlamyos tipinin zıddına, meridyen düzlemi içinde tespit edilmiş olmayıp düşey bir eksen üzerinde dönebilen tipten bir zâtu’ş-şu’beteyn (paralaktik cetvel) âletini belki de Regiomontanus aracılığı ile Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi çevresinden öğrenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu ve bunun gibi bazı diğer etkilenmelerin o sırada özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan İstanbul aracılığı ile gerçekleşmiş olduğu ileri sürülebilir.[1]

Yine aynı sırada, Avrupa’nın bir çeviri yoluyla İbnü’n-Nefis’in küçük kan dolaşımı keşfinden haberdar olmuş olduğu da bilinmektedir. Geç Orta Çağ boyunca İslam dünyasından ve daha özel olarak Türk İslâm Dünyası’ndan Avrupa’ya olumlu birtakım etkiler gerçekleşmekte devam etmiştir. Ancak, bu etkiler on ikinci asırdan sonra seyrekleşmiş ve münferit konulara inhisar etmeye başlamıştır.[2] Oysa on ikinci yüzyılda Batı Avrupa, İslam dünyasından programlı bir etkilenme süreci içine girmiştir. İşte bizi de bu yazıda özellikle ilgilendiren bilim ve düşünüm veya tefekkür faaliyeti, Batı Avrupa’ya İslam dünyasının bu yoğun etkisini mümkün kılan dönemdeki bilimsel çalışma ve tefekkür kesimidir. Yani özellikle on üçüncü asır öncesi bilim ve tefekkürüdür.

Ayrıca şu da var ki İslam dünyasından on ikinci yüzyılda yoğun ve sistemli tercüme faaliyetleri yoluyla aldığı çok önemli etki sonucunda Batı Avrupa’nın kendisi İslam dünyasından bağımsız ve oldukça sağlam temeller üzerine oturan bir gelişme süreci içine girmiş, İslam dünyasını yavaş yavaş geride bırakmaya başlamıştır. Oysa bir yandan da arada büyük bir rekabet ve Haçlı Seferleriyle ifadesini bulup, temeli özellikle dinsel inançlarda yatan amansız bir mücadele de çok değişik şekil ve sahnelerde sürüp gitmekteydi. Bu rekabet ve çekişme ise İslam dünyasını Avrupa’ya kapılarını az çok kapamaya ve Batı Avrupa’nın uygarlık yolunda kaydettiği çaplı gelişmelere sanki sırt çevirmeye yöneltti. Bunun bir sonurgusu, dolambaçlı bir neticesi olarak da artık on sekizinci yüzyıl sonlarında Avrupa gerek bilim, gerek teknoloji ve gerekse ticaret ve askerlik alanlarında İslam dünyasına kıyasla ezici bir üstünlük kazandı. Bu üstünlük o derecede bâriz bir şekil almıştı ki, bilim gibi uluslar arasında tamamen ortak olan bir alanda bile aradaki uçurumu kapatmak gitgide zorlaşan bir sorun halini almıştı.

İşte bu aşamada, biz bir batılılaşma siyasetini benimseyerek uygulamaya, Avrupa ile uygarlık bakımından aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalışma işine yöneldik. Batı uygarlığına sistemli bir şekilde ayak uydurmaya teşebbüs cesaretini gösteren ve Batı kültür çevresi dışında olan ilk millet sıfatıyla tarih sahnesine çıkma kararını aldık. Bu Batılılaşma hareketinde en önemli sorun temele Batı biliminin konması sorunuydu. Batılılaşmamızda bu sorunun bilincine, bunun tam bir idrakî içine, ne zaman girmiş olduğumuz meselesi bu sebeple büyük bir önem taşır.

Şimdi bu uzun hikâyenin asıl konumuzu oluşturan erken Orta Çağ bölümüne gelelim. Cebir sözcüğü aslında Mezopotamya matematiğinden kalma bir sözcüktür. Ayrıca Sâmi dillerden çıkma bir kelimeye benzemeyip, anlaşıldığına göre Sümerce menşeli bir kelimedir. Esasen cebir biliminin Milattan önce ikibin yılları sırasında Sümerliler zamanında mevcut olduğu görülmektedir. Böylece bu sözcüğün Türkçeye benzeyen ve anlaşıldığına göre Türkçe ile akraba olan Sümerce kökenli oluşu çok ilginç sayılmak durumundadır. Tuhaf bir tesadüf eseri olarak, bu terimin ve adını teşkil ettiği bilim dalının İslâm dünyasında daha Diophantos’un cebre ilişkin çok değerli bilgiler ihtiva eden aritmetik kitabının Arapçaya tercümesinden önce iki Türk İslam bilgini tarafından canlandırılıp temsil edildiğini görüyoruz. Bunlar Abdülhamîd İbn Vâsi İbn Türk ile Muhammed İbn Mûsâ el-Hârezmî’dir. Bunların ikisi de kabaca Me’mûn zamanında, yani dokuzuncu asrın ilk yarısında yaşamışlardır. Abdülhamîd İbn Türk’ün Hârezmî’den biraz daha önce olup kısmen de Hârûn Reşid’in çağdaşı olmuş olması muhtemeldir.[3]

Cebir Avrupa’ya Hârezmî yoluyla geçmiştir. Bu ise on ikinci asırda Arapçadan Latinceye yapılan çevirilerin bir sonucudur. Aritmetikte de on tabanlı konumsal sistem veya vaz’î sistem İslam Dünyası’ndan Avrupa’ya geçmiştir. Bunda da Hârezmî’nin büyük rolü olmuştur. Hatta bu yeni hesaplama sistemi bu sebeple El-Hârezmî adının uğradığı bir değişiklik sonucu ortaya çıkan bir sözcükle ifade edilmiş, bu sisteme algorizm adı verilmiştir. Hârezmî bu hesaplama yöntemine Hint hesabı adını vermekteydi. Cebir kelimesi de Hârezmî yoluyla bu matematik dalının adı olarak Avrupa’da tutunmuş ve yaygınlaşmıştır. Bu kelime Hârezmî’nin kitabının adının bir sözcüğü olduğundan cebir sözcüğü bu alanın adı olarak Avrupa dillerine geçmiş orada aynen devam etmiştir.

Tercümeler yoluyla on ikinci asırda Avrupa’nın İslâm dünyasından öğrendiği bilimlerden biri de kimyadır. Cebirde olduğu gibi, kimyada da, bu bilim dalının adı Avrupa’ya doğrudan doğruya İslâm dünyasından, Arapçadan alınmıştır. Kökeninde, kimya sözcüğünün eski Mısırlılardan geldiği anlaşılmaktadır.

İslam dünyasında kimyanın canlanması ve hatta yeni bir hamle yapması, cebirde olduğu gibi, sistemli Yunanca çevirilerden öncesine rastlar. Bu erken devirde sahanın en kalburüstü temsilcisi Câbir İbn Hayyân es-Sufi’dir. Câbir Basralı olmakla beraber, kimyasında Doğu’nun, Çin ve İran’ın etkisi görülmektedir. Bu sonuca bir yandan Câbir kimyasındaki Çin kimyası ile münasebetli görülen iksir fikrinden, öte yandan da bu kimyada belirgin bir yer işgal eden ve daha önceki Helenistik çağ Yunan kimyasında rastlanmayan nışadır maddesinden esinlenerek ulaşılmaktadır. Nışadırın bu kimyada ön koşunda, ön planda bulunuşu İran etkisi olarak yorumlanmaktadır.

Çünkü nışadır Farsçadan alınma bir kelimedir. Fakat, belki daha doğru bir yaklaşımla, bunu, daha geniş Horasan ve Maveraünnehir veya Divânu Lugâti’t Türk ifadesi ile, Çayardı bölgesi etkisi, bir Türkistan etkisi olarak yorumlamak mümkündür.

O zamanlar özellikle Kirman ve Maveraünnehir veya daha genel adla Türkistan yörelerinden elde edilen bu maddeye, yani nışadıra, Çincede verilen ad nao-şa idi. Uygur hakanlarının onuncu asırda Çin sarayına gönderdikleri hediyeler arasında nışadırdan da söz edilmektedir. Demek ki bu madde Türkler arasında iyi tanınmaktaydı ve Çinliler için de makbul bir hediye, bir ithal malı yerine geçmekteydi. Farsçadaki nışadır sözcüğünün kökeni itibarıyla Farsça olmadığı anlaşılmaktadır. Kısmî bir ses benzerliğine rağmen Farsçaya Çinceden geçtiği düşüncesi de fonetik bazı mülâhazalar dolayısıyla muhtemel sayılmaktadır. Aslının Soğutça olduğu düşünülmüşse de bu yoldan kelimenin sonundaki -dır,-tir veya –dur kısmı izahsız kalmaktadır. Türkçesinin çatur olduğuna bakılırsa[4] kelimenin Türkçeden geldiği ya da nışadır sözcüğünün oluşmasında Türkçe etkisinin bulunduğu ve Câbir kimyasında bu maddeye verilmiş olan özel önemin Câbir kimyasının temelinde bir Türk etkisinin de yer almakta olduğu ihtimalleri üzerinde durulabilir.

Arapçada kâğıt kelimesinin karşılığı olarak kırtâs kelimesinin bulunmasına karşılık, Farsçada ve bir dereceye kadar Arapçada da kullanılmış olan kâğıt sözcüğü Türkçedir.[5] Bu itibarla 750 tarihi sıralarında Semerkant yöresinden İslam dünyasına tanıtılmış ve bu suretle İslam memleketlerinde yaygınlaşmış olan kâğıdın doğuş yeri olan Çin’den İslam dünyasına geçmesinde de Türklerin rolü olduğu anlaşılmaktadır.

İslam Dünyası’nın geometri ve trigonometride, felsefe, mekanik, optik, biyoloji ve tıp alanlarında Batı Avrupa geç ortaçağlarında büyük etki yapmış olduğu, Batı Avrupa’nın Karanlık Çağ uyuşukluğundan sıyrılmasında büyük rol oynadığı görülmektedir. On ikinci asırdaki yoğun çeviri faaliyeti sonucunda, Geç Orta Çağ Avrupası, Aristo ile Platon ve Galen ile Hipokrates ve Batlamyos gibi Eski Çağ Yunan otoriteleri yanında İbn Sînâ ile İbn Rüşd ve Fârâbî, Kindî, Fergânî, Câbîr ve İbn’ül-Heysem gibi bilim adamı ve düşünürleri de otorite olarak kabullenmişler, bunların eserleri de başlıca müracaat kitapları arasında yer almıştır. İbn Sînâ’nın Kaanûn’u on altıncı ve hatta on yedinci yüzyıla kadar Avrupa tıp fakültelerinde ders kitabı olarak kullanılmıştır. Bütün bunlar bilim ve tefekkür tarihlerinde Orta Çağ İslâm dünyasının kalburüstü önemini su yüzüne çıkaracak mahiyettedir. Batı Avrupa, İslam Dünyası’nın üstün uygarlığını doğru bir şekilde değerlendirmiş, bu uygarlıktan bilgi ve tefekkür bakımından yararlanmaya karar vermişti. İslam Dünyası’nın Orta Çağ’ın en üstün uygarlığı haline gelişi ne suretle gerçekleşti? O çağın bu en üstün uygarlığı nasıl doğup gelişti? Bunu kısaca gözden geçirelim.

Peygamberimiz yedinci asır başlarında İslam dinini ilk ilân ettiği zaman Mekke’de okuma yazma bilen sadece on yedi kişi varmış. Bunu dokuzuncu asrın ünlü tarihçisi Belâzurî’den öğreniyoruz. Oysa o sıralar Mekke Arap Dünyası’nın en üstün kültür merkezi idi. Öte yandan da Belâzürî şöyle bir hadîs rivayet ediyor: Peygamber şöyle dermiş: “Biz yazı yazmayı ve hesap yapmayı pek bilmeyen bir toplumuz. Biz ayların uzunluğunu ifade etmek için iki elimizin on parmağını ya arka arkaya üçer defa gösteririz, ya da iki defasında bütün parmakları açarak ve üçüncüde bir parmağımızı katlayarak ellerimizi kaldırırız ve “şöyle, şöyle, şöyle” demek suretiyle ayların uzunluğunu dile getiririz.”[6]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ