ORTA ÇAĞ GÜRCÜ KAYNAKLARINDA TÜRKLER

ORTA ÇAĞ GÜRCÜ KAYNAKLARINDA TÜRKLER

Güney Kafkasya bölgesinde Moğollar öncesi döneme ait yazılı Türk kaynaklarının azlığı, bu dönemdeki nakli Gürcü kaynaklarına önem kazandırmaktadır. Son dönemlere kadar bu kaynakların araştırılması, bir Orta Çağ Gürcü risaleleri külliyatı olan “Kartlis Tshoreba”nın M. Brosse tarafından Fransızca’ya yapılan çevirisi dışında, kesintili ve sürekli olmayan bir niteliğe sahip olmuştur. Bu çalışmamızda biz, Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu bölgesinde yaşamış Türklerin askeri-siyasi ve etnik-dini tarihine ilişkin söz konusu kaynakları orijinal dilinde ele almaktayız. Belirtilen soruna ilişkin daha tam ve kronolojik açıdan devamlılık gösteren kaynaklar “Kartli Risalesi” (XI. yy.) ve “Çar David’in Hayat Hikayesi”dir (XII. yüzyılın ilk yarısı). “Kartli Risalesi” Güney Kafkasya feodal devletleri arasındaki ilişkilere ışık tutan temel bir kaynak olup, ilk Oğuz Selçuk seferlerini ve XI. yüzyılın 40-70’li yıllarındaki Güney Kafkasya hükümdarlarıyla ilişkilerini yeterince açıklamaktadır. “Kartli Risalesi”nin sonundaki olaylar “Çar David’in Hayat Hikayesi”nin başlangıcını oluşturmaktadır. Bu bilgilerin güvenilirliği aynı döneme ait yazılı İslam kaynakları, belgesel, epigrafik ve nümizmatik buluntularla da doğrulanmaktadır. Burada bazen, Azerbaycan’a ve Oğuz Türklerine ilişkin diğer kaynaklarda olmayan bilgilere rastlanmaktadır. Her iki yapıtın yazarı Orta Çağ Azerbaycan şehir ve kalelerini zikrederek Oğuzların Merkezi Kafkasya üzerine askeri seferlerine, Azerbaycan’ın, tüm Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’nun Türkler (Oğuzlar ve Kıpçaklar) tarafından topluca iskanına dair bilgiler vermektedir.

Güney Kafkasya’nın XI-XII. Yüzyıllarda Etnik Siyasi Tarihi

Azerbaycan’daki etnogenetik gelişmelerde etkili bir grup olan Türklerin yanı sıra onların beraberinde gelen diğer etnik gruplar da iştirak etmişlerdir. Türklerin, Hun-Hazar dönemine (I-X. yy.) denk gelen bin yıllık karşılıklı etkileşim ve etnik-kültürel tarihinde Selçuklar yoğun olarak XI-XII. yüzyıllarda, Orta Asya’nın bir kısmını, İran’ı, Irak’ı, yaklaşık tüm Küçük Asya’yı ve Güney Kafkasya’yı hükümranlığı altına almışlardır.

Oğuzların bu devletinde yalnızca farklı küçük yerli kabilelerin Türkler tarafından asimilasyonu süreci değil, aynı zamanda XI. yüzyılın sonu-XII. yüzyılın başlarında Kafkas ötesinden gelen Kıpçak Türkleriyle kaynaşma süreci de başlamıştır. Günümüzdeki Türk lehçelerinin hiç birisinde Azerbaycan Türklerinde olduğu kadar şive ve ağızın bulunmaması tesadüf değildir. Güney Kafkasya’nın doğusunda yaşayan Türklerin yaşamı ve onların diğer yerli halklarla ilişkileri konusunda yabancı dildeki birçok yazılı kaynaklarda bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler XI-XIII. yüzyıl eski Gürcü kaynaklarında da yer almaktadır. Gürcü tarihçilerin eserlerinde askeri-siyasi olaylara daha fazla ağırlık vermekle birlikte, araştırdığımız dönem için, ticaret, ekonomi şehir ve kale hayatı farklı etnik gruplara ilişkin dağınık bilgilere de rastlamak mümkündür.

XI-XIII. yüzyıllara ait Gürcü yazarlarının risalelerinin (“Matiane Kartlisa”, Çar David’in tarihçisi ve Çariçe Tamara’nın yaşam hikayesinin yazarı) içeriği, özellikle David’in tarihçisinde görüldüğü üzere, olayların tanıklık yapmış kişiler tarafından yazıldığını doğrulamaktadır. Belirtilen kaynaklardaki metinlerin incelenmesi yazarların, sadece Hıristiyan dünyasının değil, genelde İran literatürü aracılığıyla Doğu’nun Müslüman ülkelerinin de eski tarihini bildiklerini göstermektedir. K. S. Kekelidze’ye  göre mevcut İran kaynaklarından direk atıfların ve alıntıların bulunmaması, komşu Müslüman dünyasının geleneksel olarak “Fars” dünyası gibi algılanmasına olanak sağlamıştır. Gürcü tarih risalelerinde, XI. yüzyılın ikinci yarısı ve XII. yüzyıla ait olaylar konusunda muhtemelen Oğuz Türkleri ve Selcuklardan bahsedilirken “Turkni” (Türkler), “Turkmanni” (Türkmenler) gibi terimlerin yanı sıra “Sparseti” (Farsistan), “Farslar”, “Fars sultanı” vs. etnik terimlerin kullanılması yukarıda söylediklerimizin açık bir kanıtıdır. Gürcü kaynaklarındaki bu özelliği unutmamak gerekir. Bu bulguların tam olarak açıklana bilmesi için kaynaklarda geçen etnik ve coğrafi terimler konusunda farklı bir yaklaşım gerekmektedir.

Araştırmacılar tarafından belirtildiği gibi, XI-XIII. yüzyıllar üzerinde yoğunlaşan Gürcü tarihçilerinin dikkatlerini doğuya yöneltmeleri, kuşkusuz 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nda Bizanslıları yenilgiye uğratan ve doğrudan Gürcü Çarlığı’nın güney sınırlarına dayanan Oğuz Türklerinin Orta Asya askeri-siyasi arenasına çıkmasıyla alakalıdır. David’in tarihçisinin bu konuda verdiği bilgi şöyledir: “…Türklerin güçlenmesiyle Yunanlılar doğuda sahip oldukları toprakları, kaleleri ve şehirleri bırakarak gittiler. Türkler bu kaleleri ve şehirleri ele geçirerek, yerleştiler. Böylece onlar bizim sınırlarımıza yaklaştılar ve korkularımız ve kaygılarımız arttı.”

Transkafkasya’da Sultan Alp Arslan döneminde başlatılan fetihler oğlu Melikşah (1072-1092) tarafından başarıyla devam ettirilerek pekiştirildi. Melikşah ile yeni ve kesin bir dönem başlamış oldu. Bu dönemin belirgin özelliği, Oğuzların sadece ganimetler ve esirler ele geçirmekle yetinmeyerek, tüm önemli stratejik ve idari mıntıkaları zapt etmeleriydi. 1075 yılında Melikşah Şeddadilerin Gence’deki hakimiyetine son vererek, Selçukluların temsilcisi olarak buraya, Serheng Savtekin’i atadı. O, civar bölgelerdeki feodal devletler olan Şeki-Kaheti, Abhaz-Kartli ve Lore-Taşir’in itaat ettirilmesi ve denetimi konusunda sultanın talimatlarını yerine getirmek için Gence’yi temel bir üsse çevirdi. Gürcü kaynağına göre, bu dönemde Gence’de Oğuz komutanının emrinde 40 binden fazla asker bulunmaktaydı.

1076 yılında Savtekin Transkafkasya feodallerinin tamamen itaat altına alınması girişiminde bulundu, fakat bunların birleşmeleri sonucu geri çekilmek zorunda kaldı. Savtekin’in bu başarısızlığı ve ardından Gürcü Çarı II. Giorgi’nin Gürcistan’ın güney ve güneybatısındaki (Acaristan, Şavşetiya, Cavahetiya) ayrı ayrı Oğuz kabilelerine karşı başarılı hareketi, 70’li yılların sonunda Melikşah’ın büyük bir orduyla Transkafkasya’ya tekrar girmesine neden oldu. Bu seferden sonra Hazar denizinden başlayarak “Küçük Lih Dağları”na kadar tüm doğu Transkafkasya doğrudan Selçuklu İmparatorluğu’na katılmış, merkezi Kutaisi olan batı Gürcistan, Şeki Prensliği ve Şirvanşahlar Devleti vasal devlet olarak ilan edilmiştir. II. Giorgi ve Şeki prensi Ahsartan itaat belirtisi olarak Hıristiyanlıktan dönerek İslam’ı kabul etmişlerdi. David’in tarihçisinin verdiği bilgilere göre, Çar Giorgi “tebaalarının kurtulması için ölümü göze almak zorunda kalmış, sevgili evlad gibi” Melikşah tarafından affedilmiştir.  Muhtemelen, Türklerin itaati altına girmiş Vasal hükümdarların İslam’ı kabul etmesi zorunlu bir uygulama idi. XII. yüzyıl tarihçisi Suriyeli Mihail de, Melikşah döneminde İslamı kabul ederek sadece kendi iktidarını korumakla kalmayıp ülke topraklarını da genişletebilmiş Edessa (Urfa) hükümdarı Filaret’ten bahsetmektedir. Bu bilgi, babası II. Giorgi’nin 1089 yılında tahttan indirilmesiyle (1112’de ölmüştür) kalbinin yaralandığını söyleyen Çar David’in duasında da dolaylı olarak doğrulanmaktadır: sanki David kendine beraat için “ben başka bir Tanrı’ya güvenmedim ve başka bir inanca bağlanmadım” diyordu.

Vasal Gürcü Çarı II. Giorgi’nin beraberinde hareket eden Oğuz birliği “Sujeti’yi ve İori nehri boyundaki tüm Kuhetya ülkesini” ele geçirdi. Bu dönemden itibaren burada, Vejin, Uçarma, aynı zamanda Ganuh adlı iskan birimi ve Azerbaycan dilinde Alazan nehrinin ismi olan Ganıh gibi bir sıra Türk coğrafi terimleri meydana çıkmıştır.  Oğuz Selcuk İmparatorluğu’nun oluşumu tüm bölgenin siyasi ve etnik haritasının değişmesine ve Türk unsurunun güçlenmesine neden oldu. Bu süreç yazılı Gürcü kaynaklarına, özellikle David’in tarihçisinin risalesine yansımıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi Oğuzlar tarafından “Suceti ve Kuheti’nin” zaptı, bu sürece ilişkin ilk bilgidir. Daha sonra Türkler “Gaçiani’ye gelmiş, aynı zamanda Tiflis’ten başlayarak Berde’ye kadar Kür nehri ve İori sahili boyunca”, yani günümüzdeki Garayazı bozkırını, İor-Alazan (Gabırrı-Ganıh) nehirleri vadisini, Karabağ ve Borçalı’yı içine alan tüm topraklarda yerleşmişler. Yeni elde edilen toprakların benimsenmesi o kadar hızlıydı ki, XII-XIII. yüzyılların sonunda Gürcü Çariçesi Tamara’nın tarihçisi, Gökçe’den (“Gelakuni Gölü”) Berde’ye kadar olan bölgede 100 bin “Uç olarak adlanan cesur ve deneyimli Türk askerlerinden” bahsetmektedir. David’in tarihçisine göre ise Türkler “kendi şehirlerinde ticaretle uğraşıyor, bizim bölgelerimize ise saldırılar düzenliyorlardı..ve onların sayısı o kadar fazlaydı ki, bazen de ‘dünyanın dört bir yanından Türkler burada toplanmıştır’ denilmekteydi. Hiç kimse, hatta sultan bile onların istedikleri yerde iskan etmelerini yasaklayamazdı”.

Oğuzların yerli, yerleşik “uygar” halkların yaşam ve kültürlerinin gerilemesine neden olduğu tezi son yıllarda Gürcü, Ermeni ve diğer tarihçilerin çalışmalarında birinden diğerine aktarılarak dile getirilmektedir. Bu tez 80’li yılların sonunda Dağlık Karabağ’la ilgili olaylarda Ermeni liderler tarafından etkili bir şekilde kullanılmıştır. Bu görüşleri ayrıntılı bir şekilde tartışmaya gerek görmüyoruz. Zira okurları ilgili döneme ait kaynaklara ve Batı Avrupalı bilim adamlarının bilimsel kaygılarla hazırlanan eserlerine yönlendirmek yeterlidir.  Fakat Oğuzların, XI. yüzyılın ikinci yarısına tesadüf eden fetihlerinin tüm Orta Çağ ve “uygar” XX. yüzyıl savaşlarında olduğu gibi yıkıcı sonuçları olması kaçınılmazdır. Daha sonra yerleşik halkın tarım ve göçebelerin hayvancılık ekonomisi birbirini tamamlamış olup sonraki mal üretimini teşvik etmişlerdir. Tesadüfi değildir ki, XII. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış Gürcü tarihçisi, Oğuzların “kendi şehirlerinde ticaret yaptıklarını” kabul ettirmeye çaba göstermediklerini belirtmektedir. Aksine, müsait ortamın bulunduğu yerde, Türkler kendileri yerleşik çiftçiye dönüşmüş, yönetici zümreyi oluşturdukları şehirlerde ise, şehirli olmuşlardır. Gürcü kaynaklarında rastlanılan ve XII.-XIII. yüzyıllarda Oğuzlar tarafından kurulmuş, yeniden inşa edilmiş ve yeniden adlandırılmış şehir adlarını buna örnek olarak gösterebiliriz: Sevgelemec, Garluga, Ganıh, Akçakala vs. Tüm ismi geçen şehirler günümüzdeki Türkeye’nin sınır bölgelerinde ve doğu Gürcistan’da bulunmaktadır. Bu anlamda Oğuz kahramanlık destanı “Dede Korkut”taki bilgilerin tarihi kaynaklardaki bilgilerle uyumlu olduğunu ve “çoğu zaman Gürcü risalelerini tamamladığını ve açıkladığını” söylemek yerinde olacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ