ORTA BALKANLAR’DA OSMANLI İDARİ SİSTEMİ VE TAŞRA İDARESİ (XV. YÜZYIL)

ORTA BALKANLAR’DA OSMANLI İDARİ SİSTEMİ VE TAŞRA İDARESİ (XV. YÜZYIL)

Onbeşinci yüzyılın başlangıcından hemen önce günümüz Balkan yarımadasının orta kesimleri Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmişti. 14. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı seferleri ve akınları hala yıkıcı bir özellik taşımaktaydı. Buna rağmen, devletin merkez ve taşra idare yapısı ve organlarının oluşumunda bu dönem çok yoğundu. Edirne’nin fethinden hemen sonra Osmanlı’nın başkenti yapılması,[1] Balkanlar’ın devletin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirildiğinin önemli bir göstergesiydi. Yeni fethedilen topraklarda yerleşilmesi fikri, yerel halk açısından önemli sonuçlar doğurdu. Osmanlı sultanları, sadece himaye (vassal) ilişkileri kurmak ve bu statünün gerektirdiği vergileri koymak, şeklindeki Balkan devletleri üzerinde egemenlik kurmaya ilişkin daha önceki modeli terk ederek, onların devlet olma niteliklerini ortadan kaldırma yoluna yöneldiler. O zamandan itibaren – 15. yüzyılın ilk yarısında devletin karşılaştığı bütün çalkantılara rağmen-Osmanlı otoritesi Balkanlar’da tam olarak yerleşerek XVIII ve XIX. yüzyıldaki milliyetçilik çağının gelişine kadar çok ciddi ödünler verdi.

14. yüzyılda fetihlerin erken aşamasında Osmanlı idari sistemi hâlâ kuruluş aşamasındaydı. Bunun izlerine daha sonraki dönem Osmanlı vakanüvislerinin anlatımlarında rastlayabiliriz. Balkanlar’ın fethi Orhan (1324-1362) Bey’in oğlu Süleyman’ın yanı sıra, başka askeri komutanlar ve diğer Türki beyliklerden gelen gruplar tarafından yürütüldü. Birinci Murad’ın saltanatı döneminde (1362-1389) bu İkincilerin faaliyetleri aşamalı olarak Osmanlı genişlemesinin genel yönelimleri ile eşgüdümlü hale getirildi ve onlar Osmanlı yöneticilerinin üstünlüğünü kabul etmek zorunda bırakıldılar.[2] Balkanlar’da yeni fethedilen topraklarda, Lala Şahin’i ilk Rumeli beylerbeyi atamak suretiyle ilk defa hanedanlığın doğrudan yönetiminde gerçek bir idari örgütlenmeyi başlatan I. Murad’dı. I. Beyazıd zamanında beylerbeyiliği sayısı ikiye yükseldi; ikincisi Anadolu topraklarını kapsamaktaydı. Takip eden yüzyıllarda beylerbeyilik sayısı arttı, fakat Anadolu ve Rumeli beylerbeyilikleri Tanzimat-öncesi dönemde ana yönetim birimleri olamaya devam etti-anılan dönemde Rumeli beylerbeyi, beylerbeyleri arasında en yüksek rütbeli olma statüsüne sahipti. En büyük idari bilirimler yaklaşık olarak bilinmekle birlikte, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar ve hatta daha sonraki dönemdeki alt düzey idari yapı hakkında bilgimiz sınırlıdır. Burada amacımız orta Balkanlar bölgesinde kurulan ilk Osmanlı idari birimlerine ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) reformları öncesinde 15. yüzyılda taşra idaresi içinde yer alan ana kurumlara yeniden anlam vermektir. Ana kaynaklarımız, o döneme ait, çoğu basılmamış tımar ve cizye defterleridir.

Bazı kanunlarla birlikte bu kaynaklar Osmanlı taşra idari sisteminin, muhtemelen bir ölçüye kadar tahrif edilmiş ancak emsalsiz bir görüntüsünü sağlarlar. Onların bu konudaki en önemli eksikliği, elbette onların bizim burada kullanmayı düşündüğümüz amaçlar için değil de, merkezi otoritenin sipahi birlikleri ve toprak sahipliğini denetleme ihtiyacı ya da cizye vergisinin toplanması amacıyla tutulmuş olmalarıdır. Fakat onların içerikleri hakkında daha yakından yapılan bir inceleme, askeri örgütlenme üzerine kurulu idari sistemi ortaya çıkarmanın yanı sıra, Şeriat mahkemesi kadıları etrafında odaklaşan “sivil” idari birimlere yeniden anlam verilmesinde kullanılabileceklerini gösterir. Cizye defterleri, mevcut idari yapının sancaklar ve vilayetlere bölünmesini çok yakından izler gibi görünmektedirler ve bu haliyle onlar bazı durumlarda 15. yüzyıl boyunca sancakların idari yapısını öğrenebileceğimiz tek araç olma niteliğindedirler.

***

Osmanlıların Balkanlar’da genişlemesi döneminde, Osmanlı genişlemesinin bazı stratejik açıdan önemli güzergahlarında “uc”lar kuruldu. “Uc”lar, Hıristiyan komşularına karşı seferler düzenleyen ve iç işlerinde neredeyse tamamen bağımsız olan, yarı-bağımsız Osmanlı komutanları tarafından yönetilen topraklardı. Paşa Yiğit ve Evrenos Bey’in “uc”ları bu anlamda klasik örnekler olarak değerlendirilebilir. Bazı bilim adamları, Edirne’nin fethini ve hatta Hıristiyan ordularının Chernomen savaşındaki kötü yenilgisini Evrenos Bey’e ve Hacı İlbeyi’ne atfederler. Mevcut kaynakların bu yorumları şüpheli sayılabilir bir nitelikteyse de, Evrenos Bey’in Balkanlar’ın fethinde ve erken dönem Osmanlı Devleti’nin siyasi hayatında oynadığı rol konusunda şüphe yoktur. Onun yönetimi altındaki “uc”un ilk merkezi Gümülcine [günümüz Komotini şehri, Yunanistan] idi, fakat bu “uc”un, batıya doğru (bugünkü Mekadonya ve Kuzey Yunanistan’a doğru) genişlemesi ile birlikte, yönetim merkezi de batıya doğru -Serez [Serrai, Yunanistan] ve Yenice-i Vardar’a [Gianissa, Yunanistan] kaydı. Bu dönemin bir yansıması Feridun Bey’in belgeler koleksiyonunda bulunabilir. Bu koleksiyonda bir sancak olarak tarif edilen Gümülcine, Serez, Manastır [Bitola, Makedonya] Bihlişte [Belishta köyü, Arnavutluk] ve Hurpişte [Argos Orestikon, Yunanistan] arasındaki arazinin tamamı Sultan I. Murad tarafından Feridun Bey’in doğrudan yönetimine verildi ve buna topraklarını vakıflara dönüştürmek hakkı da dahildi.[3]

Paşa Yiğit’e verilen ve merkezi Üsküb’te [Skopje, Makedonya] bulunan “uc”, muhtemelen bu şehrin Ocak 1392 civarında Osmanlılar tarafından alınmasından hemen sonra kuruldu.[4] 1395’teki Rovine savaşından sonra bugünkü Makedonya’nın neredeyse tamamı doğrudan Osmanlı yönetimine girdi ve bu toprak parçasının büyük bir kısmı, sırasıyla Paşa Yiğit (1414’e kadar) ve varisleri İshak Bey (1414-1439) ve oğlu İsa Bey (1439-1463) tarafından yönetilen “uc”a dahil edildi. 1463’de Bosna da alındı. Üsküb “uc”u parçalandı ve İsa Bey Bosna’nın ilk sancakbeyi oldu. Bu “uc”un büyük bir kısmı Bosna sancağına, geri kalan kısmı da Paşa sancağına katıldı.[5] Benzer türden “uc”lar, merkezi önce Mığalkara ve daha sonra Tesalya’da olmak üzere Turakhan ailesi ve diğer askeri komutanların mensup olduğu önde gelen aileler tarafından kuruldu.

Üsküb “uc”una ait 1455[6] tarihli envanter ve Braniçevo subaşılığına ait 1467[7] tarihli envanter – Evrenos Bey’le ilgili adı geçen belge ile birlikte- bu “uc”ların yapısına ilişkin başlangıç niteliğinde bir tasvir yapmamızı mümkün kılar. 1455’te İsa Bey’e bırakılan “uc”, Üsküb, Kalkandelen [Tetovo, Makedonya], Zveçan, Ras, Seniçe, Yeleç ve Hodided vilayetlerine bölünmüştü.

Braniçevo subaşılığına ait defter bizi ilginç bir “uc” çeşidi ile karşıya getirir. Braniçevo bölgesi 1458 yılının yazında Osmanlı yönetimine geçmişti. 1460’da, Güvercinlik’te [Golubac, Sırbistan] oturan Ali Bey Mihaloğlu bölgenin subaşısı idi. Aynı yıl ilk defa Vidin sancakbeyi oldu. 1462-63 arasında Semendire [Smederevo, Sırbistan] sancakbeyi oldu ve daha sonra tekrar Vidin sancakbeyiliğine getirildi. 1467 dahil dönemin tamamında bu topraklarda “has” sahibiydi.[8] Bu olgu, bazı araştırmacıların, adı geçen bölgenin fethedilişinden kısa bir süre sonra Vidin sancağına katıldığını iddia etmeleri için sebepler oluşturdu.[9] Diğerlerine göre ise, Braniçevo bölgesi stratejik ve jeopolitik konumu nedeniyle, Vidin sancakbeyinin yönetimi altında -fakat sancağın kendi sınırları dışında- bağımsız bir subaşılık (vilayet) olmak gibi özel bir statüden yararlandı.[10] Semendire sancağının ilk sicilinde Braniçevo bu sancağın nahiyeleri arasındadır. Yine de, bölge kısa bir süre için gerçekten Vidin sancak teşkilatı içerisinde yer almış olabilir, çünkü döneme ait kayıtların neredeyse tamamı sancak sınırlarında sık sık değişiklikler yapıldığından bahseder.

Yine, henüz fethedilmemiş Tuna kıyısındaki Romanya ve Moldova prensliklerine bakan sınır bölgeleri olan ve akıncı baskınları için başlangıç noktası işlevini gören Silistre, Niğbolu, [Nikopol, Bulgaristan] ve Vidin gibi sonradan sancak yapılan diğer Balkan topraklarına da aynı ya da benzer bir statünün verilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Maalesef, Vidin[11] ve Niğbolu[12] sancaklarına ilişkin elimizdeki en eski veriler merkezileşmenin kuvvetlendiği bir döneme aittir; bu nedenle bu sancakların daha önceki statüleri hakkında sadece tahminde bulunabiliriz. Fakat, kendine ayrılan bölgede 33 köyün ve ailesinin 15. yüzyılın büyük kısmında yönetici olduğu Niğbolu ve Vidin’in[13] etrafındaki diğer yerleşim yerlerinin kendisine “arpalık -ocaklık” olarak Gazi Mihal’e verildiğinin teyidini Evliya Çelebi tarafından kaydedilen olayda ve daha sonraki dönemlere ait belgelerde bulabiliriz.

Bu “uc”lar genellikle Osmanlı sultanının fethine doğrudan katılmadığı, fakat Hıristiyan komşularla mücadelenin sürdürülmesi gerektiği topraklarda var oldu. Osmanlı fetihlerinin ilk aşamasındaki yarı-bağımsız askeri komutanlar ve liderler ve bunların varisleri de bir süre bir ölçüde bağımsız “yöneticiler” olarak hareket edebildiler, fakat zamanla bazı imtiyazlarını kaybettiler ve sonuçta normal sancak beyleri konumuna ulaştılar. Sultanın doğrudan yönetimi altındaki toprakların artmasını beraberinde getiren toprak genişlemesi sonucu olarak da “uc beyleri” önemlerinin bir kısmını kaybetti. II. Murad döneminde (1421-1451) merkezileşme ve merkez karşıtı güçler arasındaki ilişki kesinlikle sultanlar lehineydi, fakat gazi aileler Kanuni Sultan Süleyman dönemine (1520-1566) kadar yaklaşık bir asır daha önemlerini kısmen koruyabildiler. Sonunda, Kanuni döneminde idari teşkilatın bir birimi olarak “uc”lar lağvedildi ve Osmanlı topraklarının çoğunluğunun eyaletler, sancaklar, kazalar ve nahiyelere bölünmesiyle birlikte özel bir statüye sahip toprakların yerini normal Osmanlı eyaletleri aldı.[14]

***

Rumeli beylerbeyiliğinin kapsadığı merkezi otoritenin doğrudan kontrolü altındaki topraklar, sancak beyleri tarafından yönetilen sancaklara bölündü. Mevcut kaynaklara dayanarak, 15. yüzyılda Orta Balkanlar’da şu sancakların mevcut olduğunu varsayabiliriz: Paşa, Çirmen, Küstendil, Ohri, Niğbolu, Vidin, Silistre ve Sofya. Ayrıca, ele alacağımız diğer bazı merkezler-Manastır, Üsküb, Selanik [Thessaloniki, Yunanistan], ve Serez-hakkındaki bilgiler daha az kesindir. Önceki grupta yer alan sancaklara ilişkin geçerli iki prensip var gibi görünmektedir. Kronolojik olarak ilk prensip basitçe fetih sıralaması olmalıydı. Bu prensip en belirgin biçimde Paşa ve muhtemelen Çirmen ve Sofya sancakları örneğinde belirlenebilir. Anlaşılan daha sonra diğer bir prensip hakim olmuştur: fethedilen her bir devletin bir idari birim oluşturması (Niğbolu, Köstence, Ohri ve Vidin gibi) biçiminde ifade edilebilecek mevcut durumun sürdürülmesi prensibi. Silistre’nin durumuna ise her iki prensip de uygulanabilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ