ORTA ASYA’NIN MÜSLÜMAN ARAPLAR TARAFINDAN FETHİ

ORTA ASYA’NIN MÜSLÜMAN ARAPLAR TARAFINDAN FETHİ

Giriş

Türkistan, bir diğer ifade ile Orta Asya’nın Müslüman Araplar tarafından fethi; sadece Türk ve İslâm tarihinin değil, netice itibarı ile insanlık tarihinin en büyük olaylarından biridir. Zira bu fetihler sayesinde Türkler için İslâm dinini kabûle giden yol açılmış, İslâm dini ve insanlık tarihinin mecrası değişmiş ve yeni bir devir başlamıştır.

Ne var ki Türk dünyası, İslâm ve bütün insanlık câmiası için böylesine önemli olan bu fetihler hakkında, H. A. R. Gibb[1], W. Barthold[2], J. Wellhausen[3], R. N. Frye[4] gibi daha birçok yazar çoğu halde subjektif ve fakat çok ciddi araştırmalarda bulunmuşlarsa da, Türk tarihçileri birkaç makalenin dışında[5] henüz hiçbir ciddi çalışma yapmamışlardır. Bu bize göre büyük bir vebâl, aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur. Hele hele Orta Asya’da yeni yeni Türk cumhuriyetlerinin, millet câmiasında boy gösterdiği ve Orta Asya Türklüğünün tarihi şahsiyetinin yavaş yavaş ve bütün ihtişamı ile ayağa kalkmaya başladığı bu yeni dönemde bu büyük vebâl, Türk tarihçilerinin omzunda taşınması zor, çok ağır bir yük hâline gelmiştir.

Türk-Arap Siyâsi İlişkileri ve İlk Temaslar

Gerçekte Orta Asya’nın daha sonraki asırlarda fethi (VII. asır) ve buna bağlı gelişmeler müstesna, câhiliye devri Türk-Arap siyâsi, sosyal ve ticâri münasebetleri hakkında fazla bir şey söylememiz mümkün değildir. Buna sebep de öyle tahmin ediyoruz ki Arabistan’ın coğrafî durumu (yâni tarihi Türk göç yollarının dışında olması) ve buraların göçebe Türkler ve onların büyük sayıdaki mal varlıkları için verimli, câzip bir ülke olmayışıdır. Bununla berâber, Türk-Arap münasebetlerinin tarihî geçmişi hakkında kayda değer bir şey olmadığı, câhiliye devri Araplarının Türkler hakkında hiçbir şey bilmediklerini söylemek de çok yanlış olur. Zîra temel kaynaklarda bu konularla ilgili, ham bir malzeme yığını hâlinde ve fakat Türk tarih ve literatürüne henüz mâl edilmemiş, şaşılacak derecede bilgiler bulunmaktadır.

Gerçekte câhiliye devri Araplarının, eski Türklerle ilk ciddi temasları, milâdi III. asrın başlangıç yıllarına kadar geriye gitmektedir. Bu temaslar daha ziyâde, Ceyhun havzasına yol bulan akıncı Türklerin İran’a girmeleri ve Irak’a ulaşmaları ile mümkün olduğu gibi; diğer taraftan, Kafkaslar’ın kartal bekçileri olan Hazarların bir fırtına gibi Azerbaycan üzerinden İran’a dalmaları, Mezopotamya ve Arabistan’a gelmeleri ve buralarda yaşayan Arap kabilelerine çok ağır baskılar yapmaları şeklinde idi.[6]

Diğer taraftan Sâsâni ordularındaki Türklerin bir kısmının Yemen’e gönderilmesi,[7] câhiliye devrinde Mekke’ye gelip yerleşen ve Peygamber âilesine sığınan ilk Türkler,[8] ayrıca câhiliye devri

Araplarının bir kısım şiirlerinde Türklerden bahsetmeleri,[9] İslâm öncesi Arapların Türkleri birçok yönleri ile tanıdıklarını ortaya koymaktadır. Yine İslâm’a geçiş döneminde Türkleri yakından tanıyanlar arasında Ebû Sufyân, Hz. Peygamber’in amcası Ebû Talib[10] ve özellikle Hz. Peygamberi en başta zikretmemiz gerekmektedir.[11]

Müslüman Arapların Doğuya Yönelmeleri

Câhiliye devri Türk-Arap ilişkileri bir yana, Türk yurtlarının Müslüman Araplar tarafından ciddi bir şekilde fethi meselesi, ilk defa Hz. Ömer’in hilâfeti devrinde gündeme gelmiştir (634-643). Bu devirde bir kısım liyâkatli komutanların sevk ve idâresinde yeni yeni cephelere sevkedilen Müslüman Arap orduları, Suriye’de Bizans’a karşı tam bir başarı kazandıktan sonra İran’a yönelmişlerdir. Meşhur Kâdisiye Harbi’nde, çok büyük bir bozguna uğrayan Sâsâniler (636)[12], bundan sonra İran’ın kuzey ve güney kesimlerinde cereyan eden harblerde Müslüman Arapların karşısında hiçbir zaman tutunamamışlar ve tarih sahnesinden çekilip gitmişlerdir.

Evet, Hz. Ömer devrinin meşhur komutanlarından biri olan Ahneb b. Kays ve onun komutasında ilerleyen yeni bir Arap ordusu, İran’ın bütün kuzey kesimlerini ele geçirmiş ve İslâm İmparatorluğu’nun doğudaki sınırları bu ilk hamlede Ceyhun nehrine ulaşmıştır (642).[13]

Ceyhun nehri ise, gerçektende Firdevsi’nin Şahnâmesi’nde de bildirdiği gibi çok eski çağlardan beri “Arîler” ve “Tûrâniler” arasında geleneksel bir sınır olarak kabul edilmiştir.[14] Şimdi Arapların karşısına, yeni, zinde bir millet çıkıyordu. O da, asırlarca Asya bozkırlarında at koşturmuş ve birçok devlet ve imparatorluklar kurmuş efsanevi Turan kahramanlarının yiğit torunları Türklerdi. İşte asıl bundan sonra tarih; Arabistan çölünün derinliklerinden yeni bir fırtına gibi kopup gelen Müslüman Araplarla, Asya bozkırlarında, boz yeleli atlar üstünde kahramanlık destanları yazdırmış bu step kahramanları, yiğit Türklerin yeni mücâdelelerini yazmaya ve insanlığın mukaddes evrensel kitabına yeni yeni altın sayfalar ilâve etmeye hazırlanıyordu. Bundan maksadımız Arapların Orta Asya fetihleridir.

Gerçekte Orta Asya’nın Araplar tarafından fethi ancak üç merhalede mümkün olmuştur:

Birinci Merhale: Hz. Ömer’in doğu komutanı Ahnef b. Kays’la başlayan “İlk Akınlar” devridir (642-705). Daha ziyâde bir çapulculuk ve yağma hareketi olarak tarih sayfalarına geçen ve Orta Asya Türklüğü için son derece bedbaht ve acı olan bu devirler yarım asırdan fazla devam etmiş ve Araplar için zavallı, askerî bir macera olmaktan öte hiçbir işe yaramamıştır.

İkinci Merhale: Değerli Arap komutanı Kuteybe b. Müslimle başlayan ve daha ziyâde Baykent, Buhara ve Semerkant üçgeni çerçevesinde odaklanan düzenli fetih hareketleridir. Bu merhale, büyük devlet adamı Haccâc b. Yusuf’un, Kuteybe b. Müslim’i, Türk yurtlarını fethetmek ve Arap siyâsî hâkimiyetinin sınırlarını Çin seddine kadar genişletmek maksadıyla Horasan’a vâli olarak göndermesiyle başlamış (705) ve onun Fergâne’de kendi yakın silâh arkadaşları tarafından öldürülmesine kadar devam etmiştir (712).

Üçüncü Merhale: Yezid b. el-Mühelleb’le başlayan (712) ve büyük ölçüde Nasr b. Seyyar’ın gerçekleştirmiş olduğu Türk yurtlarındaki siyâsi hâkimiyet devridir. Bu merhale büyük Turgeş Hakanı Kûr-Sul’un kötü bir tâlihsizlik sonucu Nasr b. Seyyar tarafından öldürülmesi ile başlamış (783) ve Abbasî ihtilâli ile de son bulmuştur (750).

I. Merhale: Türk Yurtlarına İlk Akınlar

Her ne kadar Halife Ömer; Müslüman Arapların, Ceyhun nehrini geçmelerini kesin olarak yasaklamışsada[15], daha sonraki devirlerde Horasan’a gönderilen Arap askeri vâlileri için bu yasaklar hiçbir zaman bağlayıcı olmamış ve onlar Ceyhun nehrinin gerisinde kalan bölgelere devamlı akınlar yapmışlardır.

Mâmâfih, klasik kaynakların bu konulardaki umûmî rivâyetlerinden anlaşıldığına göre; Türk yurtlarına ilk ciddi akın Ubeydullah b. Ziyâd tarafından başlatılmış ve ondan sonra uzun yıllar bütün vahşetiyle devam etmiştir. Hz. Muâviye’nin hilâfeti yıllarında Horasan’a vali olarak gönderilen Ubeydullah (673), bu maksad için hazırlamış olduğu 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçmiş ve süratle Buhara önlerine gelmiştir. Bu sıralarda Buhara mahallî Türk Hanlığının başında Türk aristokrat ailelerinden Melike Kabaç Hâtun bulunuyordu.[16]

Melike Kabaç Hâtun’un güçlerini çok hazırlıksız bir şekilde yakalayan Ubeydullah, Buhara’yı yağma etmiş; başta ikibin gözde Türk okçusu olmak üzere birçok Türk gencini esir almış ve çok büyük ganimetle birlikte askerî karargâhı olan Merv’e dönmüştür. Ayrıca Ubeydullah bununla da yetinmemiş ve Melike Hatun’la her sene bir milyon dinar vergi ödemek şartıyla çok ağır bir anlaşma yapmıştır.[17]

Ubeydullah’tan sonra Horasan’a Hz. Osman’ın oğlu Said gönderilmiştir (675).[18] Yeni vâlinin asıl hedefi Semerkant’ı vurmaktı. O bunun için iyi bir askerî hazırlık yaptıktan sonra Semerkant’a gelmiştir. Ona bu seferinde büyük sahabe, Hz. Peygamber’e birçok yönleri ile benzeyen Hz. Abbas’ın oğlu Kusem de eşlik ediyordu.[19] Ne var ki bu harplerde Kusem b. Abbas şehit düşmüştür.

Bu sıralarda Semerkant hanlığının başında, Türk aristokrat âilelerinin bir temsilcisi olan Tarhan bulunuyordu. Çok kanlı çatışmalardan sonra şehre girmeye muvaffak olan Said b. Osman, halkın elinde avucunda ne varsa ganimet olarak topladığı gibi, Türk muhârip unsurunu çökertmek için eli silâh tutan 30.000 genci esir almış ve büyük bir esir kâfilesi ile birlikte askeri karargâhı olan Merv’e dönmüştür.[20]

Said b. Osman -bu tutarsız, inadına aç gözlü Arap vâlisi-, servet ve zenginliğe olan aşırı düşkünlüğü yüzünden geri çağrılmış ve onun yerine Eslem b. Zira (675)[21] ve daha sonra Selm b. Ziyad Horasan’a vali olarak gönderilmiştir (680).[22] Selm, önce Harzem’e askeri bir akın düzenlemiş ve yerli halkı çok vergi vermeye mahkum etmiş; daha sonra Semerkant’a yönelmiş ve bu mahalli Türk hanlığını çok ağır vergiye bağlamıştır.[23]

Selm b. Ziyad’dan sonra Horasan’a Beni Temim kabilesinden Abdullah b. Hâzim vâli olmuştur (683).[24] Bu sıralarda Araplar doğuda büyük bir keşmekeşlik içinde bulunuyordu. Bu bakımdan Herat Türkleri Araplara baş kaldırmış ve etrafı kasıp kavurarak Nişâbur’a kadar ilerlemişlerdir.[25] İbn Hâzim bu Türk cengâverlerinin üzerine Züheyr b. Hayyan’ı göndermiş ve böylece onları geri püskürtmeye muvaffak olmuştur. Züheyr’in bu başarılarından gurur duyan yakın silâh arkadaşı Sâbit Kutna şöyle diyecektir:

“Şayet ortağı ve benzeri olmayan Allah’ın yardımı ve bir de benim onların beylerine kılıç darbelerim olmasaydı, Disaroğullarının kadınları, Türklerin önünde çil yavrusu gibi dağılıp gitmiş olacaklardı.”[26]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ