ORTA ASYA’DA RUS-İNGİLİZ REKABETİ

ORTA ASYA’DA RUS-İNGİLİZ REKABETİ

Ondokuzuncu yüzyıl boyunca İngiltere ile Rusya, Orta Asya’nın kontrolünü ele geçirme konusunda birbirleriyle ciddi ve karmaşık bir mücadelenin içinde olmuşlardır. Sıkça ifade edildiği şekliyle “Büyük Oyun”[1] olarak isimlendirilen bu mücadelede, hem bu imparatorluklar hem de bu devletlerde yaşayan yerli halk açısından ortaya çıkan ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçlar gözardı edilmiş, bunun yerine uluslararası alanda ve içeride prestijin korunmasıyla ve yayılmayla ilgilenilmiştir. Bu, Kırım Savaşı’nda Rusya’nın yenilmesinin ardından önemi artan Doğu Sorunu’nun da bir özelliğiydi. 1800’lü yılların başından itibaren hem Rusya hem de İngiltere potansiyel bir düşmana karşı konumlarını güçlendirmek ve ticaret olanaklarını geliştirmek için Orta Asya’da siyasi nüfuz peşinde koşmaya başlamışlardır. Ancak çoğu araştırmacı, 19. yüzyıl boyunca her iki devlet tarafından ortaya konan davranış ve eylemlerle ilgili olarak temel bir farklılık olduğu sonucuna varmıştır. İngiltere, özellikle de onun Hindistan’daki temsilcileri, kuzeyden gelen tehditlere karşı bölgedeki varlıklarını korumaya çalıştıklarına inanırlarken; Rusya, Orta Asya’ya doğru yayılmasını topraklarının doğal bir şekilde genişlemesi olarak görmekteydi. Bu dönem, ‘birinin ortaya koyduğu her davranışın diğeri tarafından bir düşmanlık hareketi olarak algılandığı bir dönemdi.’[2] Her iki imparatorluğun Orta Asya’daki askeri pozisyonuyla birlikte ele alınması gereken bu diplomatik rekabet, ancak 1907 yılında, yani Rusya ile İngiltere’nin nüfuz alanlarını ve uluslararası sınırları belirleyen bir anlaşma imzaladıkları tarihte gevşemiştir. ‘Büyük Oyunu’ tam olarak anlayabilmek için Rus fethinin arifesinde Orta Asya’daki durum ile yüzyılın başında her iki imparatorluğun Orta Asya’daki sömürgecilik pozisyonlarını ve emellerini incelemek gerekmektedir.

16. yüzyılda Avrupalıların yeni ticaret yolları bulmaları Orta Asya’nın ticari önemini ortadan kaldırmıştı. Orta Asya, zengin vahaları ve geniş sulama sistemi sayesinde ekonomik olarak gelişmişse de tarihsel olarak göçebe kabilelerinin yurdu olarak bilinmekteydi. Ancak İpek Yolu’nun öneminin azalmasıyla birlikte bölgenin siyasi, ekonomik ve kültürel değeri de azaldı. 18. yüzyıl, daha önceki Moğol, Türk ve İranlı fatihlerin hanedanlık miraslarını devralan üç hanlığın -Buhara, Hîve ve Hokand’ın- siyasi olarak konumlarını güçlendirmeleriyle ön plana çıkmaktadır. Buhara ile Hîve askeri üstünlük sağlayabilmek için mücadele etmekteydi; ancak daha kritik mücadele Buhara ile Hokand arasındaki verimli Fergana vadisini ele geçirebilmek için sürdürülmekteydi. Üç hanlık arasındaki amansız mücadele, Rusya’nın tecavüzlerine karşı ortak bir direniş gösterilmesini engellemiştir.[3] Bundan başka hanlıklar İran, Afganistan ve Çin ile de toprak tartışmaları yaşamaktaydılar. Hanlıklarda yaşayan insanlar çoğunlukla Özbek ve Taciklerden oluşsa da buralarda başka etnik gruplar da vardı, bu yüzden her iki grup da Kazaklar, Türkmenler, Kırgızlar ve Uygurlar üzerinde hükümranlık iddiasında bulunuyorlardı. Göçebe halklar -Türkmenler, Kazaklar ve Kırgızlar- hiç toprak farkı gözetmeksizin kontrolü çok zayıf olan sınır bölgeleri boyunca göç etmekteydiler. Göçebeler birkaç nesildir steplerde dolaşan göçebe halklardan miras aldıkları bir ekonomik ve kültürel varlığı devam ettiriyorlardı.

18. yüzyılın sonuna gelindiğinde hanlıkların siyasi konumlarını güçlendirmeleri, en çarpıcı olarak Rusya’yla ticaret ilişkilerini geliştirmiş olan yerleşik halk arasında ekonomik koşulların iyileşmesini beraberinde getirmişti. Bu ilişkiler gittikçe yaygınlaşırken, Rusya tüccarlarıyla, kendi halkıyla ve sömürgecilik peşinde koşan askeri liderleriyle Orta Asya’nın içlerine doğru yayılmakta ve bununla birlikte çatışmalar gittikçe artmaktaydı.

Önemli 19. yüzyıl Rus tarihçisi Vasilii Kliuchevskii’nin belirttiği gibi, ‘Rusya’nın tarihi, sömürgeleştirme tecrübesi yaşayan bir ülkenin tarihini yansıtmaktadır. Göç ve sömürgeleştirme, bizim tarihimizin en temel özelliğini oluşturmaktadır, ki diğer bütün özellikler az çok bu özellikle ilgili bulunmaktadır.’[4] Orta Asya’nın Rusya tarafından işgali ve bu nedenle İngiltere’yle mücadele edilmesi, 18. yüzyılın ilk yarısından başlayarak ve Hîve, Hokand ve Buhara hanlıklarının ele geçirilmesiyle 1880’lerde zirve noktasına ulaşarak birkaç aşamada gerçekleştirildi. İlerleme, çok yavaş olarak, hatta biraz beceriksizce başladı, fakat boyunduruk altına alınan halklar, onların sayıları, toplumları, tarihleri ve gelenekleri ile Rus askerlerinin ya da görevlilerinin karşılaşacakları sorunlar konusunda ortada hiçbir açık hedef ve anlayış olmaksızın 19. yüzyıl boyunca hızla bir şekilde devam etti. Dietrich Geyer’in belirttiği gibi, Rus sömürgecilik yayılması, “sırf sömürgecilik uğruna gerçekleştirilmedi. Bu sömürgecilik, Rusya’nın Avrupa’daki konumu üzerinde yoğunlaşan Pan-Slavcı ve emperyal Rus ideolojilerince desteklendi. İkinci olarak, Orta Asya’nın işgali, (hem siyasi hem de askeri açıdan) Avrupalı güçlerle rekabetle, özellikle de İngiltere ile Rusya arasındaki düşmanlıkla yakından bağlantılıydı… Ruslar, Alman şansölyesinin St. Petersburg’u Asya’nın içlerine doğru yayılma konusunda teşvik etmekten hiçbir zaman geri durmadığını şüpheyle takip etmekteydiler. Orta Asya bundan dolayı Rus politika yapımında ikincil bir rol oynamaktaydı: Önemi, işgal edilmiş toprakların taşıdığı değerden değil, fakat Avrupa meselelerinde oynadığı rolden kaynaklanmaktaydı.”[5]

1552’de Kazan’ın, iki yıl sonra da Astrahan’ın işgalinden sonra Orta Asya’yla ticaret arttı ve diplomatik ilişkiler yoğunlaştı.[6] Ancak bundan sonra gelen birkaç on yıl boyunca artan ticarete rağmen ilişkiler dağınık ve seyrek bir şekilde olmaya devam etti.[7] 19. yüzyıl Rus düşünürü ve yöneticisi Vasilii Grigoriev,[8] 17. yüzyılda Rusya ile Orta Asyalı komşuları arasındaki ilişkilerin Rusya açısından kazançsız ve işe yaramaz olduğunu iddia etmektedir. Bununla beraber Grigoriev, daha fazla elçilik açmanın temel nedeninin, ‘Orta Asya’ya giden Rus tüccarlarının, Orta Asyalı tüccarların Rusya’da sahip oldukları hakların ve kolaylıkların aynısına sahip olmasını sağlamak’ olduğunu ileri sürmektedir.[9] 17. yüzyılın ikinci yarısında Moskova Prensliği Orta Asya’ya 8 ticaret elçisi gönderirken, Orta Asya ülkeleri de Rusya’ya 41 ticaret elçisi gönderdi.[10]

Hem Rusların hem de Orta Asyalıların amacı ticareti artırmaktı, fakat aradaki uzun mesafeler lojistik ve güvenlikle ilgili sayısız problemin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Rus tüccarlar, hem ticaret kervanlarını koruma vazifesi gören hem de onlara saldırılarda bulunan Kazaklara ve Kalmuklara güvenmek durumundaydılar. Bununla beraber görüldüğü kadarıyla hem Rus hem de Orta Asyalı tüccarlar açısından elde edilen kazançlar, bu zor çabalarını haklılaştıracak derecede yeterliydi. Yine de ancak Büyük Petro zamanında ve Büyük Kuzey Savaşı’nda İsveç’e karşı 1714 yılında zafer kazanıldıktan sonra Rus hükümeti ticaret ve güvenliğin geliştirilmesine resmen önem atfetmeye başladı.

Petro 1714 ile 1725 yılları arasında stepler bölgesine ve Orta Asya hanlıklarına birkaç tane heyet gönderdi; ancak bu heyetler, ticarette mevcut olan istikrarsızlıkları ve zorlukları ortaya çıkarmaktan başka hiçbir somut gelişme sağlayamadı. Bunlardan en başarılı olanı, 1714 yılında gönderilen ve İrtiş nehri ile kuzey step bölgesi boyunca uzanan mevcut ticaret yollarını takip eden Bukholtz heyetiydi. Bu heyet, İrtiş nehri boyunca, Rusya’nın Kazak steplerindeki varlığını kesin olarak kuran bir kaleler hattı oluşturulmasını sağladı. 18. yüzyılın birinci yarısında Rusya’nın gerçekleştirdiği yayılma, sonunda içlerine Sibiryalı Rus Kazaklarının yerleştirildiği bir kaleler hattının oluşturulması neticesini verdi. Batı’dan doğuya doğru İrtiş hattı, Omsk (1716’da kurulmuştur), Semipalatinsk (1718), Pavlodar (1720), İlek (1731), Orsk (1735), Orenburg (1743) ile Petravlovsk (1752) kasabalarını içermekteydi. Kazak steplerinin kuzey sınırı boyunca dört milden yedi mile kadar genişliği olan bu tahkim edilmiş bölge, 2,500 milden daha fazla uzunluğa sahipti ve 40 kale ile birlikte 100’den fazla daha küçük istihkamdan oluşmaktaydı. Öyle ki, Grigoriev şu iddiayı ortaya koyacaktı: ‘O zamana kadar sınır tamamen açıkken, bundan sonra yeni tebaamızdan kendimizi korumak için büyük garnizonlar içeren bir kaleler hattıyla kendi kendimizi hapsetmek zorunda kaldık.’ Kazak steplerinin kuzeydoğu bölgesinde bulunan Semipalatinsk şehri Orta Asya boyunca gerçekleştirilen Rus ticareti için vazgeçilmez bir halka haline geldi.

İngiltere’nin Orta Asya’yla diplomatik açıdan ilgilenmeye başlaması, 18. yüzyılda Hindistan ve Asya’daki sömürgelerine yönelik tehdidin gittikçe daha gerçek hale dönüşmesiyle ortaya çıktı. Fransızların İran’daki entrikaları ve 1807 yılında ortak Fransız-Rus kuvvetlerinin başarısızlıkla sonuçlanan işgal girişimi, İngiliz liderlerini Hindistan’ın savunmasını ve diplomatik girişimleri yeniden değerlendirmeye sevk etti. 1801 yılında Çar I. Paul, General Vasili Orlov komutasında Orenburg’dan yola çıkarak Buhara ve Hîve yoluyla Hindistan’a doğru yürüyüşe geçilmesini içeren bir askeri sefer düzenledi. Paul’un suikaste uğraması, planlarının sonunu getirdi, fakat İngilizler Rusların yayılmasıyla daha kaygılı bir şekilde ilgilenmeye başladılar. 1803 yılında Ruslar Buhara’ya bir askeri kervan gönderdiler, fakat Kazakların tepkisiyle karşılaşınca kervan geri döndü.[11] Rusların ilerlemesi karşısında İngilizler Tahran’la 1809 ve 1814 yıllarında iki tane anlaşma imzaladılar ve böylece İran’ı Hindistan’ın savunulmasında birinci hat haline getirdiler. Fakat İngilizler Rusya’nın Kafkasya’da yayılması karşısında İranlıları destekleyebilecek durumda değillerdi, daha doğrusu buna istekli değillerdi, böylece daha baştan anlaşmaları tartışmalı hale getiriyorlardı. Napolyon’un 1815 yılında yenilmesinden sonra İngiliz Hindistan’ı ile İran ve Afganistan arasındaki ilişkiler gittikçe yoğunlaştı. Bunun arkasından da İngilizlerin Orta Asya hanlıklarıyla siyasi ve ticari temas kurma çabaları arttı, fakat bu çok az başarı getirdi.

İngilizler Orta Asya’yla ilgili olarak, özellikle de Rusya’nın buradaki niyeti konusunda çok az bilgiye sahiplerdi. İngilizlerin Orta Asya’ya gönderdikleri ilk ajanlardan biri, Hindistan ile Buhara hanlığı arasında ticaret yapılması olasılığını araştırmak üzere bu hanlığa gitmeyi teklif eden, nevi şahsına münhasır veteriner cerrahı William Moorcroft’tu. Orada bulunduğu süre içinde Moorcroft, birkaç yıldır gerçekleştirilenlerin sonuncusu olan ‘Rus elçisinin Buhara’yı ziyaretiyle ilgili kaygı verici bir delil dosyası oluşturdu.’[12] Moorcroft’un arkasından başka İngiliz ajanları Afganistan, İran, Tibet ve Doğu Türkistan’a yolculuklar yaptılar. Bu dönemde Rusya da Orta Asya’ya yönelik ilgisini iyice yoğunlaştırdı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ