ÖNASYA’DA BİR TÜRK DEVLETİ: EYYÛBÎLER (1175-1250)

ÖNASYA’DA BİR TÜRK DEVLETİ: EYYÛBÎLER (1175-1250)

Türk tarihinin en önemli hadiselerinden biri, belki de birincisi Türklerin İslâm dinini kabul etmeleri ile, bozkır kültür dairesinden yerleşik İslâm medeniyet dairesine girmeleridir. Türk tarihinin bir sınıflandırılması yapıldığında tarihimizin iki ana döneme ayrıldığı görülmektedir. Birinci dönem İslâmiyetten önceki Türk tarihi, ikinci dönem ise İslâmiyetten sonraki ya da Türk-İslâm tarihi olarak ayrılır. Nasıl önceki dönemin ağırlık merkezi Orta Asya-Türkistan-olmuşsa, İslâmi dönem Türk tarihinin ağırlık merkezi ise geniş manası ile Orta Doğu olmuştur.

Türkler İslâmiyet’i büyük kitleler halinde kabul ettikleri dönemde İslâm âlemi siyasî, sosyal ve dini bir kaos içinde bulunmaktaydı. Bir tarafta İtil Bulgarları, Karahanlılar, Gazneliler, Tolunoğulları ve İhşidîler gibi ilk Türk-İslâm devletleri çok geniş bir coğrafya içerisinde ortaya çıkarken, diğer taraftan başta Abbasi Halifeliği olmak üzere bütün Yakın Doğu devletlerinin askeri bürokrasileri Türklerin elinde bulunuyordu ve bu durum bin yıllık Türk hakimiyetinin adeta habercisi idi. Bu hakimiyet Büyük Selçuklu İmparatorluğunun, Afrika hariç tutulur ise, bütün İslâm coğrafyasını yeniden bir şemsiye altında tutması ile başlayacaktır. İslâmi dönem Türk tarihinin Selçuklu Çağı olarak tanımlayabileceğimiz bu ilk safhasında en dikkate değer husus, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun, bütün İslâm coğrafyası üzerindeki bir hakimiyetin tesiri ile, gerek kendi bünyesi içerisinden çıkmış gerekse daha evvelden var olan veya bu coğrafyada daha sonra ortaya çıkacak olan Türk ve İslâm devletlerini hakimiyet anlayışı, dini politikası, kurumları, sanat ve düşüncesi ile derinden etkilemesidir. Bu genel çerçeve içerisine giren devletlerden biri de Eyyubi Devleti’dir.

A. Zengiler İdaresinde Eyyubiler

Eyyubi Hanedanı (1175-1250), önce Kürtleşmiş daha sonra ise Türkleşmiş bir güney Arap sülalesi olarak[1] tarihteki yerini almıştır. Gerçekten bu ailenin geçmişi bunu doğrulamaktadır. Azerbaycan’ın Duvin bölgesinden Bağdat’a gelen Eyyubilerin kökeni, daha 7. yüzyıldaki Azerbaycan ve Kafkasya’nın fethini müteakip bu bölgelerdeki yoğun Arap iskanına dayanmaktadır. Kafkasya’daki Arap fütuhatını müteakip bu bölgeye pek çok Arap getirilmiştir. Bunlar bilhassa Kufe, Basra ve Şam ahalisinden idi. Daha 649-650’de Kufelilerden 6000, Benu Tağliblerden 2000 aile Azerbaycan’a iskan edilmişlerdi. Bilhassa 2. asırda pek çok Arap gelmiştir. Abbasi halifesi Ebu Cafer, Yezid b. Hatam el-Sülemi’yi Azerbaycan valisi tayin edince, bu zat bazı Yemen aşiretlerini Basra’dan buraya getirdi ve Karacadağ mıntıkasının bütün şehirleri ile Tebriz bunların mülkü haline geldi. Bu yeni gelenlere yerlilerin toprakları verildiğinden yerliler hizmetli konumuna düştüler. Hüzeyma b. Hazim’in Ermeniye valisi olduğu dönemde de Meraga’ya çok sayıda Arap kabilesi iskan edilerek bu bölgede çoğunluğu oluşturacak konuma getirildiler. Tebriz ve bölgesi ise, Yezid b. Hatam el-Sülemi tarafından getirilen Ezd kabilesinin reisi Ravvad b. Masna’nın ve torunlarının hükmü altına girdi.[2]

Şirvan bölgesi ise Harun Reşid zamanında Ermeniye valisi olan Yezid b. Mayzad el-Şeybani’nin evladının eline geçmiştir. Bütün bu Arap emirleri bu ülkede sülale tesis ederek yaşamışlar ve her yerde yavaş yavaş kendi tebaları olan yerli kavimler ile kaynaşarak onların eşrafı durumuna gelmişlerdir. Bunlar arasında Arap Şeyban kabilesi emirleri (Şirvanşahlar) ile, malikaneleri bilhassa Kürtler arasında bulunduğu cihetle Kürtleşerek Kürt kabilelerinden sayılan Arap Ezd kabilesinden Ravvad emirleri önemli rol oynamışlardır.[3]

Hanedanın isminin Selahaddin Yusuf’un babası Necmeddin Eyyub’a dayandığı Eyyubilerin ataları bu Yemen Araplarından Ravvad b. El-Müsenna el-Ezdi’dir. Böylece 8. asrın ortalarında Basra’dan gelerek Azerbaycan’a yerleşen Ravvadiler 9. asırda Tebriz bölgesine hakim olmuşlar ve 10. asırda da bölgedeki Hezbani aşireti ile ve Azerbaycan’daki Türklerle karışarak bu adla anılmışlardır.[4]

Eyyubiler, ilk zamanlarda Arran bölgesinin önemli bir kısmına hakim olan ve daha sonra Ani şehrine hükmeden Şeddadilerin hizmetinde bulunmuşlardır. Daha sonra Eyyub’un babası Şadi b. Mervan, Bağdat’a gelerek Irak Selçuklu sultanı Gıyaseddin Mesud’un Bağdat şahnesi Bihruz el- Hadim’in hizmetine girdi ve onun tarafından Tekrit kalesinin muhafızlığına tayin edildi.[5] 1132 yılında Musul atabeği İmadeddin Zengi, Irak Selçukluları tarafından yenilgiye uğratılınca Necmeddin Eyyub, Zengi’nin kaçmasına yardım etmiştir. Eyyubiler ile Irak Selçukluları arasındaki ilişkiler bu vesile ile bozulunca Eyyub kardeşi Şirguh ile birlikte İmadeddin Zengi’ye müracaat ederek 1138 yılında ona iltihak etmişler ve bir süre Musul’da kalarak Zengi’nin askeri seferlerine katılmışlardır. Selahaddin Eyyubi, Tekrit’ten bu ayrılmanın hemen öncesinde dünyaya gelmiştir. Bu arada Necmeddin Eyyub, Baalbek’in ele geçirilmesindeki rolünden dolayı Baalbek’e muhafız olarak atanmıştır (1139). İmadeddin Zengi’nin ölümünden sonra, Börilerin (Şam Atabeyleri) Baalbek’i muhasarası karşısında başarılı olamayacağını anlayan Eyyub onlara katılarak başkumandanlık mevkiine getirildi (1147). Bu arada Şirguh, Zengilerin yeni ve en güçlü hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi’nin yanında kalmıştır. Nureddin, Şirguh’u Şam üzerine sefere gönderince iki kardeşin anlaşması sonucu Şam çatışma olmadan Zengilerin eline geçerken, Şam Atabeyliği de Zengilere ilhak edilmiş oluyordu (1154).

B. Eyyubi Devleti’nin Kuruluşu

Mısır’da Fatımi hanedanının zayıflaması bu devlet üzerinde Kudüs Latin Krallığı ile Zengilerin rekabetine sebeb oldu. 1161’de Kudüs’ün yeni kralı Amelrik’in Mısır’daki karışıklıklar ve zayıflıktan istifade ederek yapılan saldırılarda önemli başarılar elde etmesi üzerine Fatımi halifesi Azid, Nureddin Zengi’den yardım istedi. Bunun üzerine Nureddin, Esudüddin Şirguh ile yeğeni Salahaddin’i Mısır’a göndererek Kudüs kralının Mısır istilasını durdurdu (1168).[6] Burada Mısırlılar ve Kudüs kralı ile birçok askeri ve siyasi mücadelelerden sonra Şirguh 1169 yılında duruma hakim oldu ve bir taraftan Fatımi halifesi Azid tarafından vezir olarak atanırken diğer taraftan da Nureddin Mahmud’un valisi olarak Mısır’ı idare etti. İki ay gibi kısa bir süre içerisinde Şirguh’un ölümü üzerine yerini yeğeni Selahaddin Yusuf aldı. Bu arada Amalrik’nin Bizans İmparatoru Manuel ile birlikte 1169’da Dimyat’ı kuşatma teşebbüsü Mısır’da Esediddin’in 1169’da ölümü ile idareyi ele alan Selahaddin tarafından engellendi ve Kudüs kralının Mısır hülyası böylece sona erdi.[7] Selahaddin, duruma hakim olur olmaz Nureddin’in emri ile bu halifeyi hal ederek hutbeyi Abbasi halifesi adına okutmaya başladı (1171).[8] Ancak Selahaddin Eyyubi, Fatımi halifeliğine son verdikten sonra Mısır’ı bağımsız bir hükümdar gibi idare etmeye başlamıştır. Bunun en açık göstergesi herhangi bir durum karşısında Nubye’de kendisine sığınacak bir üs olarak İbrim kalesini hazırlamış olması ve yine bu maksatla kardeşi Turan-Şah’ı Yemen’e göndererek orayı işgal ettirmesi idi.[9] Bu durum valisinin niyetini anlayan Nureddin Mahmut ile Selahaddin’in arasının açılmasına sebep oldu. Nureddin, Mısır üzerine sefer yapmak üzere iken 1174 yılında vefat etti. Nureddin’in bu ani ölümü ile Selahaddin sadece onun topraklarını değil aynı zamanda cihat politikasını da devraldı.[10] Böylece Eyyubi devletinin kuruluşu gerçek manada Zengi devleti içindeki bir hanedan değişikliği olarak gerçekleşti.

Selahaddin, Nureddin’in vefatından hemen sonra bir taraftan Filistin’deki bazı şehirleri kuşatırken bir taraftan da kuzey Suriye’de birliği sağlamaya çalışıyordu.[11] Böylece Selahaddin, Nureddin’in ülkesinde oğlunun henüz küçük olmasından dolayı emirler arasındaki çekişmeyi ortadan kaldırarak siyasî birliği kurmaya çalıştı. 1175’te bağımsızlığını ilan eden Selahaddin’i Halife de tanıdı. Zira Nureddin Mahmud’un hanedanı arasında kuvvetli bir şahsiyet olmadığı için Suriye kısa bir süre içerisinde Selahaddin’in eline geçti. Selahaddin’in Şam, Kuzey Irak ve el-Cezire’de birliği sağlaması, Halep ve Musul hakimleri ile Franklar arasındaki iş birliğinden dolayı ancak on yılda tamamlandı.[12] Selahaddin dış politikada bir taraftan İtalyan Cumhuriyetleriyle, diğer taraftan da Bizans ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyordu[13] Bu, Salahaddin’in asıl hedefinin Kudüs krallığı olduğunu gösteriyordu. 1177’de Remle savaşında Kudüs kralına yenilmesi, onun askerî ve siyasî gücü daimi olarak Şam’a nakletmesine sebep olmuştur.[14] Artık Kudüs’ü bir an önce almak niyeti belli olan Selahaddin, bu amaçla içte siyasî birliği sağlamlaştırma çabalarını sürdürüyordu.[15] 1182’teki Birinci Şark seferi ile El- Cezire’yi ve ertesi sene Halep’i zapt etti. 1185’te İkinci Şark seferi ile Musul’u hakimiyeti altına alarak Nureddin’in mirasının sahibi olmuştur.[16]

Selahaddin’in Franklarla olan ilişkileri iki bölüme ayrılabilir. Birinci bölümü Kudüs’ün fethine kadarki devreyi içine alır ki, bu devrede İtalyan Cumhuriyetleri ile iyi ilişkiler kurmuş ve Doğu Frankları ile savaş halinde olmuştur. Kudüs’ün fethinden başlayıp 1192’ye kadar süren ikinci bölümde ise her iki Frank dünyasına karşı savaş halinde olmuştur.[17] Salahaddin’in 1171’den başlamak üzere her yıl Kudüs krallığı üzerine sefer düzenlemesinin asıl amacı Kudüs krallığını tahrip etmek ve hırpalamak olmuştur. O, 1179’da Merc-i Uyun’da Kudüs krallığı ordusunu bozguna uğratarak Beyt Al-Ahzan kalesini aldı.[18] Bu yenilgiler üzerine Franklar barış istemek zorunda kaldı (1179). Ancak barış Frankların Al-Ariş ve Eyle üzerine saldırmaları üzerine bozuldu. Selahaddin 1182’de önce Beysan, ve Lacun bölgelerini,[19] arkasından Beyrut seferine çıkarak haçlılara büyük zayiat verdi ve aynı zamanda Frankların Kızıldeniz’e açılma teşebbüsünü engelleyerek Kızıldeniz ticaret yolunun ve Hicaz’ın güvenliğini sağladı.[20] Selahaddin’in 1183’te ikinci kez Beysan üzerine, 1183 ve 1184’te de arka arkaya iki kez Kerek’i kuşattı[21] ise de düşman ordusu bir türlü muharebeye yanaşmadı. Selahaddin üç dört yıl Kudüs Krallığı ordusunu bir meydan muharebesine çekerek kesin bir netice almayı amaçlıyordu. Çünkü Selahaddin’in en büyük askerî hedefi Orta Doğu’da Franklar tarafından işgal edilen Müslüman toprakların ve bilhassa Kudüs’ün kurtarılmasıydı. Onun içteki ve dıştaki askerî bütün faaliyetlerinin tek amacı bu ortamı hazırlamak içindir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al