OĞUZ BOYU VE 1040 YILINA KADARKİ YÜKSELİŞİ

OĞUZ BOYU VE 1040 YILINA KADARKİ YÜKSELİŞİ

Selçuk ailesinin köklerini araştırırken, kaçınılmaz bir ironi ile karşı karşıya kalınır. Henüz üç nesil öncesine kadar Müslüman olmayan Orta Asyalı bir göçebe Türk ailesinden, tarihsel kaynaklarda anlatıldığı üzere, İslam’ın görünüşte manevî ve simgesel lideri olan Abbasi Halifesi tarafından İslam’ın koruyucuları olmaları istenmiş idi. Bu Selçuk ailesi kim idi ve halifenin kendilerine bu şekilde yaklaşmasını sağlayan böylesi güçlü bir konuma nasıl gelmişlerdi? Selçuklular, geniş Türk kabileleri birliğinin bir boyundan her hangi bir aile olarak nasıl modernite öncesi İslamiyet’in kalbine (İran ve Irak) etkileyici yöneticiler olarak girmişlerdi? Bu makale Selçukluların Oğuz kabilesi içinden yükselmelerinin izlerini sürecektir.

Selçuklular ve Oğuzlar

Oğuzlar saf bir boy değildiler, Selçukluların yükselmelerinden önce İran platosundan İç Asya’ya göç eden bir kabileler birliğiydi. Henüz sekizinci yüzyıl başlarında, Oğuzlar Moğolistan’ın Orhun ve Selenga vadilerinden İrtiş ve Seyhun bölgelerine gelmişlerdi. Selçuk sultanı Sancar’ı 548/1153 yılında esir eden Belhi’lı bir Oğuzu anlatırken İbn’ül el-Esir şöyle der: “Bazı Horasan’lı tarihçiler Oğuzların Maveraünnehir’in ötelerine, Halife el-Mehdi (775-85) zamanında Türk topraklarının en uzak sınır bölgelerinden geldiklerini ifade ediyorlar.” 309-310/921-2 itibâriyle, Arap seyyah İbn Fadlan Oğuzların İdil ve Harezm bozkırlarında var olduklarına işaret ediyor. Orada korkunç bir yoksulluk içinde yaşayan ve “yolunu kaybetmiş ahmaklar gibi” dolaşan bir Oğuz grubundan bahsediyor. Aynı zamanda İbn Fadlan, daha sonraları Gazne ve Selçuk tarihlerinde sıkça karşılaşılan askerî-siyâsi- kabilevî unvanların Oğuz hükümdarlarına da verildiğini yazıyor: yabgu (reis), su-başı (Sahib el-ceyş, askerî kumandan) ve İnal (küçük rütbeli komutan). Oğuzlar saf bir etnik grup değillerdi, Moğolistan’dan ayrılırken farklı kabileleri içlerine almaya hazırdılar.

Türk ansiklopedist Kaşgarlı Mahmud, bazılarının Türk olmaması muhtemel yirmi iki Oğuz boyu adı vermektedir:

Oğuzlar bir Türk, Türkmen boyudur. Yirmi iki koldan oluşmuşlardır, her birinin hayvanları üzerinde birbirlerinden ayrılmaları için belirgin birer alametleri vardır. Reislerine Kınık denir, bugünkü sultanlarımızın soyu ondan gelir.

Kaşgarlı, yukarıdaki bu yirmi iki bölümlük Oğuz grubunun alt-kabileleri olduğunu, her alt- kabilenin de sıra ile yedi alt-koldan oluştuğunu eklemektedir. “Alt-kabilelerin adları atalarının adlarıdır… tıpkı Arapların ‘Beni Salim’ dediği gibi.” Bu durum delâlet etmektedir ki, Büyük Selçuklular Oğuz alt-kabilelerini ihtiva eden yirmi iki alt-boyun herhangi bir ailesi olarak meydana çıkmışlardır.

Oğuz-Selçuk göçünün, İran platosuna ve Irak’a etkilerini ortaya koyarken ve bu göçün korkunç etkilerinin şehirleşmiş kültürlere yansımasını belgelerken, bu göçü “şehir-kültürü” (tahminen Acem ve İslam) ve “göçebe” kültür (öncelikle Türk, putperestlik izlerine rastlanan ve sathî İslamlaştırma) olarak iki ayrı kısımda sınıflandırmak uygundur.

Önemli bir Orta Çağ öncesi İran tarihçisi olan, C.E. Bosworth, bu tanımlamayı şüphe ile karşılamıyor ve Selçuklular hakkında şöyle bir hüküm veriyor: “Selçuklular medeni hayat için gerekli olan yollara ve onun yararlarına yabancı idiler” Fakat bu eski sınıflamaları [“zarif-şehirli-Farsça” “kaba-göçebe-Türkçe”] sosyal gerçekliğin mutlak yansıması olarak ele almak konusunda şüphe duymayı gerektirecek geçerli bir sebep var. Örneğin, Türk dilinin ve kültürünün zenginliğinin korunmasını isteyen bu zamanın eğitimli Türk bilim adamları, Türkçede “rikka”dan yakınmaya başlamışlardı. Rikka muhtemelen Türklerin İranlılara karışmasının, onların topraklarına yerleşmelerinin veya Farsçayla birlikte çift dilli hale gelmelerinin bir sonucu idi.

Eğer Kaşgarlı’nın öne sürdüğü ilişkiyi, Acem şehir kültürlerini rikka ve düşüşe geçen “zarif Türkçe” ile birleştirmeyi kabul edersek, çok açık olarak ortadadır ki, Oğuzlar diğer bütün Türk grupları arasında “en zayıf diyalekte” sahip olan grup olmuştur, bu da onların Acem şehir kültürü ile en yüksek derecede ilişki içinde olduklarını göstermiştir. İranlılar ile Türkler arasındaki derin bağları ifade eden bir diğer örnek de, Kaşgarlı tarafından aktarılan şu Türk deyişidir: Tatsız Türk bolmas, bassız börk bolmas (Bir Türk Acemsiz olamaz [aynen] bir şapkanın başsız olamayacağı gibi.) Bazı kaynaklar [örneğin Siyasetname] zaman zaman “İranlı” ve “Türk” kavramları üzerinde yoğunlaşsalar da, hatırlamalıyız ki tarihi gerçek çeşitli derecelerdeki işbirliği, çatışma ve benzerlikle birlikte önemli bir nüans taşır.

Türk kabilelerinin İslamiyet’e geçmesi birkaç yüzyıl önce başlamış iken, bu süreç halen tamamlanamamıştır. Başka bir deyişle, Türklerin çoğunluğunun İslamiyet’i kabul etmesi ile sonuçlanmaktan çok uzaktır. İslamiyet’e yeni geçen Türkler ile putperest olanlar arasında sürekli harpler olagelmiştir. İbn’ül el-Esir 1043-4 yılında, Bala-Sagun ve Maveraünnehir’de Kaşgar’dan on bin “haymananın” İslamı seçtiğini kaydediyordu. İbn’ül el-Esir’in tesellisi bu, sürekli pagan ve göçebe Türk akınlarına maruz kalmış şehir kültürü hakim olan Horasan ve Maveraünnehir’de şüphesiz yankılanmıştır. O durumda ihtida edenlerin sayısı çoktu, abartılı olsa bile, Türklerin İslamiyete geçişinin 11. yüzyılın ortalarında bile sürdüğü, başka bir deyişle Selçukluların yükselişine kadar devam ettiği öne sürülmüştür. Bu putperest davetsiz Türk misafirlerinin muhtemel menşei, özellikle Selçuk kabilesinin menşei Selçuklulara İslamın koruyuculuğunu tevdi etmiş olan daha sonraki tarihçiler için önemli bir sorun arzediyordu.

Anonim bir coğrafi kaynak olan Hudud’ül-‘alem adlı eserde erken dönem Oğuz Birliği hakkındaki anlatıma sahip olduğumuz için şanslıyız. Bu övgüsüz anlatım Oğuzlar Darü’l-İslam hududlarına girdikten fakat Selçuklular henüz güçlenmeden önce yazılmıştır.

Hamilerini memnun etmeye hevesli kroniklerde, ilk Selçuklular hakkında parlak anlatımlar yer almaktadır:

Guzların kibirli suratları vardır (suh-ruy) ve kavgacıdırlar (sitiza-kar), muzip (badh-rag) ve kinci (hasud). Yaz ve kış meralarda ve otlaklarda dolaşırlar (charagah-va-giya-hvar). Zenginlik kaynakları, atlar, inekler, koyunlar, silahlar ve az miktarda av hayvanlarıdır. Aralarında tüccarlar pek çoktur. Bunların sahip olduğu iyi ve güzel herşey Guzlar için kutsal bir nesnedir. Tabiplere (tabibân) itibâr ederler ve onları ne zaman görürlerse hürmet ederler (namaz barand) ve bu doktorların hayatlarını ve eşyalarını koruduğunu düşünürler. Guzların evleri yoktur fakat aralarında keçe barakalara sahib olanlar pek çoktur. Silahları ve teçhizatları vardır (silah ve alat) ve cesaretli ve savaşmaya cüretlidirler (şuh). Sürekli olarak İslam topraklarına akınlar (gazve) yaparlar (navahi-yi islam), yolları üzerinde hangi yer varsa vurur (ba har ja’i uftadh), yağmalar (bar-kuband) ve mümkün olan en çabuk şekilde kaçarlar. Her kabilenin (ayrı) bir reisi vardır ki, birbirleriyle kavgalarını (na-sazandagi) önler.

Bu anlatımdan Oğuz birliğinin en belirgin özellikleri olarak; göçebe yaşam tarzı, yerleşik halkın oturduğu İslam topraklarına süregelen akınlar ve öfkeli bir mizaca sahip olmaları çıkarılabilir. Tabiplere hürmet ise önemli Şaman şahsiyetlerine bir atıf olarak kabul edilebilir.

Yine de, yukarıdaki anlatımdan Oğuz birliğinin sürekli dolaşan zalim bir göçebe takımından daha fazla bir şey ifade etmediği çıkarılabilir. Şu nokta da önemli olarak vurgulanmalıdır ki, yukarıdaki anlatımın ve bazı kroniklerin tersine, yerleşik hayat kültürü Oğuzlara tamamı ile yabancı değildi. Mesudi ve İbn Havkal Türklerin el-karya el-haditha (Farsça: dih-i nau, Türkçe: Yengi-Kent, “Yeni- Kent”)’da aşağı Seyhun üzerinde yaşadıklarını söylüyordu. Bu şehirli Türklerin pek çoğu hem göçebe, havadi hem de yerleşik hadar olan Oğuz birliğinden idi. Kaşgarlı aşağı Seyhun kısımlarını “Oğuzların kentlerinin toprağı” olarak tasvir eden bir harita yapmıştı.

Daha sonraki Selçukluların siyasi açıkgözlülüğü ışığında, siyasi ve entelektüel ileri gelenlerin (ayan), şehirli İslam kültürlerine bazı bakımlardan yabancı olmamaları ve özellikle bu yerleşik bölgelerdeki tüccar ve ulema ile olan ilişkileri şaşırtıcı gelmemelidir. Hudud’ül-alem’de bahsedilen Oğuz tüccarları şüphesiz ki ürünlerini şehirlere getirmek ve böylece yerleşik ve göçebe kültürler ile görüşmeler yapmakla sorumlu idiler. Bu görüşmeler Selçukluların 11. yüzyılda İslam’ın merkezine, Irak ve İran platosuna, girmeleri ile daha da karmaşık hale gelmiş ve yoğunluk kazanmıştır.

Hem Selçuklulara hem de geniş anlamda Oğuzlara mahsus olarak kullanılmakta olan bir terim de Türkmen terimidir (Farsça=Türkaman/Turkaman şeklindedir). Bu terim 10. yüzyılın sonralarında kullanılmaya başlanmıştır. Beyhaki gibi bazı tarihçilere göre, bu terim Gazneli İmparatorluğunun sınırlarını zorlayan tüm Oğuzları kapsamaksadır. Selçuk veziri Nizamülmülk de bu terimi kabileye mensup tüm Selçuk sultanları için kullanmıştır. Siyasetname’de, yetenekli vezir, Sultanı, Türkamananın Sultanın yakınları oldukları ve başından beri bu diyara sadaketle hizmet ettikleri konusunda etkiler.

Büyük ansiklopedist ve lügatçı Kaşgarlı Mahmud Oğuz boylarının bazı üyelerine Türkmen unvanını verenin Zülkarneyn’den başkası olmadığını anlatan komik bir efsaneden bahseder. Bu rivayetde esrarengiz “çift-boynuzlu” heykel, (Müslüman edebiyatında çoğunlukla Büyük İskender ile özdeşleştirilmiştir) bazı kabile üyelerinin Turk-manend olduğu şeklinde yorumlanır; yani Türklere benzediği kastedilir. Başka bir bölümde, Kaşgarlı Türkmeni Oğuz ile özdeşleştirir. Buradaki maksadımız, Türkmen yönetiminin Selçuk toplumunda oynayacağı sosyal baskının ilk etapta önemli olduğu konusunu vurgulamaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ