O MISRALAR TÜRK BAYRAĞINA NASIL YAZILDI?

O MISRALAR TÜRK BAYRAĞINA NASIL YAZILDI?

Şehit tabutlarının üzerinde; İsraillilerin saldırdığı Mavi Marmara’da; gösterilerde, tribünlerde, haberlerde; her yerde o var. Türk bayrağından söz ediyorum. Hayatın içinde bu kadar çok Türk bayrağının olmasının nedenini, toplum ve siyaset bilimcilerine bırakıp, meselenin bambaşka bir yönünü yazmak istiyorum. En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri…

“Bayrak şiirimi 35 yaşımdayken yazdım. Adana Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydim. Hatay, Gazi’nin gayretleriyle Türkiye’ye bağlanmıştı. O konudaki çalışmaları 1938 yılında başlamış, 1939 yılında neticeye ulaşılmıştı. Türkiye, yeni bir sevinç içindeydi. Bu sevinci, Adana da büyük coşkunluklarla yaşıyordu. Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluşu 5 Ocak 1922’dir.

Bu bakımdan her sene, 5 Ocak gününde Adana’da büyük şenlikler yapılır. Adeta yer yerinden oynar. Şimdi de öyle midir, bilmiyorum. Şehrin bir Saat Kulesi var; bir de Ulu Camii minaresi. İşte o Saat Kulesi’yle Ulu Camii minaresi arasına, her senenin 5 Ocak kutlamalarında, kocaman bir bayrak asılır. Bayrak diyorsam, öyle-böyle bir bayrak değil. On beş izcinin kolları üzerinde taşınan bir bayrak. Vay babam vay. Yani Saat Kulesi’yle Ulu Cami minaresinin arasına bir güneş doğuyor…

OKUNACAK ŞİİR BULUNAMIYOR

“Hatay Türkiye’ye bağlandığı için 1940 yılının 5 Ocak kutlamasının daha bir güzel, daha bir heyecanlı olması isteniyordu. O bakımdan Adana Maarif Müdürlüğü’nden bizim lise müdürlüğümüze bir yazı geldi. Mealen deniyordu ki: ‘5 Ocak kutlamasında, Saat Kulesi’yle Ulu Camii minaresi arasına Adana’nın tarihi bayrağı çekilirken, o güne uygun bir şiirin de, liseniz öğrencilerinden biri tarafından okunması uygun görülmüştür. Gereğini rica ederim. Maarif Müdürü falan filan.’

Lise müdürü bu konuda beni vazifelendirdi. Ben de öğrencilerim arasından üç-dört kişi seçtim. ‘Gidip kütüphanelerde araştırın. 5 Ocak kutlamalarına uygun güzel bir şiir bulun. Pek duyulmamış bir şiir olsun. Meşhurların da kitaplarını karıştırın; adı pek duyulmamış şairlerin de!’

Çocuklar gittiler. Birkaç gün sonra geldiler. ‘Efendim bulamadık’ dediler. ‘Bulamadık olur mu’ diye öfkelendim. ‘Gidin gözünüzü dört açarak bir daha araştırın’ dedim. Çocuklar çıkıp gittiler. Üç-dört gün sonra, elleri yine boş geldiler. E peki ne olacak? Kendi kendime dedim ki, ‘Arif bu şiiri sen yazacaksın!’ Bir gün sonra 5 Ocak! Bir günüm var.

“KİMİN BU ŞİİR OĞLUM”

“Adana’da Ocak Mahallesi’nde oturuyordum. O zamanlar, bugünkü gibi evlerde günün her saatinde elektrik yok. Geceleri petrol lambası yakıyoruz. El-ayak ortalıktan çekilince, petrol lambasının yorgun ışığında, bayrağımıza sığınarak kalemi elime aldım. Şafak sökerken Bayrak şiiri hazırdı. O gece, şiiri nasıl yazdımsa, öylece kaldı. Yani üzerinde ikinci bir defa oynamadım. Sabahleyin liseye gidince, ‘Bana Aydın Gün’ü çağırın’ dedim. Aydın Gün, bugün bizim Opera ve Bale Genel Müdürümüz olan Aydın Gün’dür. Bulunup getirildi; şiiri eline uzattım; ‘şunu oku bakayım’ dedim. Okudu. Güzel şiir okuyan öğrencilerimdendi. Bayrak şiirini ona bir daha, bir daha okuttum. Mükemmel okuyordu.

Bayrak şiirimi, 5 Ocak kutlamalarında ilk defa Aydın Gün okudu ve alkışlandı. O günün akşamı, Halkevi’nde 5 Ocak Balosu var. Aydın Gün de baloda. Davetliler arasından bir kişi Aydın Gün’ü tanımış ve sormuş, ‘Bugün, 5 Ocak merasiminde o Bayrak şiirini sen okudun değil mi?’

-Evet efendim.

-Kimin o şiir?

-Vallahi bilmiyorum efendim.

-Yahu nasıl bilmezsin? İnsan okuduğu şiirin şairini bilmez mi?

-Bilmiyorum efendim! Şiiri bana Arif Hocam verdi. Sonra, ‘sana bu şiir kimin derlerse, kimin olduğunu söyleme’ dedi.

O zaman mesele anlaşılmış. ‘Tamam bu şiir Arif Hocanındır’ demişler. Bayrak şiirini, Aydın Gün’e Halkevi’ndeki baloda da okutmuşlar. Sonra bir daha bir daha okutmuşlar. İşte o gün, bu gündür, benim Bayrak şiirim, bayrağımızın kendisi gibi hepimizin oldu. Bu şiir, bana ‘Bayrak Şairi’ denilmesine yol açtı ki, bu sıfat, benim için altından dökülmüş bir İstiklal Madalyası kadar kıymetlidir.” Bayrak şiirinin şairi; Arif Nihat Asya’dır.

BAYRAK

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…
Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.
Işık ışık, dalga dalga bayrağım.
Senin destanını okudum,
Senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar;
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı…
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yeryüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!..

KOMÜNİST ŞİİRİ BU

Arif Nihat Asya samimi bir Müslüman’dı. Arif Nihat Asya milliyetçiydi. Arif Nihat Asya ülkücüydü. Arif Nihat Asya anti-komünistti. Her taşın altında komünist aradı. Öyle bir anti-komünisti ki, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına gerekçe olarak gösterilen; Hasanoğlan Köy Enstitüsü binasının orak şeklinde yapıldığına bile inandı. Irki olarak saf-temiz bir Türk evladının Marksist olamayacağını; komünist olanların mutlaka kanının bozuk olduğunu iddia etti! Ve ne acıdır ki kendisi de gün geldi, komünistlikle itham edildi:

“Bayrak şiiri, doğrusu çok sevildi. Çok ezberlendi. Çok okundu. Ama o Bayrak şiirine şaşı bakanlar da, kör bakanlar da oldu. Bazı beyni keçeleşmişler benim o şiiri, Rus bayrağı için yazdığımı şurada-burada söyleyip durmuşlar. Diyeceksin ki hangi gerekçeyle? Gerekçe müthiş efendim! Hani ben daha ilk mısramda; ‘Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü’ diyormuşum ya? Oradaki ‘kızıl’ kelimesiyle Rus’un kızıl ordusunun kızıl bayrağını anlatıyormuşum. İyi mi? Üstelik Türkçemizde de ‘kızıl’ kelimesi, komünist kelimesinin karşılığıymış. Komünistlerden hep ‘kızıllar!’ diye bahsediyormuşuz. Tamam işte; al başına belayı.

Peki Moskofun bayrağında beyaz renk var mı? Yok! Peki Moskof bayrağında ay-yıldız var mı? Yok! Yok ama ‘kızıl’ kelimesinden huysuzlananların, ağzını kapamak da mümkün değil. İşin hazin tarafı, bizim insanımız ‘kızıl’ kelimesinin de ‘yoldaş’ kelimesinin de tamamen Türkçe kelimeler olduğunu bilmiyor. Komünizm yüzünden bu kelimeleri kullanamaz olduk…”

Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri gün geldi, sansüre uğradı. Şiirin özellikle son kıt’ası, “emperyalist mesaj” içerdiği için edebiyat-şiir antolojilerine, okul kitaplarına alınmadı! Arif Nihat Asya bu sansürden çok rahatsızlık duydu. “Elleri kırılsın! Elleri kırılsın” diye hep sitem etti…

ÖKSÜZ BİR ŞAİR

Ben başka “mahallenin” çocuğuyum. Arif Nihat Asya’yı pek okumadım; pek tanımadım. Çünkü önyargılıydım. Yavuz Bülent Bakiler’in yazdığı “Arif Nihat Asya’nın İhtişamı” kitabını 2 yıl önce okuyup, hayatını öğrenince çok şaşırdım. Neden bu derece katı-sert milliyetçi olduğunu kavradım; kaybetmek korkusu! Arif Nihat Asya yetimdi…

Şubat 1904 İstanbul/Çatalca/İncek Köyü’nde doğdu. Yedi günlük iken babası Ziver’i kaybetti. Dört yaşındayken annesi Fatma Zehra ikinci evliliğini yapıp Akka’ya gitti. Dedesi, onca ağlamasına rağmen onu annesine vermedi. Ve o ne zaman tandırda pişen bir ekmek kokusu duysa aklına hep annesi geldi. O küçük yaşlarında yetimliğin öksüzlüğün ne demek olduğunu iliklerine kadar duyarak yaşadı. Bu yüzdendir ki, Türk şiirinde anne üzerine en çok şiir yazan şair Arif Nihat Asya’ydı. Öksüzlüğü hep sürdü; altı yaşında ninesini kaybetti. Dedesiyle birlikte Gülfen halasının evine sığındı. Üç kuzeni vardı evde; Şadiye Abla, Nuriye Abla ve Asiye Abla. Balkan Savaşı sırasında bir gün “Gavurlar geliyor” denilince, evlerini-barklarını bırakıp at-öküz arabalarıyla Çatalca’dan İstanbul’a göç ettiler. İstanbul acılarını çoğalttı; önce Nuriye Ablası’nı koleradan, sonra Şadiye Ablası’nı veremden kaybetti.

Birinci Dünya Savaşı çıkınca halasının kocası Mehmet Fevzi cepheye gitti. Onlar ise evde fakirlikle savaştılar. Bu koşullarda halası yine de yeğenini, Gülşen-i Maarif Mektebi’ne yazdırdı. Çünkü babası İbrahim Tevfik ölürken vasiyet etmişti; “torunumu mutlaka okut!” Savaş uzadıkça yoksulluk arttı; bıçak kemiğe dayandı. Arif okuldan alındı. Çok ağladı. Halası öğretmenlerine gitti; durumu anlattı. Öğretmenlerin aracılığıyla Bolu’da yatılı okula verildi. Bu öksüz bir çocuğun ailesinden artık tamamen kopuşuydu. 11 yıl devletin olanaklarıyla Anadolu’nun çeşitli okullarında yatılı okudu. Öksüzlüğünü ve devletinin ona sahip çıkmasını satırlara döktü. Şair yönünü ilk keşfeden öğretmeni, -ileri de Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı da olacak- dönemin Bolu Maarif Emini Mustafa Necati Bey oldu. Onu gördüğünde hep “şair” diye hitap etti; şiir yazması için yüreklendirdi.

İlk şiir kitabı “Heykeltraş”ı, İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’nde yatılı öğrenci iken çıkardı.

“Arif’ine kimler yavrum der anne?
Beni evlat bilmez elbet her anne
Senin evin, senin dizin saadet
Nerde şimdi öyle mes’ud bir anne!
Bir mukaddes kitap gibi öpeyim
İnce solgun ellerini ver anne
Camlarımı kırdı kış ah üşüdüm
Pencereme çarşafını ger anne…”

1927’de İstanbul Muallim Mektebi’nin son sınıfında Hatice Semiha Arın ile evlendi. Hayatında ilk ve son kez, kimsesizliğe veda ettiği düğününde içki içti. 13 yıllık evlilikte Reha Uğur ve Kemal Koray doğdu. (Koray sonra annesinin soyadı Arın’ı aldı.) İkinci evliliğini öğretmen Server Hanım’ la Adana’da yaptı. Bu evlilikte Fırat ve Murat oldu. Kızı Fırat’ın gün gelip eşinden ayrılmasına çok üzüldü:

“Ben büyüdüm babasız yetim
Benim bir torunum var; babalı yetim.”

1928-42 yılları arasında Adana’da öğretmenlik yaptı. Sonra Malatya ve Edirne’ye tayini çıktı. Anadolu Ajansı ve Ankara Radyosu’nda düzeltmen olarak çalıştı. 1950’de Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. Milletvekilliği bir dönem sürdü; 1954’de bitti. Lise öğretmenliğine tekrar döndü; Eskişehir’e atandı. Sonra Ankara ve Kıbrıs’ta görevini sürdürüp 1962’de emekli oldu. Yeni İstanbul ve Babıali’de Sabah’ta makaleler yazdı. Şiirlerini 5 kitapta topladı. Bayrak şiirini yazdığı 5 Ocak günü, 1975 yılında Ankara’da öldü. Toprağa verilirken mezarında mehter müziği çalınmasını vasiyet etti. Öyle de yapıldı. Çünkü…

Mehter müziğinin en önemli marşlarından olan Fetih şiirinin de şairiydi:

“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek
Dağlardan çekdiriler, kalyonlar çekilecek…
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin, baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..”

YAŞASIN MUHALEFET

Arif Nihat Asya yazın yaşamında neler yaptığını bakınız nasıl yazdı:

“Vurgunculuk yapmadım, soygunculuk yapmadım. Muhalefette; memlekete fayda gördüm, muhalefet yaptım. Boyuna yazmak kolay iş değildir; imla yanlışı da cümle yanlışı da yapmış olabilirim; lakin yalan haber vermedim, yalan mazbata yapmadım. Tesir yaptığım olmadı değil. Fakat tazyik yaptığımı gören yoktur. Devletin memuru oldum; bir partinin memurluğunu yapmadım. Grupların çıkarı için maddeler düzmek aklımdan geçmedi. Alnımın akı ve şerefimle köşemde baş başa kaldım; ve göğsümü gere gere, alnımı aça aça muhalefet yaptım… Hakk’ı dinledim, yanlışlarımdan dönmesini bildim, ağzımdan çıktı diye manasız inat yapmadım. Millete hizmeti şeref bildim. Şahsa kölelik yapmadım. Ve dil yalancılığı da, kalem yalancılığı da yapmadım. Belki dalgınlıklarım, ihtiyatsızlıklarım oldu. Çok şükür ki madrabazlık, kurnazlık, düzenbazlık yapmadım.

‘Şunu yapmadın, bunu yapmadın, o halde ne yaptın’ diye sorarsanız; cezasını, kazasını, ezasını da düşünerek muhalefet yaptım.”

Soner Yalçın – Odatv.com

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ