NİZÂMİYE MEDRESELERİ VE BÜYÜK SELÇUKLULARDA EĞİTİM

NİZÂMİYE MEDRESELERİ VE BÜYÜK SELÇUKLULARDA EĞİTİM

Selçuklular, kuruluşlarını tamamlayıp Sünnî İslâm âleminin liderliğini ele aldıkları zaman temsilcisi oldukları kesim için Hıristiyan Bizans ve Şiî-Fâtımîler olmak üzere iki tehlikenin belirdiğini görmüşlerdi. Bizans, dış tehlike olarak mevcudiyetini korurken, Fâtımîler de iç tehlike olarak Sünnî düşünceyi ve onun temsilcisi Abbâsî halîfeliğini tehdit eder hâle gelmişti.[1] Fatımîler, ordularıyla Mısır ve Suriye’ye hakim olmuş, buraları Şiîleştirmeye çalışmakla kalmamış, nüfuzları altında olmayan bölgelerde de kendi taraftarlarını desteklemek suretiyle Abbasî halîfeliğinin otoritesini sarsmak, Sünnîliği zaafa uğratmak yolunu takip etmişlerdi.[2]

Fâtımî halîfeleri, Abbâsî halîfeleriyle mücâdele edebilmek için bir doktrin yaratarak, kendi hilâfet iddilarını pekiştirmek ve bu iddia doğrultusunda mücâdele edilen devletleri propaganda yoluyla zayıflatmak gibi bir gaye gütmekteydiler.[3] Bu gaye ile Ezher Camii’ni yaptırarak burayı Şiî kurmayların ve propaganda için kullanılan “Daîler”in yetiştirildiği bir üs haline getirdiler.[4]

Fâtımîlerle aynı akîdeyi paylaşan ve Bağdât merkezli Şiî bir devlet kuran Büveyhîler, Fâtımîlerle ortak hareket ederek Sünnîlik üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştı. Bu gelişmelerin sonucunda Bağdat halîfeliğiyle birlikte onun temsilcisi olduğu Sünnî düşünce, siyasi destekten mahrum olduğu için, Şiîlik karşısında yok olma tehlikesine maruz kalmıştı. Bu durumda Sünnî doktrini ihya edecek ümit ışığı, doğudan gelecek olan Türklerden başkası gözükmüyordu.[5] Nitekim Selçukluların Bağdat’a gelişiyle Sünnîlik zafer kazanacak ve yok olmaktan kurtulduğu gibi yeniden canlanma dönemine de girecektir.

Selçukluların Hemedan’ı zaptından sonra, Halîfe gizlice bir elçi göndererek (1052) Tuğrul Bey’i Bağdât’a davet etti. Tuğrul Bey de Halîfe’nin davetine icâbet edeceğini ve Bağdât’a gelmek istediğini bildirdi.[6] Neticede beklenen kurtarıcı Bağdât’a gelerek duruma el koydu. 15 Aralık 1055’te Bağdât camilerinde okunan hutbelerde Tuğrul Bey’in adı zikredildi ve Büveyhîler Devleti de sona ermiş oldu.[7]

Selçukluların Bağdât’a gelerek Sünnî dünyanın liderliğini ele almalarından sonra, Fâtımîler adına propaganda faaliyetleri duraksamaya uğratıldığı gibi gerileme sürecine de itilmiştir. Bu durumu bir türlü hazmedemeyen Fâtımîler için, öncelikli hedef Selçuklular olmuştur. Artık propaganda gayretlerinin yanına yeni bir unsur daha ekleyerek Şiîleştirme çalışmalarına devam etmişlerdir ki, bu unsur “Bâtınîlik” faaliyetleridir.

Fâtımîlerin dıştan yaptığı mücadeleyi Selçuklu ülkesinin içine taşıyan Bâtınîler, ülkenin her yanında görüşlerini yaymak ve Sünnî akîdeyi ortadan kaldırmak için gayret göstereceklerdir. Bu uğurda kendilerine karşı çıkan âlim, vâli vb. şahısları suikastle ortadan kaldıracaklardır. Bâtınîlerin tedhiş hareketleri yüzünden insanlar öldürülüyor, birbirlerini çekemeyenler, karşı tarafı Bâtınîlikle itham ederek devletçe cezalandırılmalarını sağlıyordu. Bu yüzden halk ikiye bölünmüş durumdaydı.[8]

Önde gelen âlimler, melikler, Bâtınîlikle itham edilerek cezalandırılıyor,[9] ülkenin her yanında karışıklıklar çıkarılıyor, Isfahan gibi büyük şehirlerde bile Bâtınî tedhişi yüzünden yüzlerce insan ölüyordu.[10] Böylece Fâtımîler, Selçukluları zaafa uğratmak suretiyle emellerine erişme noktasında önemli mesafeler katediyordu. Bâtınîlik, bir noktada Şiî düşüncesinin vurucu gücünü oluşturmakta, propaganda ve ikna yoluyla elde edilemeyenler korku ve tedhişle susturulup, engel olanlar ortadan kaldırılmaktaydı.

Fâtımîlerin, özellikle de Bâtınîlerin (İsmailîlerin) İslâm âlemi için büyük bir tehlike teşkil ettiğini kavrayan Selçuklular Ehl-i sünnet mezhebini güçlendirmek lüzumunu da hissetmişti.[11] Bu sebeple Sünnî medreseler açma gereği duyulmuştu. Böylece Fâtımîlere karşı kazanılan askerî başarılardan sonra, onların Doğu İslâm topraklarındaki uzantısı olan ve Selçuklular açısından büyük tehlike teşkil eden Bâtınîlere karşı da bu şekilde başarı kazanılacaktır.

Bu gayenin tahakkuku için Sultan Alp Arslan ve Nizâmülmülk devletin yakın ve uzak hedeflerini belirlemişlerdir.[12] Bu düşünceyi tahakkuk ettirmek için gerekli zeminin hazırlanması gerekiyordu. Sultan Alp Arslan, silaha silahla, fikre fikirle cevap verme zaruretini kavradığından dolayı, yıkıcı ve bölücü hareketlerle mücadele için medreseler açmak ve burada yetişen insanlarla mücâdelesini yürütmek istemiştir. Artık Sünnî düşünceyi yayacak olan çeşitli medreselerin ve dönemine göre üniversite karakteri taşıyan Nizâmiyelerin[13] açılmaya başlandığı görülecektir.[14]

Kaynakların naklettiği bilgilere göre Nizâmiyelerin ilki, Alp Arslan’ın gördüğü gerek ve verdiği izin üzerine Nişâbur’da inşa edilmiştir.[15] Sultan Alp Arslan’dan gerekli izni alan Nizâmülmülk, hemen faaliyete geçerek, hazineden harcadığı paralarla Nişabur’da ilk Nizâmiye Medresesi’ni bina ettirdi. İkinci olarak açılan Bağdât Nizâmiye Medresesi için Dicle kıyısında yeterli arsa temin edildikten sonra, 1063’te inşasına başlanmış ve iki senede bitirilmiştir.[16]

1066 senesi Eylül ayında Bağdat’ın ileri gelenleri ve halkın katılımıyla Bağdat Nizâmiye Medresesi’nin açılışı gerçekleşti.[17] Bu Medresede ünlü Şâfiî âlim Ebû İshak Şîrâzî’nin ders vermesi kararlaştırılmış olmasına rağmen, ortaya çıkan bir meseleden dolayı Ebû İshak açılışa katılmamıştı.[18] Bunun üzerine devrin âlimlerinden İbn Sabbağ’a müderrislik teklif edilmiş, O da birtakım garantiler aldıktan sonra bu teklifi kabul etmiştir. Böylece mesele çözüme kavuşmuş ve İbn Sabbağ, Bağdat Nizâmiyesi’nde ilk dersine başlamıştır.[19] Fakat halkın tepkisi ve müderris atamaya yetkili kişinin Nizâmülmülk olması sebebiyle İbn Sabbâğ’a bu görevden el çektirilerek, halîfenin de ricacı olmasıyla Ebû İshak görevi kabul etmiş ve ömrünün sonuna kadar sürecek olan Nizâmiye’deki dersine başlamıştır.[20] Böylece Nizâmiye Medreselerinin en meşhuru ve kendisinden en çok söz edilen Bağdat Nizâmiyesi uzun yıllar boyu sürecek olan şerefli ilim hayatına başlamış oldu. Bu medrese, hilâfet merkezinde olması, aynı zamanda meşhur müderrislerin birçoğunun burada ders vermiş olması bakımından daha büyük şöhrete kavuşmuştur.

Kendinden önce kurulan medreselerden ders proğramları ve müştemilatıyla ayrılan Nizâmiye Medreseleri, öğrencilerinin yemek, yatak ve ders araçları gibi bütün ihtiyaçlarını karşılama bakımından da diğerlerinden ayrılmakla kalmamış, sonra kurulan medreselere de model vazifesi görmüştür. Bu mükemmellik, medrese binasına da yansımış ve görenleri hayrete düşürecek şekilde muazzam inşa edilmiştir. Nizâmiyenin büyüklüğü ve güzelliği herkesi büyülemiş, hiçbir medrese Nizâmiye’ye denk görülmemiştir.[21]

Medreseler talabelerin barınması, okuması, ibadet v.b. ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yapılmış binalardır.[22] Nizâmiyeler, bu genel anlayışın daha da ötesinde mükemmel planlanıp, inşa edilmişlerdir. Buna göre; medresede öğrencilerin ders görebileceği dersaneler,[23] pek çok geniş konferans salonu, depo, erzak kileri, zemin katta bir hamamı ve bir de mutfağı vardı.[24] Ayrıca öğrencilerin ibadet ihtiyaçları yanında Cuma namazı kılınan ve halka vaazlar verilen bir mescit mevcuttu.[25]

Nizâmiyelerin hepsinde çeşitli mevzularla alakalı nefis kitaplardan oluşan bir kütüphane olup, bu kütüphaneden sorumlu bir de hâzin (müdür) bulunurdu.[26] Hâzin, kütüphanenin en yetkili memuru olarak ilmî ve idarî işlerini yürütürdü. Bunlar, sıradan kimseler olmayıp, devrin tanınmış ilim ve marifet erbabı kişileriydi. Nitekim Bağdât Nizâmiyesi’nin ilk hâzini olan Ebû Yûsuf Yâkub İsferayinî (ö. 1104) fakîh, kelamcı, edebiyatçı, şâir ve hattattı.[27] Başka bir hâzin Ebû Zekeriyya Yahya b. Ali (ö. 1108), nahiv, lügat ve edebiyat sahasında zamanının önde gelenlerinden olup, sahasında otorite idi.[28] Kütüphaneyi zenginleştirmek için, müdürün emrinde çalışan müstensihler değişik kitapların suretlerini çıkararak kütüphaneyi zenginleştirirlerdi. “Varrakin” de denen bu şahısların ekserisi hattat veya edebiyatçı idi.[29] Nitekim, 6000 cilt kitaptan oluşan Bağdât Nizâmiyesi’nin kütüphanesine pek çok kitap bu yolla kazandırılmıştı.[30]

Kütüphaneye kitap temin etmenin başka bir yolu da bağış şeklinde olup, ilk kitap vakfeden şahıs Nizâmülmülk olmuştur.[31] Daha sonra Halîfe Nâsır Lidinillah (1180-1225), binlerce eserden oluşan koleksiyonunu Nizâmiye Kütüphanesi’ne vakfettiği gibi,[32] meşhur tarihçi Ibn Naccâr (ö. 1245)[33] ve muhaddis Taceddin Ali Sâi de nâdide kitaplarını Nizâmiye Kütüphanesi’ne vakfetmişlerdir.[34]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ