Değerli Konuklarımız,
Otağımızın barındığı sunucularda meydana gelen bir problem sonucu bazı verilerimiz de eksiklikler mevcuttur. Siz konuklarımızdan eksikliğimizi gidermek için lütfen 'e E-Posta göndererek yardımcı olmanız ve bizleri uyarmanızdır.
Göstereceğiniz hassasiyet ve ilgi bizleri mutlu edecektir.
Saygılarımızla...
- Yaptığınız yorumun, yazıyla alakalı olmasına özen gösteriniz
- Yazım ve dilbilgisi konusundaki hassasiyetinizi yorumlarınızda da gösteriniz,
- Zorunlu olmadıkça büyük harf kullanmayın,
- Sözlerinizi vurgulama amacıyla da olsa, harf ya da noktalama işareti tekrarı yapmamaya çalışın,
- Kelimeleri telaffuz ettiğiniz gibi değil, yazım kılavuzunda olduğu gibi yazın,
- İnternet sohbet odalarında kullanılan kısaltmaları kullanmayın,
- Hiçbir harf yerine benzer görünen başka bir karakter kullanmayın,
- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, otağımız yorumunuzu yayınlama ya da yayınlamama hakkına sahiptir.
ÇİN SEDDÎNÎN YAPILIŞ NEDENÎ Çin Seddi denilince, dağların üzerinde uyuyakalmış bir ejderha gibi uzayıp giden bir yapı aklımıza gelir. Belki Çin'e gidip, bu görkemli yapıyı görenlerimizin sayısı pek fazla değildir. Ama, mutlaka bir resmini görmüşüzdür. Çin hakkında fazla bir şey bilmeyen bir kişi bile, en azından Çin Seddi'nin varlığından haberdardır. Ancak, bu görkemli yapı hakkında bildiklerimiz çok kısıtlıdır. Orta Asya Türk tarihi ile birlikte sıkça adı geçen bu yapı hakkında bildiklerimiz ne yazık ki, ansiklopedik bilgilerle sınırlıdır. Ansiklopedilerin ve bazı tarih kitaplarının verdiği bilgiyi kısaca şöyle özetleyebiriz: "3.000 kilometre uzunluğunda ve 6 metre yüksekliğindeki bu duvar, kuzeyden Çin üzerine aralıksız akınlar yapan Türkleri ve Moğolları durdurmak amacıyla yapılmıştır." Burada verilen rakamlarda bazı küçük değişiklikler olabilir ama anlatımın özünde değişiklik olmaz. Hatta bazı kişiler tarafından bir övünme nedeni olarak algılanır ve "korkak Çinlilerin, Türklerden ne kadar çok korktukları" gururla ifade edilir. Çin Seddi'nin hangi amaçlar için yapıldığına geçmeden önce, bu yapı hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum.
YUKARI KARABAĞ SORUNU VE TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ Yukarı Karabağ sorunu, Sovyetlerin çöküşünden sonra Kafkasya'daki istikrarı etkileyen sorunların başında yer almaktadır. Tarihi bir Türk yurdu olan Karabağ'a Çarlık Rusya’sı döneminden itibaren Ermeniler yerleştirilerek Azerbaycan toprakları içinde Ermenilerin yoğunlukta olduğu bir bölge oluşturulmuştur. Karabağ'ın üst kısımlarındaki dağlık bir yer olan bu bölge; Yukarı Karabağ veya Dağlık Karabağ olarak adlandırılmaktadır. Bölgeye yerleşen Ermenilerin faaliyetleri nedeniyle 19. yüzyıldan itibaren çatışmalar yaşanmaya başlamış, 20. asırda ise bu çatışmalar ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Çarlık Rusya’sının nüfus politikalarını devam ettiren Sovyetlerin çöküşü sırasında Azerbaycan topraklarındaki çatışmalar tekrar canlanmıştır. Yukarı Karabağ meselesinde Türkiye hem Azerbaycan ile olan tarihi ve kültürel bağları hem de bölgeye sınır komşusu olması nedeniyle sürece etki edecek önemli bir aktör olarak görülmüştür. Çatışmaların yaşandığı süreçte bölgeye askeri müdahalesi tartışılırken Türkiye, temkinli bir politika izleyerek sorunun uluslararası platformda barışçı yollardan çözülmesi için çalışmıştır. Azerbaycan ve Ermenistan'ın bağımsızlıklarını ilk tanıyan ülkeler arasında olan Türkiye, bu ülkelerle olan ilişkilerinde Yukarı Karabağ meselesini önemsemiştir. Azerbaycan tarafının yanında yer alan Türkiye, bir yaptırım olarak Ermenistan sınırını kapatmıştır. Bu çerçevede Ermenistan ile başlayan ilişkiler uzun sürmeden kesilmiştir. Son dönemde ilişkilerin normalleşmesi yolunda atılan adımlar da Ermenistan ile olan tarihi sorunlar ve Azerbaycan topraklarındaki işgalin devam etmesi nedeniyle olumlu bir netice vermemiştir.
"TAŞTAKİ TÜRKLER’DEN SAYMALITAŞ"A Somuncuoğlu'na göre "Avrasya coğrafyasındaki kaya resimlerinin çok büyük bir kısmı, Türklerin Asya'nın yüksek dağlık bölgelerindeki taşlara, kayalara çizdiği ve eski dünyanın dört bir yanına yurt kurarken, tarih öncesinden bugüne bıraktıkları izlerdir". Resimlerden damgalara geçiş tarihi belirsiz olmakla beraber Somuncuoğlu'na göre "Damgaların oluşması M.Ö. 10 bin ile M.Ö. 5 bin arasında yani 5000 yıllık bir dönemde devam ediyor. Damgalar, zaman içinde önce soyutlaşıyor, sonra da ses değerleri yani harflere dönüşmeye başlıyor. Kültür kodları öyle bir şeydir ki Altay dağlarında 10 bin yıl önce oluşmaya başlayan damgalar bugün Anadolu'da karşımıza çıkıyor".
BATILILAR GÖZÜYLE HAREM: GERÇEK VE FANTEZİ Harem-i Hümayun veya Batılılarca "tutsak olmuş kadınların dünyası" (Akşit 23) olarak tanımlanan harem, tarih boyunca hep gizemini ve sırrını korumuştur. Batı edebiyatı ve sanatında harem, çeşitli Avrupa ülkelerinden köle veya tutsak olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı ve gücü ele geçirmek için en tehlikeli planlar yaptığı ve rekabetin gizliden gizliye acımasızca sürdüğü bir "Altın Kafes" olarak betimlenmiştir. Harem, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kez, Orhan Gazi (1326-1360) döneminde oluşturulmuş ve Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) ise önemli ve güçlü bir konuma gelmiştir. Bu dönemde, sadece özel bir kurum olmakla kalmamış aynı zamanda gelecekteki devlet ilişkilerini yönlendirecek bir eğitim kurumu şeklini almıştır (Pirce 42). Onaltıncı yüzyıldan itibaren, özellikle on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, harem öylesine gizemli ve dışa kapalı bir görünüm aldı ki değil saraydan erkeklerin, dışarıdan yabancı birilerinin hele hele Avrupalıların, burayı yakından gözlemlemesi imkânsızdı. Bu yüzden Osmanlı topraklarını gezen birçok yazar ve ressam, haremi ancak 1717 başlarından 1718 ortalarına kadar İstanbul’da yaşamış ve o dönemdeki İngiliz Büyükelçisi Edward Wortley Montagu'nun eşi olan Lady Mary Wortley Montagu'nun Türkiye izlemlerini ayrıntılarla anlattığı Mektupları, aracılığıyla tanıyabilmiştir. Lady Montagu, yakından gördüğü vezir ve paşa haremlerini gerçekçi bir gözle incelemiş ve hiçbir abartıya yer vermeden ayrıntılı olarak betimlemiştir. Bu makalede Batı dünyasına haremin neden farklı ve gizemli geldiği ve Lady Montagu'nun mektuplarında gerçeklerin nasıl vurgulandığı örnekler verilerek tartışılacaktır.
Türk-İslamcı resmi tarihimizin gizlediği konu: Türkler nasıl Müslümanlaştı? Bu konu Tarih dersi kitaplarımızda, Türklerin 9. ve 10. yy'da İslamiyet’i benimsediği yazılarak geçiştirilir. Türk boylarının kendi istekleri ile İslam’ı benimsedikleri sanısı verilir. Orta-Asya'dan göç etmiş Türk kabileleri henüz bir devlet olmamaları ve iç anlaşmazlıkları nedeniyle bilhassa Müslüman Emevilerin yaptığı katliamlara uğramışlardır. Şaman Türkler, Müslümanlar tarafından Curcan ve Talkan şehirlerinde çocuk, kadın, yaşlı demeden kitle katliamına uğramıştır. Orta Asya'dan batıya göç eden Şaman Türklerin hâkim kesimleri üç yüz yıl süren direnişlerine rağmen sonunda İslam’ı benimsemek zorunda kalmışlardır. Türk yönetici kesimlerin çıkarı açısından cihat ideolojisi, çok eşlilik gibi "yenilikler" nedeniyle İslâma uygundu.