Değerli Konuklarımız,
Otağımızın barındığı sunucularda meydana gelen bir problem sonucu bazı verilerimiz de eksiklikler mevcuttur. Siz konuklarımızdan eksikliğimizi gidermek için lütfen 'e E-Posta göndererek yardımcı olmanız ve bizleri uyarmanızdır.
Göstereceğiniz hassasiyet ve ilgi bizleri mutlu edecektir.
Saygılarımızla...
- Yaptığınız yorumun, yazıyla alakalı olmasına özen gösteriniz
- Yazım ve dilbilgisi konusundaki hassasiyetinizi yorumlarınızda da gösteriniz,
- Zorunlu olmadıkça büyük harf kullanmayın,
- Sözlerinizi vurgulama amacıyla da olsa, harf ya da noktalama işareti tekrarı yapmamaya çalışın,
- Kelimeleri telaffuz ettiğiniz gibi değil, yazım kılavuzunda olduğu gibi yazın,
- İnternet sohbet odalarında kullanılan kısaltmaları kullanmayın,
- Hiçbir harf yerine benzer görünen başka bir karakter kullanmayın,
- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, otağımız yorumunuzu yayınlama ya da yayınlamama hakkına sahiptir.
BÜYÜK SÜRGÜN’Ü VE ‘KIRIM’IN YİĞİT BALALARI’NI HATIRLARKEN… Yahudi soykırımını anlatan, döne döne anlatan onlarca filmi seyrederken, katı bir yumru gelir, boğazıma takılır: “Neden benim soydaşlarımın öyküsünü filme çeken bir sinemamız yok?” diye… Hattâ, “neden ülkemiz insanlarının büyük bir çoğunluğu soydaşlarının yaşadığı katliamlardan bu kadar habersizdir?” diye... 18 Mayıs 1944 sürgününü yaşayan ve bugünlerde 70 yaş üzerinde olan hayatta kalan mazlumlardan kaç tanesi bir daha atayurtlarına dönebildiler? Kaç tanesi anaocağından uzaklarda can verdi? Kaç tanesi nerelerde toprağa verildi? Hesabını bilen yok!.. Hesabını bilen yoksa, hesabını soran da olmayacak demektir!.. 1943-1944 sürgünlerinin mazlumu bütün soydaşlarımızı rahmetle anarken, 20 yılı aşkın süredir devam eden bir mücadele ile Vatan-Kırım’da tutunmağa çalışan 69 yaşındaki çilekeş Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na ile yoldaşlarına yâr ve yardımcı olmasını Allah-u Zülcelâl’den niyâz ederim.
BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİ VE MEKTUBUNUN BAŞINA GELENLER Çanakkale şehidi İhtiyat Zabit Vekili İbrahim Ethem, cepheden annesine yazdığı mektupla tarihimizdeki müstesna yerini almıştır. Edebî üslûbu ve muhtevası ile dikkat çeken mektup, Çanakkale Savaşları hakkında yapılan yayınların birçoğunda yer almakta; fakat çoğu zaman değiştirilmekte, tahrif edilmektedir. Tarih metodolojisine uymayan bu durum, "tarih yazanın tarih yapana sadık kalmaması" yanlışını ortaya çıkarmaktadır. Şehidin milliyetçi kimliği ve Türklük kavramının örtülmeye çalışılması, bu tavrın ciddî bir tenkidini gerektirmektedir. Bu çalışmada, söz konusu tahrifatın tespiti ve tenkidi amaçlanmıştır. ... Ethem'in komutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün; "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır." sözü, tam da bu durum için söylenmiş gibidir. Çanakkale'de savaşan ordunun Türk ordusu ve bu toprakların -Ethem'in de belirttiği gibi- Türkiye, Türklerin vatanı olduğu gerçeği asla değişmeyecektir, değişmeyen hakikat de budur.
HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER ve GAGAVUZLAR Hamdullah Suphi Tanrıöver (1886-1966), yıllarca Türk Ocağı Başkanlığını başarıyla yapmış kuvvetli hitabeti ile Türk gençliği üzerinde ciddi tesirler bırakmıştır. Yetiştirdiği fikir ve sanat adamları ile tanınmış bir ailenin bireyidir. 1912-1932 yılları arasında Türk Ocağı Başkanlığını başarıyla sürdürmüştür. O, Türkiye dışındaki Türklerin gözü, kulağı ve vicdanı olmuştur. Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1931'de Bakanlar Kurulu kararı ile Bükreş'e 1.sınıf elçi olarak tayin edilmiş ve bu görevini 1944 yılına kadar sürdürmüştür. Bu esnada Romanya ve Bulgaristan'da bulunan Türklerle yakından ilgilenmiştir. İlk iş olarak kız ve erkek Gagavuz çocuklarından birçoğunu Türkiye'ye getirterek ilk, orta ve yüksek okullara yerleştirerek okumalarını sağlamıştır. Beserabya'daki Gagavuz kasaba ve köylerini dolaşarak, bu bölgede Türkçe eğitim yapan 26 tane okul açtırmış ve bu okullara öğretmenler tayin ettirmiş ve Türkiye'den kitaplar getirterek bu okullarda okutmuştur. Ayrıca kızlı erkekli 30-40 kadar Gagavuz gencini Türkiye'ye göndererek çeşitli okullarda ve üniversitelerde eğitim ve öğretim görmelerini sağlamıştır. Tanrıöver'in Romanya'daki hizmetlerinden biri de şahsi gayretiyle Bükreş'te büyük bir Türk şehitliğini 6 Haziran 1935’te açtırmış olmasıdır. 13 yıla aşkın bir süre ile Türkiye Cumhuriyeti devletini temsil ettiği Romanya'da 5 Aralık 1944 tarihinde yurda dönmüştür.
23 NİSAN ÇOCUK BAYRAMI'NIN ORTAYA ÇIKIŞI VE 1922-1929 YILLARI ARASINDA 23 NİSAN KUTLAMALARI Yeni Türk devletinin ilk bayramı olarak 23 Nisan 1921 yılında kabul edilen Hâkimiyet-i Milliye Bayramı'nın 23 Nisan 1922'de Ankara'da yapılan ilk kutlamalarından itibaren çocukların ön plana çıkmasıyla birlikte TBMM Başkanı Mustafa Kemal'in de desteğini alan Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri 23 Nisan 1923te cemiyet adına yardım toplamaya başlamıştır. 1924 kutlamalarında Latife Hanım'ın Himaye-i Etfal temsilcisi olması ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın da Himaye-i Etfal Cemiyeti'ni açıkça desteklemesi ile 1925'lerden itibaren 23 Nisan'a "Hâkimiyet-i Milliye Bayramı" yanında "Çocuk Günü" ve "Çocuk Bayramı" da denmeye başlanmıştır. Çocuk Bayramının amacı, çocukların birkaç gün eğlendirilmesinden ziyade, toplumun farklı çocuk sorunları ile ilgilenmesinin sağlanmasıydı. Çocuk ölümlerinin azaltılarak nüfus artışının desteklenmesi bunların en önemlisiydi. 1927 yılından önce 23 Nisan; "Çocuk Günü", "Çocuk Bayramı" gibi kavramlarla anılsa ve çocuk bayramı olarak kutlansa da ilk kapsamlı Çocuk Bayramı kutlamalarına 23 Nisan 1927 yılında başlanmıştır. "Çocuk Bayramı" Mustafa Kemal Paşa ve hükümetin de desteği ile 1929 yılında "Çocuk Haftası" adıyla yedi güne çıkarılmış ve kutlamalarda aktif rol Türk Ocaklarına verilmiştir. Maarif Teşkilatı'nın da okulları tatil ederek tüm öğrencilerin kutlamalara katılımını sağlamasıyla Çocuk Bayramı, Ankara ve İstanbul'un yanı sıra memleketin her tarafında özel merasimlerle kutlanmaya başlanmıştır. Böylelikle 1929'da Çocuk Haftası olarak kutlanmaya başlanan 23 Nisan kutlamaları daha çok, çocukların sorunlarının gündeme getirildiği ve tüm Türkiye'nin coşkuyla kutladığı bir bayram haline dönüştürülmüştür.
TÜRK TARİHİ ÜZERİNDEKİ KARANLIKLAR KALKIYOR Türk Tarihinin karanlık dönemi, yapılan kazılarla ortaya çıkan yeni buluntular ve yazılı kaynaklarla her gün biraz daha aydınlanmaktadır. Ele geçirilen buluntular (tarihi eserler) ve şifreleri çözülüp okunan yazılı kaynaklar, bu gün bilinen ve bize de ezberletilen tarih tezlerini alt üst etmeye devam ediyor. Bu gerçeklerle yüz yüze gelmeyi sağlayan çalışmaların çok önemli bir kısmını da maalesef yine yabancı bilim adamları yapıyor. Bu konularda bizde de önemli çalışmalar yapan çok değerli bilim adamlarımız var. Sayın Kazım Mirşan hocamız gibi. Ancak, toplumumuza aşağılık kompleksi o kadar yerleşmiş ki, bir Türk bilim adamının yaptığı tespitler, ortaya çıkardığı tarihi gerçekler, bir yabancı bilim adamının tespitleri kadar ciddiye alınıp kabul görmüyor. Ama tabii ki bu durum sonucu değiştirmeyecektir.