MÜTAREKE DÖNEMİ İSTANBULU’NDA SOSYAL YAŞAM VE SORUNLAR

MÜTAREKE DÖNEMİ İSTANBULU’NDA SOSYAL YAŞAM VE SORUNLAR

Uygarlıkları, insanları, tarihi yok eden savaşlar, geride sağ kalabilenleri de sağlıksız, yiyeceksiz, evsiz, işsiz ve perişan bir halde bırakmıştır.

Ülkedeki bunca insan kaybına paralel olarak ekonomide de büyük bir daralma ve gerileme görülmüş, tarımsal üretim savaş öncesine oranla yarıya, dış ticaret hacmi de onda bire inmiştir. Buğday üretimi %47, tütün %51, kuru üzüm %54, fındık %65, yaş koza %69, koyun sayısı %45, keçi sayısı %33 oranında azalmış[1], dış ticaret hacminin yoğun olduğu Rusya, Fransa, Romanya, İtalya gibi ülkelerin İtilaf bloğunda yer almalarıyla bu ülkelerden yapılan hububat ithali tamamen durmuş, stokların da tükenmesiyle başta İstanbul olmak üzere tüm ülkede gıda ve yiyecek sıkıntısı baş göstermiştir.[2]

I. Dünya Savaşı’nın getirdiği sıkıntılardan en fazla etkilenen şehir başkent İstanbul idi. Savaştan sonra bir çok ordu mensubunun İstanbul’a dönmesi binlerce İtilaf Devleti askerinin 1918 Kasımı’ndan itibaren şehre yerleşmesi, Rusya’daki Bolşevik rejimden kaçan ve sayıları 200 bini bulan Beyaz Rus ve Wrangel ordusunun 1920 yılı başından itibaren İstanbul’da barındırılması, Batı Anadolu’daki Yunan zulmünden ve Kuva-yı Milliye baskısından kaçan yaklaşık 50 bin muhacirin başkente sığınması, Balkanlar’dan ve diğer kaybedilen bölgelerden İstanbul’a yönelik göçlerin de devam etmesiyle birlikte şehirdeki pahalılık, geçim sıkıntısı, asayişsizlik, her türlü bulaşıcı ve zührevi hastalık, işsizlik artmış gündelik yaşam alabildiğine zorlaşmıştır.

Almanya’dan yapılan kok kömürü ithalatının durması, Alman subayların terk etmeden önce Zonguldak maden ocaklarındaki makineleri bozmaları nedeniyle su, elektrik, tramvay ve araba vapuru hizmetleri için günlük ortalama 1200 ton kömüre ihtiyaç duyulan şehre yeterli kömür gelmeyince vapur seferleri kısıtlanmış, tramvay hizmetleri durmuş, günlerce elektrik ve su kesintileri yapılmıştır.[3]

Tüm bu ekonomik ve sosyal sıkıntılara Türk ve Rum çetelerinin yarattığı asayişsizlikler, değişik nedenlerle çıkan yangınlar ve işgal kuvvetlerinin sergiledikleri hukuk dışı davranışlar da eklenince İstanbul halkı, Mütareke Dönemi’nde ikinci bir ölüm-kalım savaşıyla karşılaşmıştır. İşgal kuvvetleri, şehirdeki kamu binaları ile kışlalara, yabancı okullara, hastanelere, özel otel ve binalara yerleşmişler, yerleşme esnasında ve sonrasında birçok yolsuzluk ve hukuk dışı davranışlara başvurmuşlardır. Üst düzeydeki İtilaf yetkilileriyle subaylar, beğendikleri yerleri ve özel meskenleri zorla boşalttırarak kendileri oturmuşlar, herhangi bir ücret veya kira bedeli ödemedikleri için de binalarına el konulan kişilerin mağduriyetine neden olmuşlardır. Meskenlerine el konulan pek çok kişi Sadaret makamına dilekçe vererek el konulan işyerlerinin ve evlerinin kiralarının hükümetçe mi yoksa işgal kuvvetleri yetkililerince mi ödeneceğinin bildirilmesini istemişlerdir.[4] Halkın yoğun şikayeti üzerine hükümet konunun barış konferansında görüşülmesi için işgal kuvvetlerince el konulan binaların yer ve sahiplerini gösteren bir defter hazırlamış, bu defterin birer özetinin 10 Ocak 1920’de konferansa katılacak delegelere verilmesini kararlaştırmıştır.[5]

Kısaca özetlemeye çalıştığımız Mütareke dönemi İstanbul’undaki bu yaşam mücadelesi başlıklar altında biraz detaylandırılacaktır.

1. İaşe Sıkıntısı ve Alınan Önlemler

Temel ihtiyaç maddelerinin az bulunması ve bulunabilenlerin fiyatlarının da çok pahalı olması, halkın en büyük sorununu oluşturuyordu. Hükümet, savaş öncesinde yiyecek, yakacak ve zahire başta olmak üzere zorunlu ihtiyaç maddelerinden epeyce stoklamıştı. Savaşın sonuna doğru eriyen stoklar, iç ve dış ticaret yollarının tıkanması nedeniyle yenilenemeyince halk zaman zaman açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. İstanbul’a sevk edilmek üzere Anadolu’nun değişik bölgelerinde toplanıp İstanbul’a sevk edilmesi beklenen hububat da kömür yokluğu, Anadolu Şimendüfer Kumpanyası’nın tüccarlara yeterli sayıda vagon tahsis etmemesi, Anadolu Demiryollarının Milli Mücadele’de askeri amaçlarla kullanılması, Anadolu’daki çetelerin Anadolu’dan İstanbul’a yapılabilecek gıda ve erzak sevkiyatını engellemek için köprüleri tahrip etmeleri nedeniyle gönderilemiyordu.[6] Ayrıca 1919 yılında Ankara, Konya, Kütahya ve Sivas’ta hububat üretiminin çok düşük olması, Afyon ve Eskişehir’deki hububat bölgelerinin askeri harekattan zarar görmesi, Kütahya, Uşak, Eskişehir, Bilecik, Konya, Kayseri, Samsun, Bolu, Adapazarı, Geyve, Çanakkale, Simav ve Gediz bölgelerindeki 1917, 18 ve 19 yıllarına ait aşar ve iaşe zahirelerinin Amerikan Yakındoğu Yardım Heyetlerine tahsis edilmesi, Anadolu’daki bazı mülki amirlerin öncelikle kendi bölgelerinin ve Milli Mücadele’deki Türk ordusunun ihtiyaçlarını dikkate alarak İstanbul’a zahire göndermek istememeleri, işi savsaklamaları ve engellemeye çalışmaları da İstanbul’u Anadolu hububatından yoksun bırakmıştır.[7] Şehrin et ihtiyacını karşılayan kasaplık hayvanların sevkiyatında da büyük bir düşüş meydana gelmiştir. Mütareke öncesinde ihtiyacın %11’i şehir içinden, %42’si Trakya ve Rumeli’den, %27’si Bulgaristan’dan, %20’si de Anadolu’dan karşılanıyordu. Savaşın sonuna doğru Bulgaristan’ın İstanbul’a yönelik et ihracını durdurması da şehirdeki et tüketiminin önceki yıllara oranla üçte bire inmesine, buna karşılık fiyatların 20 kat artmasına neden olmuştur.[8]

Büyük çoğunluğu Avusturya-Macaristan’dan ithal edilen şekerin ithalatının da savaş yıllarında durma noktasına gelmesiyle fiyatlar 1913-1920 yılları arasında yaklaşık otuz kat artmış, 1913’de kıyyesi perakende 2-2.5 kuruş olan şeker, 1920’de 76 kuruşa yükselmiştir.[9] 1914-1920 yılları arasında İstanbul’daki temel ihtiyaç mallarının fiyatlarında %1350’lik bir artış olmuş, buna karşılık aynı dönemde memur maaşlarına %50 oranında artış yapılabilmiştir.[10]

Şehirdeki kıtlık ve aşırı pahalılığın en büyük nedenlerinden birisi de vurgunculuktu. Hükümet gıda sıkıntısını hafifletmek ve vurgunculukla mücadele etmek amacıyla bazı önlemler almıştır. 25 Kasım 1918’den itibaren ekmek sıkıntısının hafifletilmesine yardımcı olabileceği düşüncesiyle İaşe Nezareti’nin ambarlarındaki patatesin vesika ekmek fiyatından halka dağıtılması kararlaştırılmıştır.[11] 27 Mayıs 1919’da hazırlanan ihracat nizamnamesiyle birçok gıda ve temel ihtiyaç maddesinin ihracı ve İstanbul dışına un çıkışı yasaklanmıştır.[12] 19 Haziran 1919’da hazırlanan iaşe kararnamesiyle, hükümet ve belediyenin zorunlu ihtiyaç maddeleri için belirlediği fiyatlara uymayanlara, bozuk ve kalitesiz gıda maddesi üreten ve satanlara, vurgunculuk yapanlara, mallarına el koyma, işyerlerini kapatma, hapis ve ağır para cezası uygulama hükümleri getirilmiştir.[13] 1919 Ekimi’nde de pahalılık ve vurgunculukla mücadele etmek, hammaliye ve nakliye ücretlerindeki artışın önüne geçmek, aşırı zam yapmayı gerektiren etkenleri araştırmak, üretici ve tüketici arasındaki aracıları en alt düzeye indirmek, küçük esnafın fahiş fiyatlarla mal satmasını ve malın cinsini tağşiş etmesini önlemek, toptan ve perakende piyasayı her gün izlemek amacıyla Mücadele-i İktisadiyye Müdüriyeti kurulmuştur.

İtilaf Devletleri temsilcileri ve Amerikan Muavenet Heyeti yetkilileriyle işbirliği yapılarak, başta ABD olmak üzere yurtdışından zahire ve tüketim maddesi ithal edilmesi sağlanmıştır. Anadolu’daki mülki amirlerden hububat, zeytin ve zeytinyağı göndermeleri istenmiş, ancak bunda pek başarılı olunamamıştır.[14] Amerikan Muavenet Heyeti’nin yurtdışından getireceği temel tüketim maddelerine gümrük muafiyeti tanınması ithalatın artmasını sağlamış, gıda maddelerindeki aşırı fiyat artışını biraz yavaşlatmıştır.[15]

Dahiliye Nezareti, Heyet’in yurtdışından ithal ettiği tüketim maddelerinin halka ulaşabilmesi için şehrin değişik bölgelerinde satış noktaları oluşturmuştur. Atıl olarak duran hamam, imarethane ve bazı kargir binaların da depo ve satış noktası olarak kullanılmak üzere ücretsiz veya uygun bir icar bedeli ile Heyet’e verilmesini kararlaştırmıştır.[16]

Bu önlemlerin yanı sıra, kalitesiz ve sağlıksız gıda maddesi üreten ve satanlara, mahlut undan ekmek üretenlere, narhtan fazla fiyatla mal satanlara, iaşe kanununa aykırı satış yapanlara verilecek cezalar arttırılmış, bu suçları işleyenlerin Divan-ı Harp’te yargılanmaları kararlaştırılmıştır.[17] 1920 yılında bu suçlardan dolayı birçok işyeri sahibine Dersaadet Üçüncü İdare-i Örfiyye Divan-ı Harbi tarafından 10 ile 200 lira arasında değişen para, 1 hafta ile 15 gün arasında değişen hapis cezaları verilmiştir.[18]

2. İstanbul’a Yönelik Göçler

Kırım Savaşı’ndan itibaren Balkanlar, Kafkaslar ve Rusya’nın değişik bölgelerinden sürekli göç almaya başlayan kente, Mütareke Dönemi’nde de değişik kanallardan artarak mülteci, göçmen ve kaçak akını devam etmiştir. Balkanlar ve Rumeli’deki Sırp, Bulgar ve Yunan baskısından kaçan Müslümanların başkente sığınmaları sürerken, Yunanistan’ın işgal ettiği bölgelerden de yüzbinlerce kişi canını kurtarmak amacıyla bu şehre sığınmıştır. Megalo İdea’nın bir aşamasını oluşturan Batı Anadolu ve Trakya’nın işgaliyle birlikte Yunanistan girdiği bölgelerde uyguladığı öldürme, toplu katliam, işkence, yakma, ırza geçme ve kaçırma yöntemleriyle Türk nüfusunu azaltmaya ve yok etmeye başlamıştır. İzmir’in işgalinin ilk günlerinden 1921 yılının sonuna kadar İzmir ve Aydın’ı terk edenlerin sayısı 300.000’e ulaşmıştır.[19]

Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyyesi’nin kayıtlarına göre bunların yaklaşık 80.000’i İstanbul’a sığınmıştır.[20] Şehre yönelik diğer göç kaynakları da şunlardır:

– İşgal edilmiş bölgelerden gelen ve sayıları 5000’e ulaşan, yönetici, memur ve bunların aile, dul ve yetimleri.[21]

– I. Dünya Savaşı yıllarında esir düşüp Mısır, Sibirya, İtalya, Yunanistan, Irak ve diğer bölgelerden Mütarekeden sonra İstanbul’a getirilen ve sayıları yaklaşık 60.000’i bulan Osmanlı esirleri.[22]

– Kuvâ-yı Milliye baskısından kaçan ve Milli Mücadeleyi desteklemedikleri için İstanbul’a sığınan Anadolu mültecileri.[23]

– Rusya’daki Bolşevik rejiminden kaçıp İstanbul’a sığınan ve sayıları 200.000’i bulan Beyaz Ruslar ve Wrangel ordusu.[24]

Yunanistan Muhacirin Komisyonu ve Etnik-i Eterya Komitesi tarafından izci alayları adı altında Yunanistan ve Anadolu’nun değişik yörelerinden gizlice getirilip İstanbul’a yerleştirilen ve sayıları 5000’i bulan Rum mültecileri.[25]

Yunan zulmünden kaçan mülteciler, İstanbul’da askeri binalara, fabrikalara, camilere, tekkelere, medreselere, çadırlara ve vakıflara ait binalara yerleştirilmişler, kendilerine Muhacirin Müdüriyeti, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Amerika Muavenet Heyeti, Dersaadet Fakirleri Himaye Cemiyeti, İstanbul ve Kadıköy Fukaraperver Cemiyetleri tarafından aynî ve nakdi yardımlar yapılmış ve değişik yardım kampanyaları düzenlenmiştir. Muhacirleri çalıştırmak ve üretici duruma getirmek için, çorap, fanila, atkı, hasır örmesini öğrenebilecekleri sanatevleri, imâlâthaneler ve dârül-mesailer, çiftçilik ve diğer sanatlarla uğraşmak isteyenler için de Eyüp, Paşamandıra ve Ağaçlı’da tenekecilik sanatevleri ve çiftlikler kurulmuştur.[26]

Kuvâ-yı Milliye’den kaçanlar da genellikle otel, han, klüp, pavyon ve kahvehanelere yerleştirilmişler, kendilerine Meclis-i Vükelâ kararıyla Masarif-i Gayr-i Melhuze Tertibinden günde yüzer kuruş para yardımı yapılmıştır. Emlak sahibi ve eşraftan olanlara ise borç şeklinde ayda 34 ile 50 lira arasında değişen aylıklar verilmiştir. Memleketlerine dönmek isteyenlere de yol parası ödenmiştir.[27]

75.000’ini Wrangel ordusunun oluşturduğu Beyaz Ruslar da Tuzla Tahaffuzhanesi, Çatalca, Silivri, Selimiye ve Davutpaşa Kışlaları, Heybeliada, Makriköy Bez Fabrikası, Zeytinburnu Fabrikalarının ek binaları, Büyükada, Burgaz ve Kınalıada ve gayrimüslimlere ait bazı pansiyon, otel ve evlere yerleştirilmişlerdir.[28] Ancak Wrangel ordusunun büyük bir kısmı bir süre sonra Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Karadağ, Cezayir, Limni, Brezilya, Estonya ve Letonya’ya gönderilmişlerdir.[29] İstanbul’daki Rus mülteci sayısı böylece 1921 yılı sonunda 34.000’e, 1922 Kasımı’nda 28.000’e, 1930’da da 1.400 kişiye düşmüştür.[30]

Rus mültecilere Amerikan, Rus, İngiliz, Fransız, Ermeni, Rum, Yahudi ve Türk yardım kuruluşları tarafından yardım yapılmıştır. Bunlar için sakatlarevi, sanatoryum, doğumevi, kreşler, hastaneler, ilkyardım merkezleri, eczaneler, diş klinikleri, fırınlar, oyun, eğlence ve spor merkezleri, ibadethaneler ve işyerleri açılmıştır. Sirkeci, Nişantaşı, Taksim, Yıldız, Arnavutköy, Bebek, Tuzla ve Heybeliada’da kantinler, yiyecek ve giyecek yardımı yapan merkezler kurulmuştur. Avrupa ülkelerinden de fazla miktarda para, sağlık malzemesi ve araç-gereç yardımı sağlanmış, binlercesi de değişik iş kollarında işe yerleştirilmişlerdir.[31]

Rus mültecilerin barınma ve beslenme şartları Anadolu mültecileriyle karşılaştırılamayacak kadar iyi durumda idi. Bunların bir kısmı sonradan Osmanlı ve Türk vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul’un ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında derin izler bırakmışlardır. Zengin, tüccar ve aristokrasiye mensup olanları Rusya’dan kaçırabildikleri menkulleri piyasaya sürerek, altın spekülasyonunu körüklemişler, şehirde geçici bir canlılık yaratmışlardır.[32] Zengin mülteciler bir oda için 100-150 lira vermekten çekinmedikleri için ev kiraları aşırı derecede artmış ve bir buhran halini almıştır.[33] Hükümet bunun üzerine Ruslara mesken kiralanmasını yasaklamış, yasağa uymayanlara para cezası uygulanacağını, kiraya verdikleri meskenlerin de boşaltılacağını bildirmiştir.[34] Rus mülteciler ancak otellerde kalabileceklerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al