MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A ÇIKIŞ SÜRECİNDE GELİŞEN OLAYLAR

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A ÇIKIŞ SÜRECİNDE GELİŞEN OLAYLAR

1919 senesi Mayısı’nın 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umûmîye, Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umûmî’de mağlup olmuş. Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şerâiti ağır bir mütarekenâme imzalanmış. Büyük harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir hâlde. Millet ve memleketi Harb-i Umûmî’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve Hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; âciz, haysiyetsiz, cebîn, yalnız Padişahın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek her hangi bir vaziyete razı. Ordunun elinden esliha ve cephanesi alınmış ve alınmakta…” Mustafa Kemal Paşa, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında CHP’nin İkinci Büyük Kurultay’ında irâd ettiği Büyük Nutku’na bu cümlelerle başlayarak, Millî Mücadele başlamadan önce ülkenin genel durumu hakkında bilgi vermiştir.[1]

Mustafa Kemal Paşa’nın ana hatları ile tasvir ettiği durum hiç de abartılı değildi. Gerçekten Millî Mücadele başlarken Türkiye, tam bir karmaşa ve kargaşa içerisindeydi. Sınırları belli olmayan bu ülkede, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasından sonra resmen iki hükümet, çok cepheli bir savaş, bir yanda altı asırdan fazla yaşamış ve üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı Devleti tarih olmaya doğru giderken, diğer yanda bu devletin şahsında Türk milletinin tarih olmaması için mücadele eden ve tarihe yön vermeye çalışan bir millet ve millete rehberlik eden Kuva-yı Millîye’nin öncüleri.[2]

Türk milleti bu noktaya uzun bir tarihî süreci yaşayarak geldi. Şark Meselesi’nin tabii bir uzantısı olarak 16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot ve 21 Nisan 1917 tarihli St. Jean de Maurienne antlaşmaları ile İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya kendi aralarında Osmanlı Devleti’ni paylaşmışlardı.[3] Adı geçen antlaşmalarda belirtilen paylaşma projeleri hemen hayata geçirilmek istendi ve I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’ne 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalattırıldı. Mondros Mütarekesi sürecinde İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’nin şahsında Türk milletine karşı çok insafsız ve hukuk dışı hareket ettiler. Hatta bunlar ihtiraslarına dur diyemedikleri için, kin ve nefretleri zaman zaman kendilerini de boğacak hâle gelmişti. Daha savaş devam ederken, 20 Mart 1917’de yapılan Dominyonlar Konferansı’nda L. George, “Türkler, dünyanın en verimli ve şanslı bölgelerine sahipler. Fakat idare edemiyorlar. Medeniyetin mabedi ve anbarı olan bu toprakları mâzideki ihtişamına kavuşturmalıyız.” diyerek, Türk milleti hakkında bu derece kin ve nefret dolu duygu ve düşüncelerini açıkça dile getirmişti.[4]

İtilaf Devletleri temsilcileri birbirlerinden daha fazla pay kapma düşüncesiyle, sadece İttifak Devletlerine değil, kendi aralarında da ağır suçlamalarda bulunuyorlardı. Savaşı sona erdirecek görüşmeler sırasında Clemencau, bazen L. George’u terslemekle birlikte, asıl sert tenkitlerini Wilson’a yöneltiyor ve “O’nun Hz. İsa gibi konuşup, L. George gibi hareket ettiğini” belirtirken, “Olempius’dan inmiş Grek Tanrısı gibi bir ruh hâli içinde olduğunu” ifade ediyordu.[5]

Adı geçen şahıslar acımasız tenkitlerle birlikte, daha ağır şartları içeren metinleri imzalatmak için İttifak Devletleri temsilcilerini de baskı altında tutmaya çalıştılar.

Versailles Antlaşması’nın imzası sırasında 7 Mayıs 1919’da görüşlerini açıklayan Alman temsilcisi Brockdorff-Rantzau, metnin ağırlığı karşısında kendisini tutamayarak; “…Dünya önünde hukuk nâmına müdafaa edilemeyecek bir barış daima yeni bir karşı koymaya yol açacaktır. Uygulanabileceğini kimse garanti edemez.” demekten kendisini alamazken,[6] Mondros Mütarekesi’ne gösterilen tepki de bundan daha aşağı değildi. Mütareke’ye en sert ve net tavır alanların başında Mustafa Kemal Paşa gelmiş ve özellikle Mütareke’nin, “Müttefikler kendilerini tehdit edecek her hangi bir durum ortaya çıkarsa, her hangi bir stratejik noktayı işgal etme haklarına sahiptir”[7] şeklindeki 7. maddesi için; “…eyni yakan ateşli bir zehirdir. Yalnız bu madde bile yurdun geri kalan kısmını düşmanların almasına hazır bir durumda bulundurmaya yeterdi.” demiştir.[8]

Almanların hislerine tercüman olduğu ve düşüncelerinin kendisinde vücut bulduğu kanaatini taşıyan Hitler 1934 yılında; “Eğer bir galibiyeti elde edemediysek bile, dünyanın yarısını bizimle birlikte imha etmeliyiz ve Almanya’nın üzerinde hiçbir muzaffer bırakmamalıyız. Asla teslim olmayacağız, asla! İmha edilebiliriz, fakat imha edilmek gibi bir durumla karşılaşırsak, alevler içinde yanan bir dünyayı bizimle birlikte sürüklemeliyiz.”[9] derken, Versailles’in hesabının kapanmadığına dikkat çekiyordu. Buna rağmen Almanlar, Versailles’in intikamını yirmi yıl kadar bekledikten sonra 1939’da II. Dünya Savaşı ile almaya çalıştılar ve bunun sonucunda kendileri de telafisi uzun yıllar alacak olan büyük kayıplara uğradılar. Fakat Türk milletinin beklemeye tahammülü yoktu. Çünkü tarih, Türk milletini ölmek veya olmak noktasında hemen, ama hemen tercihini yapması için zorladı. Yarın vakit çok geç olabileceği için Millî Mücadele başlatılmıştır. Millî Mücadelemizin miladı olarak kabul edilen Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı dönemde Türk milleti en buhranlı günlerini yaşıyordu.

Bu bunalımlı dönemde Tevfik Paşa’dan sonra Sadaret’e getirilen Damat Ferit Paşa, politikasını İngilizler ile iyi geçinmek üzerine kurmuştu. Samsun’da bulunan İngiliz Komutanı Georges Milne, o günlerde İstanbul’daki Yüksek Komisyon’a gönderdiği raporda; Samsun ve civarında karışıklıkların had safhaya geldiğini bildirince, Yüksek Komiserlik de bu raporu hemen Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya göndererek, adı geçen yerde Rumlara yönelik saldırılar yapıldığını ve buralarda sükûnetin sağlanamadığını ve gerekli önlemler alınmadığı taktirde işgal kuvvetlerinin olaya el koyabileceklerini belirtti. Halbuki General Milne’nin raporlarında çok sayıda Rum asıllı asker kaçaklarının Türklere yönelik saldırılarını artırdıklarına dair bilgiler de yer alıyordu.[10]

Buna rağmen İngilizler, Samsun ve çevresine her hangi bir sebeple kuvvetlerini çıkarmak için çaba sarf ediyorlardı. Çünkü daha Kasım 1918’de Amiral Calthorpe, Samsun’da mütareke hükümlerinin uygulanmadığını ve Türklerin, Hıristiyanları katletmek için silahlandıklarını iddia etmekteydi.[11] İngilizlerin, özellikle Samsun ve dolaylarına dikkat çekmeleri tesadüf değildi. Samsun ve çevresi, mütareke dönemi Türkiyesinin en huzursuz yerlerinden biri idi. Çünkü burası etnik yapısı, I. Dünya Savaşı Dönemi’nde Ermeni-Rum tehciri ve Pontus faaliyetleriyle mevcut huzursuzluğun kaynağı olmakla birlikte, Samsun ayrıca stratejik olarak da büyük önem taşıyordu. Karadeniz’in güney kıyılarından, Orta Anadolu’ya açılan en rahat kapı Samsun Limanı idi. İngiltere gibi denizlerde söz sahibi ve Türkiye’yi, özellikle Anadolu’yu, ele geçirmek isteyen bir devletin, Samsun ve çevresine sahip olması düşüncesini daha rahat bir şekilde gerçekleştirmesini sağlamaktı.[12]

İngiliz yetkililerin yukarıda bahsedilen teşebbüsleri üzerine hemen harekete geçen Sadrazam Damat Ferit Paşa, İngilizleri rahatsız eden bu duruma bir çare bulma telaşına kapılarak Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’i makamına çağırmış ve konu ile ilgili olarak fikrini sormuştur. Mehmet Ali Bey, Ali Fuat Paşa aracılığıyla tanıdığı Mustafa Kemal Paşa ile birkaç defa aile toplantılarında aynı ortamı paylaştığından Anadolu’ya geçmek istediğini biliyordu.[13] Bundan dolayı Mehmet Ali Bey, Sadrazam’a, Samsun’daki olayların önüne İstanbul’dan geçmenin mümkün olamayacağını ve bu iş için de Mustafa Kemal Paşa’nın en uygun kişi olduğunu belirtti.[14]

Mütareke imzalandığı zaman Adana’da Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı’nda[15] bulunan Mustafa Kemal Paşa, 6 Kasım 1918’de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne çektiği telgrafla; İngilizlerin, İskenderun’u işgalini protesto ederek görevinden ayrıldı.[16] 8 Kasım 1918’de de Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa’dan İstanbul’a dönmesini istedi.[17] Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a geldikten sonra boş durmamış, bunlar arasında kendisi geri planda kalarak “Minber” adında bir gazete çıkarmak da dahil olmak üzere, halkı bilinçlendirmek ve ülkenin bulunduğu kötü durumdan kurtarılması amacıyla faaliyetlerde bulunmaktaydı.[18] Özellikle milletle ilgili konularda çok hassas olan Mustafa Kemal Paşa, daha mütareke imzalanmadan takriben bir yıl kadar önce 20 Eylül 1917’de Başkomutanlığa sunduğu raporda; ülkenin içerisinde bulunduğu durumun hiç de iç açıcı olmadığına dikkat çekmişti.[19] Hatta Adana’dan döndükten sonra kabinede görev alarak bizzat milletin kurtuluşu için mücadele etmek istemişti. Fakat kendisine, uygun bir dille hükümet üyelerinin belirlendiği belirtilmişti.[20]

Bu hassasiyetinden dolayı zaman zaman hükümet yetkilileriyle görüşen, Mustafa Kemal Paşa, Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan, Padişah’ın kendisiyle, görüşmek istediğini öğrenince hiç tereddüt etmeden bunu kabul etti ve Yıldız Sarayı’nda, Sultan Vahdettin ile bir araya geldi. Görüşme sırasında İzmir’in işgalinden dolayı buruk bir telaş içerisinde bulunan Sultan; “.Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. bunlar tarihe geçmiştir. .asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin” dedikten sonra Mustafa Kemal Paşa’ya, üzerinde adının baş harflerinin bulunduğu bir de saat hediye etti Mustafa Kemal Paşa, Sultan’ın, “devleti kurtarabilirsin” sözlerini sarf ederken, İtilaf Devletleri’ne karşı topyekün bir mücadeleyi kastetmediğini, İngiliz yetkililer tarafından Hükümete yöneltilen asayişle ilgili suçlamaların ortadan kaldırılarak, devlete rahat bir nefes aldırılmasını istediğinin farkındaydı.[21] İsmet Paşa da, Mustafa Kemal Paşa’nın İtilaf Devletleri’nin, Türkiye’yi töhmet altında bırakamayacakları bir idarenin tesisi için görevlendirildiği kanaatini taşıyordu.[22]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al