MÜSLÜMAN TÜRKLERDE TASAVVUF

MÜSLÜMAN TÜRKLERDE TASAVVUF

İslâm ve Türkler

Müslüman Arap orduları İran’ı istila edip Maveraünnehir’e dayanınca Türklerle karşılaştılar. Bu bölge, İslamiyet’ten önce dini birliğe sahip değildi. Türklerin büyük çoğunluğu Şaman dinine mensuptu. Buda, Mani, Zerdüşt, Musevilik ve Hıristiyan dinlerine girmiş küçük gruplar varsa da, bu dinler, mizaçlarını uymadığından, hiçbir zaman Türkler kalabalıklar halinde, sayılan dinleri benimsememişlerdir. İslamiyet’i ise kütleler halinde kabul etmişlerdir. Öyle ki, zamanla İslamiyet “millî bir din” haline gelmiş, bu din birliği sayesinde, Maveraünnehir’de bir kültür kaynaşması vuku bulmuş, çeşitli ilim dallarında değerli kimseler yetişmiştir.[1]

Türklerin İslam dinine kütleler halinde girmeleri onuncu yüzyılda vuku buldu. Bununla beraber, çok geniş bölgelere yayılmış büyük bir milletin Müslüman olması elbette bir takım mücadele ve savaşlara sebebiyet vermiştir. Bu arada Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın ihtidası önemli bir nirengi noktasıdır. Göçebelerin İslamlaşması en büyük tarihi hadiselerden biridir. Türklerin din değiştirmeleri zora dayanarak gerçekleşmemiştir. Yeni dini daha çok kendi irade ve arzularıyla benimsemişlerdir. İslamlaşmanın sebepleri şöyle sıralanabilir:

Her şeyden evvel din olarak İslamiyet’in bir üstünlük ve cazibesi vardır. Eski dinleri olan Şamanilik’teki tek tanrı inancı, Türklerin İslamiyet’in tevhid akidesini kolayca benimsemesinde amil olmuştur. Türkler Müslüman Arap ordularında asker olmuş, birlikte çarpışmışlar, bu sırada yeni dîni yakından tanıma imkânı bulmuşlardır. İslamiyet’in cihad ülküsü, Türklerin savaşçı ruhuna uygun düşmüştür. Ticari faaliyetler ve din adamlarının çalışmaları da yeni dinin yayılmasında rol oynamıştır.

Türklerin İslamiyet’i benimsemesinde “Tasavvuf inanışı”nın da payı mühimdir. Onların eski inançlarındaki “kam” tipi keramet sahibi, gaipten haber veren, her derde deva olan esrârengiz bir kişiliktir. Bununla, tasavvufun “veli” tipi ve şeyhleri arasında büyük benzerlik görüldüğünden sessiz bir kaynaşma olmuştur. Müslüman Türklerin “Ata” ve “Baba”ları, hem şamanlara hem de evliyaya benziyordu. Bu kaynaşmanın bir sonucu da eski Türklerdeki “Alp” tipinin, yeni dinle birlikte “Alp-eren” halini almasıdır.

Türklerin İslâmiyet’i kabulü, Türk tarihinde olduğu gibi, İslam ve dünyâ tarihinde de önemli sonuçlar doğurmuş, böylece büyük bir inkılâp başlamıştır. Türkler için İslamiyet’e girmek, basit bir din değiştirme hâdisesi değildi. Zira Müslümanlık bu milletin mizacına uygun şekilde bir dünya görüşü ve bir büyük medeniyeti de beraberinde getirdi, milliyetini korumasında birinci âmil oldu.

***

Selçuklular tarih sahnesine çıktıkları sırada İslam dünyası “Sünni” ve “Şii” olmak üzere ikiye ayrılmıştı. İtikadi açıdan Mâtüridi ve Eş’ari; fıkhi açıdan Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Maliki okullarından oluşan Sünniliğin resmî mümessili Bağdad Abbasi Halifeliği idi. Ancak halife Kaimbiemrillah Şii Büveyh oğullarına karşı Tuğrul Bey’in yardımını istiyordu. Mısır’da Fatımilerin temsil ettiği Şii mezhebi hâkimdi. Bir geniş yelpaze hüviyetindeki bu akımın içinde müfrit Şiilik (Gulat-i şia), Batınilik, İbahilik, İsmaililik, Nusayrilik, Dürzilik gibi mezhepler yuvalanmıştı.

Bunlar Sünni İslam dünyası için büyük tehlike demekti. Gulat-ı şia her fırsatta ve mekânda, bölgedeki eski kültür ve inanışlarla karıştırdıkları görüşlerini “İslam” adı altında yaymaya çalışıyordu.

Türkler arasında, özellikle kütleler halinde İslamlaşmanın vuku bulduğu Samaniler zamanında, tasavvuf görüşüyle kısmen yumuşatılmış, geleneksel “Sünni İslam” anlayışının hakim olduğu görülür. Hilafet ordusunda olduğu gibi, Maveraünnehir’de de Türkler Sünniliği savundu. Nitekim İsmâili mezhebine temayül eden bir Sâmani emiri tahttan indirildi (942). Türkler daha baştan itibaren Sünni inanışı benimsediklerinden, Selçuklularla birlikte, Gulat-ı Şia inancına bağlı zümrelerle siyasi açıdan devamlı olarak mücadele içinde olmuşlardır.[2] Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, dini bakımdan Şii hakimiyetine bir tepkidir. Tarih boyunca Sünni inanışın kılıcı kalkanı olan Selçuklular, akı karaya karıştıran Şia ile siyasi planda mücadeleden asla usanmadılar. Hasan Sabbah’ın temsil ettiği Batınilerle de büyük mücadele verdiler. Sultan Sancar Horasan Batınilerini imha etti ve 1127’de on bin kişi öldürüldü.[3]

İslâmiyet’in özü değişmemekle birlikte, milletler tarafından benimseniş üslupları farklı olabilir. Türklerin bu dini benimseyiş üslubunda şunu görüyoruz: Müslümanlığı kabul eden bu insanlar, İslâm öncesi maddi ve mânevi bir takım kültür unsurlarını, adeta onları da ihtida ettirmişçesine, aynı samimiyetle İslami-dini tecrübe ifadelerine katmışlardır. Ayrıca Türkler, İslamlaşmaya başladıkları tarihten itibaren, siyasi tutumları ve adaletsiz davranışları sebebiyle Emevi idaresine karşı olmuşlardır. Bu durum onların Hz. Ali soyuna daha bir sevgiyle yaklaşmalarına yol açmıştır.

Türkler Sünni inanışı benimsemekle birlikte, esas itibariyle Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt sevgisini ön planda tutan sufilik cereyanının kuvvetle etkisi altında kalmışlardır. İntisap silsilesi çoğunlukla Hz. Ali’ye dayanan tasavvufi meslek ve meşrepler Türkler arasında yaygın olmuştur. Onun için Sünniliği benimseyen Selçuklu sultanları, dervişler Ahiler ve dedelerin temsil ettiği zihniyeti daimâ canlı tutmuşlardır. Türk Müslümanlığı, genellikle tasavvuf renk ve üslubunu taşımıştır.

Tasavvuf Hakkında

İnsan denen varlık madde ile mana, bedenle ruh karışımından ibaret bir bütündür. İnsanın mutluluğu bu iki yön arasındaki denge kurmaya bağlıdır. İşte insandaki ruh, kalb, gönül veya kısaca mânâ dediğimiz cevherin diri tutulması için yapılan çalışmanın ve gösterilen gayret yolunun adına “Tasavvuf” diyoruz. İnsanın maddesi ve mânâsı olduğu gibi, dinin de zahiri ve batını vardır. Dinin tam olarak anlaşılması ve yaşanması, onu zahiri ve bâtını ile birlikte ele almakla mümkün olur. Bunu en iyi şekilde anlayan ve yaşayan şüphesiz, en başta Hz. Peygamber olmuştur. Bu sebeple tasavvuf isim ve kelime olarak değilse bile, anlayış ve yaşayış olarak Peygamber’le başlar.

Tasavvuf bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır. Gayesi ise, onun kalbî-ruhî yönünü eğiterek, olgunlaştırarak kemal derecesine ulaştırmaktır. Tasavvuf, İslâm kaynaklarından hareketle, dînî prensiplerin konu ile ilgili yönlerini inceleyen, derinleştiren, yaşayış hâline getiren, başkalarına da aktarma yollarını gösteren bir faâliyettir. Bir başka ifâde ile tasavvuf, Kur’an ve hadislerde yer alan, insanın mistik yönüne ve gönül terbiyesine işâret eden, maddenin ve dünyânın geçiciliğini işleyen, kalbî davranışları esas alan kaidelerin değişik yorumlarından ibâret bir ahlâk ve tefekkür sistemidir.

Tasavvuf ilâhî ahlâkla ahlâklanmak demektir. Tasavvuf bencillikten kurtulup diğergâm olmaktır, kendinden çok başkalarını düşünmektir. Herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak, fakat diken olmamaktır.[4]

İslâm düşünce târihinde kelâmcı ve felsefeciler, dîni âdetâ bir rasyonalizm olarak ele almış ve savunmuşlardır. Fakihler ise onu bir kaideler bütünü şeklinde sunmak istemişlerdir. Bu iki zümrenin özelliği “aklı” ön plânda tutmak ve onun rehberliğinde ilerlemektir. Bu ortamda mutasavvıflar ise, îmâna aklın ötesinde bir dayanak buldular. Onlar aklı bir kenara itmemekle berâber, kendi sâhaları için kalb bilgisine daha çok önem vermişlerdir. Çoğu da dîni, aşk ve insan sevgisi noktasından ele almışlardır. Netîce îtibâriyle tasavvufun İslâm fikir hayatında hoşgörü ve yumuşaklığın sembolü olduğu, ibâdetleri kuru bir otomatizmden kurtararak, onlara ruh verip canlandırdığı görülür.

Türk boylarının İslâmiyet’i kabûlünde de tasavvuf mensuplarının ve gezginci dervişlerin hizmeti büyüktür. Bunlar yeni dîni sert kalıplar içinde değil, geniş ve yumuşak bir ruh ve mânâ ile öğretmişlerdir. Anadolu’da aynı durum devam etmiştir. Türkler, Orta Asya’dan getirdikleri ve İslâm cilâsı altında pekiştirerek devâm ettirdikleri hoşgörü, sevgi ve saygıya dayalı inançları, misâfirperverlikleri ve en önemlisi taassuptan uzak dervişâne yaşayışları ile dikkati çekmişlerdir.

Tasavvuf hareketi, ortaya çıkışından îtibâren İslâm âleminin her tarafında dal budak salmış, mensuplarının çokluğu dikkati çekmiştir. Her câmiin ve medresenin yanında bir de tekke veyâ dergâh yer almıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ