MUHÂKEMETÜ’L-LÜGATEYN’DEKİ TÜRK ORDU TEŞKİLATINA AİT TERİMLERİN KARŞILAŞTIRMALI İNCELEMESİ

MUHÂKEMETÜ’L-LÜGATEYN’DEKİ TÜRK ORDU TEŞKİLATINA AİT TERİMLERİN KARŞILAŞTIRMALI İNCELEMESİ

Çağatay edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılan Ali Şîr Nevâyî[1] tarafından yazılan ve iki dilin karşılaştırması anlamına gelen Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı eser, Türkçenin en az Farsça kadar gelişmiş bir dil olduğunu göstermek maksadıyla hazırlanmıştır.  Eserin giriş bölümünde dil konusunda genel bir bilgi veren Nevâyî, Arapçayı, Kuran dili olması sebebiyle kutsal olarak değerlendirdiğinden, bu dili diğer dillerden farklı bir noktaya koymaktadır. Daha sonra Türkçe, Farsça ve Hintçeyi de asıl dillerin kaynağı olarak göstermek suretiyle, bu dilleri Nuh’un üç oğlu olan Yafes, Sam ve Ham’a dayandırmaktadır. Bu diller arasında Türkçenin neden daha üstün olduğu da yine Nevâyî tarafından aktarılmaya çalışılmıştır[2].

Eserin yazımında Nevâyî, delillerini somut örneklerle aktarmaktadır. Onun kullandığı bu örnekler ise geleneksel Türk sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatında yer alan kavramlardan müteşekkil olup, eserde bu kavramların Türk dil kurallarına göre açıklamalarına yer verilmektedir. Bu açıklamalara dikkat edildiğinde, Türklerin ordu teşkilatı içerisinde yer alan on sekiz kavram olduğu görülecektir. Çalışmamızda bu kavramları daha iyi aktarabilmek amacıyla genel olarak Türklerde ordunun ne gibi özelliklere sahip olduğu üzerinde durulacak, ardından Muhâkemetü’l-Lügateyn’de kullanılan kavramlar, eserin yazıldığı dönemin öncesi ve sonrasıyla ele alınmaya çalışılacaktır.

1. Genel Hatlarıyla Türklerde Ordu

Türk tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan Türk ordusunun zamanla doğru orantılı olarak sürekli gelişim kaydettiği görülmektedir. Köklü bir devlet geleneğine sahip olan Türkler için ordu da aynı oranda köklü ve kendini geliştiren bir yapı içerisindedir. Bu bağlamda tarih boyunca pek çok devlet kuran Türkler için ordu düzeni son derece önemlidir. Çünkü tarih boyunca kurulan bu devletlerin güvenlikleri ancak güçlü bir ordu düzeni ile sağlanabilmiştir.

Bozkır kültürünün bir neticesi olarak, doğan her Türk, çocukluğundan başlamak üzere bir çeşit askeri eğitime tabi tutulur, hatta adını bile elde ettiği bir başarı ya da kahramanlığı ile kazanırdı[3]. Çocukluğundan beri eğitime tabi tutulan Türkler, savaşçı özellikleri ile elde ettikleri yeteneği sürekli canlı tutmak suretiyle, hazır asker gibi işlev görürlerdi. Konar-göçer bozkır kültürünün çok büyük payı olan bu durum, Türklerin ordu-millet olarak adlandırılmalarına sebep olmuştur. Bu sebeple de Türk kültüründe askerlik oldukça kutsal bir görev olarak düşünülmektedir.

Türk ordusunun genel karakteri incelendiğinde, sahip olduğu özellikler bakımından, diğer milletlerden farklı bir yapı arz ettiği görülmektedir. Buna göre, Türk ordusu ücretli askerlerden oluşmaz, ordu süreklilik arz eder ve ordunun temeli süvarilere dayanır. Bütün Türk erkekleri doğuştan birer asker oldukları gibi, sosyal yaşamın doğal bir sonucu olarak kadınlar da yeri geldiğinde savaşçı olmaktaydılar. Savaşa hazırlıklı olmak ise, konar-göçer yaşam tarzının getirdiği koşulların yanı sıra, bazen de özel organizasyonlarla sağlanabilmekteydi. Buna en güzel örnek, zaman zaman kağanların da katıldığını gördüğümüz sürek avlarının varlığıdır. Bu etkinlik yılın belirli aylarında yapılır, kağan ya da beylerin sevk ve idaresinde bir çeşit askeri talim özelliği gösterirdi. Bunun yanı sıra çocuklar, koyunların üzerinde ata binmeyi ve oklarla kuşlara nişan almak suretiyle de avcılığı öğrenmekteydiler[4].

Eski Türk Yazıtlarında ordu kelimesi kavramıyla karşılanır[5]. Bilindiği üzere Türk ordu yapısı da Mo-Tun Yabgu (Mete) döneminde onlu sisteme göre düzenlenmiştir ve bu yapılanma modern ordu sisteminin bir örneği olarak görülmektedir. Bu yapılanmada en büyük askeri birliği on bin kişiden oluşan tümen oluşturmaktaydı. Ordunun başında ise Sü-başı dediğimiz, bugünkü manada genelkurmay başkanı, bulunmaktaydı. Bu bilgilerimizin kaynağı Türk ordu teşkilatı hakkında ilk verileri edindiğimiz MÖ. 3. yüzyıla kadar gitmektedir. O tarihten sonraki dönemlere ait olan, başta Çin kaynakları olmak üzere, gerek Kök Türk yazıtları ve gerekse diğer kaynaklar incelendiğinde, Türk ordu teşkilatı yapılanmasının sürekli gelişim gösterdiği görülecektir. Bu gelişime paralel olarak kullanılan kavramlar da kimi zaman ihtiyaca göre artmış, kimi zaman da değişikliğe uğramıştır. Örneğin Hun dönemine baktığımızda, ordu kavramının bir sınır garnizonu anlayışıyla başladığını görmekteyiz. Bu kavram daha sonra büyük ıkta sahibi beylerin ya da komutanların karargâhlarına kadar genişliyordu. Ordu sözünün bir başka anlamı da hakan ailesinin bulunduğu karargâh olarak geçmekteydi[6]. Bu manada ordu, hakanın ailesinin bulunduğu yer olması münasebetiyle, başkent anlamında kullanılmaktaydı. Ancak daha geç dönem Türk tarihine ve günümüze bakıldığında ordu kelimesi, devletin askeri birliğinin bütününü ifade etmektedir.  

Zaman içerisinde Türk ordu teşkilatında meydana gelen değişiklikler genellikle hayat tarzının ve dönemin getirdiği bir takım ihtiyaçlar neticesinde gerçekleşmekteydi. Örneğin barutun icadı çok geçmeden Türk askeri birliklerinin içerisinde de yerini almıştır. Devletin coğrafi sınırlarının denizlere dayanması, askeri düzen içerisinde deniz kuvvetlerinin oluşturulmasını beraberinde getirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen bu değişimlere bir başka örnek ise, geleneksel Türk sosyal hayatının ilerleyen dönemlerde biraz daha yerleşikliğe doğru kaymasıyla oluşmuştur. Şöyle ki, konar-göçer yaşam tarzında hayatın içerisinde var olan zorluklar insanları hazır asker olarak yetişmeye zorlarken, bu hayat tarzının değişmeye başlamasıyla birlikte oluşan toprağa bağlılık, beraberinde profesyonel bir askerlik anlayışını gerektirmiştir. Çünkü yerleşik yaşam bir nevi korunması gereken büyük şehirlerin ifadesidir. Oysa konar-göçer hayat tarzında askeri birlikleri yine halkın kendisi oluşturduğundan ve çok büyük şehirlerin varlığından söz edemediğimizden gelişmiş bir askeri teşkilatlanma söz konusu değildir.

Eski Türk toplumunda konar-göçer hayat tarzı o kadar çok benimsenmiştir ki, yerleşikliğe geçildiğinde değişen hayat tarzı ile birlikte Türklerin savaşçı özelliklerini terk edeceği ve bunun sonucu olarak naif tabiatlı olacaklarına inanılmaktadır. Önemli bir Çin kaynağı olan Eski T’ang Tarihi’nde aktarılan bilgiye göre, Türklerin düşmanlarına karşı uzun zaman mücadele edebilmesinin nedeni, su ve otlakları izlemek suretiyle yaşanılması, oturulan yerin yani yerleşikliğin söz konusu olmamasıdır[7].

Türklerde atlı birliklerin var oluşu ve silah kullanma yeteneğinin gelişmiş olması Türk ordusunu diğer milletlerin askeri teşkilatından ayıran önemli bir etkendir. Konar-göçer hayat tarzı ile bütünleşen bu ordu düzeni içerisinde atlı birlikler oldukça hızlı hareket edebilmeyi beraberinde getirmiştir[8]. Ayrıca Türklerin silah kullanmadaki hünerleri savaşlarda da başarı elde edilmesini sağlamıştır. Bu konuda yine Eski T’ang Tarihi’nde Tonyukuk’un izlenmesi gereken siyaseti aktarırken verilen örnekte, Türklerin silah kullanmaya alışık olmalarının, düşmana karşı verilen mücadelede başarılı olunmasının sebeplerinden biri olduğu vurgulanmaktadır[9]. Zaman içerisinde geliştirilen silahlar[10] ve savaş meydanlarında uygulanan taktikler[11] Türk ordusunun önemli hususiyetlerinden birkaçıdır.

2. Muhâkemetü’l-Lügateyn’de Geçen Türk Ordu Teşkilatına Ait Terimler

Ali Şîr Nevâyî tarafından 1499 (H. 905) tarihinde yazıldığı bilinen Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı eseri incelediğimizde, eserde Türk askeri teşkilatı içerisinde gösterebileceğimiz çeşitli kavramların yer aldığını görmekteyiz. Bu kavramlar, eserin yazılış gayesine göre, Türkçe ile Farsça’nın kıyaslanması için kullanılmış ve iki dilin birbirinden farklı yönlerini vurgulayan örneklerle birlikte aktarılmıştır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserde Türk ordu teşkilatı içerisinde yer alan on sekiz terime yer verilmiştir. Bu terimlerin anlamları Türk tarihinin çeşitli devirleri ile mukayese edilmek suretiyle araştırıldığında, eserin yazıldığı dönem olan XV. yüzyıl sonu XVI. yüzyıl başında Türk ordu teşkilatı hakkında genel bir bilgiye ulaşmak mümkündür.

Nevâyî, eserinde Türkçe’de bazı kelimelerin sonuna –çı eki getirmekle bir meslek ya da yüksek bir memuriyet adı elde edilebileceğini, Farsça’da ise böyle bir kullanımın söz konusu olmadığını belirterek, bir takım örnekler vermektedir. Bu gruba dahil ederek verdiği örnekler arasında, Türk ordu teşkilatı içerisinde gösterebileceğimiz korçı, kirek yarakçı, nizeçi, şükürçi, şilençi, cibeçi terimleri yer almaktadır. Nevâyî’nin ifadesiyle bu terimleri Farsça söz varlığında bulmak mümkün değildir ve Sart adını verdiği Farsça konuşan unsurlar da Türkçe olan bu kelimeleri kullanmaktadırlar[12].

Eski Türk devletlerinde kullanılan silah anlamındaki kur[13] kelimesinden türemiş görünen ve Türkistan’da bir tür rütbe anlamına gelen korçı kelimesi, Muhâkemetü’l-Lügateyn’de Türk askeri teşkilatı terimleri arasında geçen ilk kelimedir. Çağatayca’da korçı kelimesini silahçı anlamında görmekteyiz[14]. Muhâkemetü’l-Lügateyn’nin çağdaşı eserlerden biri olan Babür’ün Vekayi adlı eserinde de korçı terimine rastlanmaktadır. Eserde silah anlamında kurdan türediği görülen kurçı tabiri silahşör, cebeci, ases, atlı asker, mîr-i şeb, zabtiye gibi anlamlara gelmektedir. Yine Vakayi’de kur-beyilik mansıbı geçmektedir. Ayrıca Arat, kelime ile ilgili verdiği açıklamalarda, bu görevi yerine getirenlerden sorumlu kişi manasında kur-başı tabirini kullanmıştır[15]. Korçı teriminin orta zaman Türk dilinde de silahşör, cebeci, muhafız anlamlarında kullanıldığı bilinmektedir[16]. Ayrıca Osmanlı Türkçesinde de yer alan kelime, bir zamanlar bellerine demir kemer bağlayan zırhlı askerin karşılığı olarak kullanılmaktadır[17].

Muhâkemetü’l-Lügateyn’de geçen diğer bir kelime olan kirek yarakçı terimi ise silah ihtiyacını karşılayan silahçı, levazımatçı ya da silah zanaatkârı gibi çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır[18]. Gerek, ihtiyaç, lazım anlamlarındaki kergek (kirek)[19] veya Divanü Lûgat-it-Türk’teki haliyle kerek[20]  ile fırsat, imkân anlamındaki yarak[21] kelimelerinin bir arada kullanılmasıyla oluşan kirek yarakçı terimi, Osmanlıcada ise levazım olarak geçmektedir. Ancak Osmanlıcada kullanılan levazım, silahlı kuvvetlerin giyecek ve yiyecek ihtiyacı veya silahlı malzemeler dışında kalan çeşitli ihtiyaçları ifade eden daha geniş bir anlamı içermektedir[22]. Hatta askeri düzen içerisinde levazım dairesi oluşturulduğu bilinmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ