MUHAFAZAKÂRLIK: II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNİ ANLAMADA BİR ANAHTAR

MUHAFAZAKÂRLIK: II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNİ ANLAMADA BİR ANAHTAR

İkinci Abdülhamid, modernleşme tartışmaları açısından Osmanlı tarihinin en ilginç figürlerinden birisidir. Bir taraftan bazıları, Abdülhamid’in 33 yıllık hükümranlığı döneminde modernleşme sürecini sona erdirdiğini iddia etmektedirler. Bu kişiler, Abdülhamid’e karşı temelde olumsuz yargılara sahiptirler. Bu kişilerin II. Abdülhamid’i algılamaları, Shaw’ın tasviri ile “kana susamış, gerici tiran, katil, zamanı mümkün olduğunca hızlı ve tamamen geri çevirmeye çalışan bir kişi” şeklindedir.[1] Diğer taraftan bazıları da Abdülhamid’in reformları hızlandırdığını ve bu sayede 33 yıllık iktidarı süresince devletin bekasının biraz daha uzaması için uygun ortamı sağladığını iddia etmektedirler.[2] Bu kişiler de II. Abdülhamid’i büyük bir reformcu, modernist, hatta bazen yürekten bir liberal olarak tasvir etmektedirler. Bu çalışmada Abdülhamid Dönemi’nin doğasını anlamak için bir orta yol bulma gayesi ile bu dönemin muhafazakâr düşüncenin sınırları içerisinde değerlendirilebileceği iddia edilmektedir. Bu çerçevede çalışmanın teorik arka planını oluşturmak üzere öncelikle muhafazakâr düşünceden anlaşılması gerekenin ne olduğu ana hatları ile ortaya konulacaktır. Daha sonra da bu birinci bölümde ortaya konan çerçeve içerisinde II. Abdülhamid dönemini anlamada muhafazakârlığın bize ne dereceye kadar katkıda bulunabileceği tartışılacaktır.

Muhafazakârlık: Teorik Arka Plan

Muhafazakârlık, “hızlı değişime ve yeniliğe karşı isteksiz, aşırılıklardan kaçınarak denge ve istikrarın muhafazası için uğraş veren genel bir fikri duruş”a işaret eder.[3] Muhafazakârlık, ilk olarak Aydınlanma’ya karşı bir tepki olarak doğmuştur. Bu tutum doğrultusunda muhafazakârlar, Aydınlanma’nın beraberinde getirdiği yeni değerlere başkaldırmış ve bu değerlere yapılan vurguyu kendi kavramları ile ikame etmeye çalışmışlardır. Bu tavır alıştan hareketle muhafazakârlar, “akıl yerine inanca, özgürce sorgulama yerine geleneğe, eşitlik yerine hiyerarşiye, bireysellik yerine kollektif değerlere ve laik hukuk yerine ilahi veya doğal hukuka” büyük önem atfetmişlerdir.[4] Muhafazakârlık, siyasal alanda her ne kadar anayasal demokrasiye ve bireysel haklara referansta bulunsa da temelde, bir yandan statükonun değerlerini yüceltmeye, diğer yandan da sosyal ve ekonomik değişime karşı ihtiyatlı olmaya eğilimlidir. Kısaca ifade etmek gerekirse; din, devlet, otorite, cemaat, millet, gelenek ve tarih, muhafazakârlığın en çok önem atfettiği başlıca kavramlardır. Mannheim’in terimleri ile ifade edecek olursak muhafazakârlık kendi benliğinden haberdar olan bir çeşit rasyonelize edilmiş bir gelenekçiliktir.[5] Muhafazakârlar, birçok durumda geleneğin korunması koşuluyla devlet tarafında yer alırlar.

Bora’nın görüşüne göre muhafazakârlık, toplumun geleneksel, sosyal, siyasal ve kültürel yapılarının çözülüşüne neden olan kapitalist modernleşme sürecine duyulan tepkiye dayanır.[6] Diğer bir deyişle muhafazakârlık, modernleşme süreci sonrasında geleneksel değerlere atfedilen anlamların saygınlığını yitirmesine duyulan tepkiyi ifade eder. Ancak muhafazakârlık her ne kadar, modernleşme veya Aydınlanma sürecine bir tepki olarak doğmuşsa da, onun değerlerini tamamen de reddetmemiştir. Muhafazakârlık, tarihin her bir bölümünde kendisini yeniden yaratır. Bu, muhafazakârlığı gerici hareketlerden ayıran temel özelliktir. Viereck’in deyişi ile “her şeyi şuursuzca korumaya çalışan gericilerle bazı şeyleri şuurluca korumaya çalışan muhafazakârlar” arasındaki farkın temel sebebi muhafazakârlığın kendisini tarihi sürekliliğin seyrine bırakmasıdır.[7] Buradan muhafazakârlığın da belli bir dereceye kadar modernizmin sonuçlarından birisi olduğu iddia edilebilir.

Muhafazakârlığı teorik bir düzleme oturtmak, siyaset bilimcileri açısından çok da kolay bir iş değildir. Muhafazakârlığın etraflıca anlaşılabilmesini sağlamaya yönelik birçok yaklaşım vardır.[8] Bilim adamlarının çoğu, muhafazakârlığı “siyasi bir ideolojiden ziyade fikri bir tavır alış” olarak görmektedirler.[9] Bu anlamda muhafazakârlık “statükonun savunulması, verili düzenin rasyonalizasyonu ve meşrulaştırılması” olarak tanımlanabilir.[10] Bu durum bizi, muhafazakârlığın somut ve değişmez özellikleri olan bir ideolojiden ziyade şartlara göre yeniden şekillenen bir ideoloji olduğu sonucuna götürür. İşte bu özelliklerinden dolayı muhafazakârlığın somut kavramsal bir tanımı yoktur. Andrew Vincent’ın sınıflandırmasına göre muhafazakârlığın tanımlanması ile ilgili olarak, ulus- devlet yaklaşımı, kronolojik yaklaşım ve kavramsal yaklaşım olmak üzere üç yaklaşım önerilebilir.[11]

Ulus-devlet yaklaşımı, muhafazakârlığı, temelde Batı toplumlarında modern ulus-devletin yükselişine karşı duyulan tarihi ve kültürel bir tepki olarak görür. Bu çerçevede modern ulus-devletin yükselişine duyulan sosyal, siyasi ve entelektüel tepki, endüstrileşme ve siyasetin demokratikleşmesi, Batı Avrupa toplumlarında muhafazakâr siyasetin ve yaklaşımların doğmasına sebep olan en önemli süreçler olarak görülmektedir.[12] Bu yaklaşımda muhafazakârlık, ortak özellikleri saptanamayan “tarihi özgünlüğe sahip bir fenomen” olarak görülmektedir.[13]

Kronolojik yaklaşım, Edmund Burke, Louis de Bonald ve Adam Müller gibi klasik muhafazakâr yazarların eserlerinden muhafazakârlıkla ilgili prensipler çıkarmak ve bunları siyasi organizasyonlar, özellikle de siyasi partiler çerçevesinde analiz etmek gibi bir yöntemi takip eder.[14] Bu yaklaşımda tarihsel süreç içerisinde muhafazakârlığa tam bir anlam verme çabası hâkimdir. Muhafazakârlığı kurulma sürecinde yeni oluşan sınıfların doğuşu ile ilgili geçici tarihi özgünlüğü ile tanımlayan ulus- devlet yaklaşımının tersine, kavramsal yaklaşım, muhafazakârlığı hiçbir sınıf ya da grupla ilişkili görmeme eğilimindedir. Bu yaklaşımı savunanlar “farklı tanım ve yaklaşımların tamamını kapsayıcı metodolojik ve kavramsal bir fikir birliği”ne ulaşma çabası içerisindedirler.[15] Muhafazakârlığın tanımlanmasına yönelik bu farklı yaklaşımlar bir tarafa, onun bütün bu tanımlama şekillerini birleştiren birtakım ortak özelliklerinin bulunduğunun da belirtilmesi gerekir.

Bütün bu farklı yaklaşımlardaki ortak nokta, muhafazakârlığın “bazı gruplar ve bireylerin geleneksel davranış tarzlarını, değerlerini, normlarını ve kurumlarını korumak veya savunmak istemlerine” referansta bulunmasıdır. Sonuçta bir terim olarak muhafazakârlık “geleneği savunmak eğiliminde olan çeşitli davranış kalıpları”nı kapsar.[16] Aşağıdaki paragraflarda muhafazakâr düşüncenin ortak özellikleri temelinde bir muhafazakârlık tipolojisi sunulmaya çalışılacaktır. Bu çerçevede muhafazakâr anlayışta toplum, siyasal otorite ve değişim kavramlarının taşıdıkları anlamlara değinilecektir.

Toplum

Muhafazakâr anlayışta toplum, “organik ve hiyerarşik” bir yapıya sahiptir. Tıpkı insan vücudunun farklı organları gibi sınıflar ve sosyal gruplar birbirlerini tamamlarlar. Toplumun karşılıklı bağımlı olan bütün parçaları, bu “karşılıklı bağımlılık” ilişkisinin bilincindedirler.[17] Toplumu oluşturan birimlerden hiçbiri kendisini bütünden bağımsız olarak görmez. Diğer bir ifade ile toplumu oluşturan parçaların arasındaki etkileşimin doğası mekanik değil, organiktir. Bütün bu parçalar, kendi benliklerinin ötesinde toplumun bir parçası olma rollerine vurgu yaparlar. Toplumu oluşturan bu parçalar, aynen insan vücudunu oluşturan organlar gibi birbirlerinin aynı olmadıklarından ve farklı işlev ve rolleri yürüttüklerinden, bu parçaların hiyerarşik bir organizasyona tabi kılınması kaçınılmaz hâle gelir. Bundan dolayı Muhafazakâr ideoloji, eşitlik ve hürriyeti soyut önermeler olarak görür ve uygulanabilirliklerini kabul etmez. Bunun yerine muhafazakârlık haklara ve özgürlüklere vurguda bulunur. Muhafazâkâr anlayıştaki bu haklar ve özgürlükler rasyonel ilkeler ve doğal hukuk yerine “özel kurumsal, hukuki düzenlemelerden, tarihten ve gelenekten” tevarüs ettirilir.[18]

Toplumun karşılıklı bağımlı parçalarından mürekkep olan “bütün”, uyumlu bir ahenge sahip olup, anayasa ile formel hâle getirilir. Anayasa, “siyasal gücü tanımlayan ve uygulanmasına sınırlamalar getiren bir teamüller, anlayışlar, kurallar ve özellikle de gelenekler bütünü”dür.[19] Netice itibari ile muhafazakâr anlayışta iktidarın alışkanlık, teamül ve gelenek tarafından belirlendiği, bu çerçevede toplumun bütün parçaları tarafından kabul edildiği ve saygıya değer görüldüğü sonucuna ulaşılabilir.[20] Shils’e göre gelenek, toplumdaki bütün fertlerin hedeflerini, standartlarını ve hatta tavır ve davranışlarının araçlarını bile belirleyebilme gücüne sahiptir.[21] Buraya kadar resmedilen çerçeve içerisinde muhafazakâr anlayışta toplumun tarihi bir kavram olduğu sonucu çıkarılabilir. Buna göre toplum, zaman içerisinde evrilerek oluşmuş tarihi bir soyutlamadır. İşte tam da bu yüzden toplumun özellikleri tarih tarafından belirlenmiştir. Bu çıkarım, bizi tarihi mirasın ihmal edilmesi durumunda toplumun dinamiklerinin de yanlış anlaşılacağı sonucuna götürür.

Muhafazakâr terimlerle tanımlanmış bir toplumdaki bireyler hürriyet ve eşitlik gibi “soyut” kavramlar için mücadele etmezler. Tam tersine bu bireyler, “toplum”un bir üyesi olmaktan onur duyan, otoriteye itaat eden ve atalarından aldıkları mirası geliştiren kişiler konumundadırlar.[22]

Siyasal Otorite

Muhafazakârlığa göre, gelenek, teamül ve tarihi miras, siyasal otoritenin kurulma sürecindeki en önemli kavramlardır. Muhafazakârlar, siyasal otoritenin kuruluşunda “sözleşme” ve “rıza”ya vurgu yapan, yöneten ve yönetilen arasındaki “akit”i devletin kurucu ögesi olarak gören erken dönem liberallerinin fikirlerine şiddetle karşı çıkarlar.[23] Muhafazakârlara göre devletin oluşmasında en büyük rolü, tarih ve gelenek oynar. Bu oluşum süreci organik toplum anlayışının çerçevesi içerisinde şekillenir.

Tarih, muhafazakârlar açısından çok büyük önem taşır. Bunun doğal bir sonucu olarak da muhafazakâr toplumun siyasal yapı ve kurumlarının çerçevesi tarihi süreklilik içerisinde belirlenir. Devlet ve toplum ilişkileri, tarihi mirasın gerekliliklerine uygun olarak düzenlenir. Bu doğrultuda devletin ve liderin amacı, tarihin mirası çerçevesinde “toplumsal bütünlüğü korumak ve çeşitlilik içerisinde amaçların ortaklığını ve birliğini sağlamak”tır.[24] Liderlikte kalite esas olmalıdır. Tarih boyunca muhafazakârlar, oy hakkının hızla yayılmasına karşı mücadele etmişler; zamanla buna ister istemez razı olmuşlarsa da çok yakın zamanlara kadar çoğunluğun idaresi fikrini tam olarak kabullenememişlerdir.[25] Peregrine Worsthorne’nın kısaca belirttiği gibi, muhafazakârların nazarında “kaliteli azınlık, kamu işlerinde birikimi olmayan çoğunluktan çok daha etkili olmalıdır, yani bu azınlık yönetici sınıfı oluşturmalıdır.”[26] Muhafazakârlar, demokratik yönetimi, ancak toplumda düzenin sürdürülmesinde demokratik yönetim önemli bir gereklilik haline geldiği zaman kabullenebilmişlerdir. Muhafazakârlar, doğal liderlerin ülkenin çıkarlarını güvenli bir şekilde koruyabileceklerine inanırlar. Onlar, ülkenin faziletli temsilcileridir ve “karar alma ve temsil etme kapasitesi seçimden ziyade bu kişilerin faziletleri ile belirlenir.”[27] Muhafazakârların bir kez seçildikten sonra hükümete özgürce idare etme konusunda otonom ve bağımsız bir konum veren iddiaları, bizi, “iyi muhafazârların kalplerinin ta derinliklerinde otoriterlik ve elitizm unsurlarının sıradan insanlara ve halka güvensizlikle birlikte hâlâ bulunduğu” sonucuna götürür.[28] Bora’ya göre, monarşik devletin kutsallığı, muhafazakârların omuzlarında Aydınlanma süreci ile birlikte “aydınlanmış bir kutsallığa” dönüşmüştür.[29]

Muhafazakârlar, kendi kimliklerinin güçlü bir unsuru olarak paternalizme büyük önem verirler. Paternalizme göre, “doğal liderler, halkın rahatlamasını ve hayat standartlarını geliştirmek suretiyle halkın refahını sağlamak zorundadırlar.[30]” Paternalizm, devletin gücünü pekiştirici bir etkide bulunduğundan muhafazakârlar, ekonomik liberalizmin faydacı felsefesini reddederler. “Kişisel çıkar, sınırsız rekabet, bireyselcilik ve toplumun yarışan tezler ve karşıtlıklar sonucu oluştuğu” gibi fikirleri muhafazakârların hiçbir zaman paylaşamayacağı fikirler, grubunu teşkil eder.[31]

Değişim

Yukarıda resmedilmeye çalışılan tablodan da anlaşılacağı üzere, geleneğe yaptığı vurgu ile “muhafazakâr düşünce, tedrici olmaması durumunda, genelde değişime karşı çıkar.”[32] İstikrar, muhafazakârların önem atfettiği siyasal kavramların en önemlilerinden birisidir. Bu durum; dini, geleneği, doğal hukuku, ön kabulleri bireyin korunmasının önemli araçları olarak gören muhafazakâr anlayışın doğal sonucudur. Sonuçta muhafazakârlıkta istikrar, değişimden daha yüksek bir değer olarak karşımıza çıkar. Ne var ki, değişim kaçınılmaz olduğu zamanlar, muhafazakârlar samimi bir şekilde onu gerçekleştirirler; ancak değişimin doğal ve yavaş olması gerektiği kanısındadırlar.

Değişimin hâlihazırdaki düzenin korunmasında önemli bir gereklilik haline geldiği zamanlarda muhafazakârlar değişimden yana bile tavır alabilirler. Muhafazakâr anlayışta değişim, “yeni ihtiyaçları yansıtmak ve geçmiş tecrübelerin ışığında ihtiyatlı düzenlemelerin bir sonucu olmak” zorundadır.[33]

Huntington, muhafazakârlık üzerine yazmış olduğu makalelerinin birisinde muhafazakârlığı, “birtakım kurumların sürekliliğini savunan doğal, ancak bir o kadar da değişken bir teori” olarak tanımladıktan sonra, muhafazakârlığın değişime yaklaşımını şu sözlerle ifade etmektedir: “Toplumun temelleri tehdit altında kaldığı zaman muhafazakâr ideoloji, insanlara halihazırdakilere nazaran bazı kurumların gerekliliğini salık verir.”[34] Müller’in bu konudaki düşünceleri de muhafazakârların değişimi nereye kadar kabul ettiklerini göstermesi bakımından önemli ipuçları sunar: “Muhafazakârlar çeşitli zaman ve zeminlerde krallıktan meşruti monarşiye, aristokratik ayrıcalıklardan temsili demokrasiye, yüksek gümrüklerden serbest ticarete, milliyetçilikten uluslararasıcılığa, merkeziyetçilikten federalizme, kapitalizmden diğer refah devleti versiyonlarına kadar birçok anlayışı benimsemişlerdir.”[35] Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki değişimin sınırlarını, statükonun korunması belirler.

II. Abdülhamid Bir Muhafazakâr mıydı?

Çalışmanın bu bölümünde, II. Abdülhamid’in ne dereceye kadar muhafazakâr olduğu sorusuna cevap bulunmaya çalışılacaktır. Bu doğrultuda II. Abdülhamid’in politikaları, çalışmanın ilk bölümünde ortaya konulmaya çalışılan muhafazakâr düşünce çerçevesinde değerlendirilecektir. Bu bağlamda, II. Abdülhamid’in politikalarının yukarıda anlatılan muhafazakâr düşüncenin ortak özellikleri ile ne kadar uyuşup uyuşmadığı gösterilmeye çalışılarak muhafazakârlığın II. Abdülhamid dönemini anlamada bir araç olup olamayacağına ilişkin bir sonuca varılacaktır. İlerleyen paragraflarda II. Abdülhamid döneminde toplumun yeri, devletin ve siyasal otoritenin rolü ve değişimin anlamı üzerindeki değerlendirmelere yer verilecektir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ