MOĞOLİSTAN’DAKİ ESKİ TÜRKÇE KİTÂBELER

MOĞOLİSTAN’DAKİ ESKİ TÜRKÇE KİTÂBELER

En eski zamanlardan beri Türk namı altında toptan zikrettiğimiz büyük kavim Orta Asyanın geniş sahalarına yayılmış bulunuyordu ve bu pek engin ülke içerisinde birbirleriyle pek hafif ve pek çok değişen rabıtalarla bağlı bir yığın müteferrik kabileler halinde, bilhassa göçebe olarak yaşıyordu.

(Türkçede “Türk” yahut “türük” şeklinde olup aslında şüphesiz “güç, kuvvet” manasına gelen ve galiba ilk önce kabilelerden birine veyahut daha ziyade bir hükümdar nesline verilmiş olan) bu Türk isminin muzaf olduğu kavim hakkında ilk defa olarak ancak milâdın 6’ncı asrı ortalarında haber alabiliyoruz. O zamanlar bunlar, eski ve zengin eserleri Orta Asya kadim tarihinin bilinmesi için emsalsiz derecede ehemmiyeti haiz olan Çinlilerin JouJan dedikleri yahut sonraları JuanJuan dedikleri ve ihtimale göre Bizans müelliflerinden “Teofilâktos Simokatta”nın kitabında Avarlar (ki Avrupa’daki “sahte Avarlar”a mukabil “halis Avar”lardır) namını alan o zamanın kudretli bir kavminin hakimiyeti altında bulunuyorlardı.

546’da JuanJuanlar Çinlilerin T’iele tesmiye ettikleri büyük bir şimal Türk kabileleri müttehidesi tarafından hücuma maruz kaldılar. Bu T’iele kabilelerinin taaruzunu reisleri “T’umen” kumandasında defedenler Türklerdi. Bu muvaffakiyet neş’esiyle Türkler bu defa JuanJuanlar aleyhine döndüler, 552’de bunları mağlûp ettiler, T’umen (galiba kitabelerin “Bumın” dediği zat, bakınız: Tc. S. 17 ve müteakıp) bu suretle Türk devletini kurarak İl Kağan (Türkçe El Kagan biraz aşağıya bakınız) unvanını almıştır. Kendisiyle beraber ve hükmü altında küçük kardeşi Çinlilerce “ŞeTieMi” (=Türkçe “İstemi”) bulunuyordu. Bu da bilhassa garp Türklerinin reisi ve hanedanlarının ilk ceddi idi (bakınız: Tc. aynı yerde).

Şark (veya şimal) Türklerinin merkezi ve kağanlarının makarrı o zamanlar, Çin menbalarına göre, Tukin (yahut Yütükiün) Dağı olup, bunun nerede olduğu belli değildir. Ancak sonradan Utekien (=Türkçe Ötüken) denilenin aynı olduğunu farzedebiliriz ki bu da elyevm şimali Moğolistan’da Orhon Nehri mıntıkası yakınındaki büyük Hangay sıra dağlarının bir kısmı olsa gerekir.

Garp Türklerinin yeri ise İli Vadisi’yle etrafındaki havali idi. Bu sonrakiler on kabileye (yahut her biri beş kabileye ayrılmış iki şubeye) ayrılmıştı ki bunlardan, hiç olmazsa sonraları Türgiş kabilesi en mühimleri bulunuyordu; onun için bunlara adet üzere gerek Türkçe gerek Çinçe olsun sadece “On kabile” veya kelimenin asıl manasına göre “On oq” deniliyordu (Türkçe On oq bakınız: Tc. 417). T’umen Kağan daha 552’de ölmüş ve yerine sıra ile üç oğlu geçmişti. Çinliler bunlara k’olo (+553), Muhan veya Mukan (553-572) ve T’opo (572-581) isimlerini veriyorlar. Bunların içinde ve bütün Türk kağanları arasında en meşhuru olan Muhan (Mukan) büyük bir fatih olup hükümdarlığı zamanında Türk Ülkesi bilhassa kendisiyle amcası İstemi yahut ŞeTieMi (575 sonlarında veya 576 başlarında ölmüştür) lisanlarını bilmediğimiz Eftalit denilen başka bir büyük kavmi mağlûp ettikleri vakıt, vüs’at ve itibarının en yüksek derecesine varmıştı.

Artık bu zamandan itibaren garpta Soğdiyana üzerinden Ceyhun’a (Türkçe Yençü Ügüz “inci ırmak” boyuna) ve bugünkü Semerkand ile Belh arasında olup eski zamanlardan beri meşhur bir geçit olan Demirkapı’ya (Türkçe Temir qapığ) kadar (ki burada Türkler Acemlerle karşılaşmışlardır.) şarktan da bugünkü Mançorya’ya kadar yayılıyordu (Kitabelerdeki qadırgan “dağları belki de bugünkü” “Hingan” dağlarıdır).

Daha o vakıtlar kağanları daha eski bir sülâleden olan şark Türkleri birinci mevkii almışlardı ve kağanları bütün Türklerin en yüksek reisi sayılıyordu; veyahut öyle sayılmak talep ve iddiasında idi. Fakat hakikatte İstemi bile hemen hemen müstakil bir vaziyet alıyor ve meselâ muhtariyete malik bir kağan sıfatıyla, Bizans imparatorluğu’yla, ilk önce ipek ticareti dolayısıyla, münasebata girişiyordu. Bu ticaret daha evvel Eftalitler tarafından yapılmakta iken şimdi Türkler bunu kendilerine çekmek istiyorlar, diğer taraftan Rumlar’da bu işte İranı aradan çıkarmak arzusunda bulunuyorlardı. İstemi, 568’de bir elçi hey’eti göndermiş, Bunlar da bunu Zemarhos idaesinde bir hey’et izamı suretiyle mukabele de bulunmuşlardır. Bu münasebet ve rabıtalar 576 ve 598 senelerinde tekrar ve tecdit edilmiştir.

Bu hadiseler Menandros Protektor ve Teofilas Simokatta gibi Bizans müelliflerinin kitaplarında çok merak verici, fakat bazı noktalarda yanlış anlaşılmış bir takım tasvirata meydan vemiştir. Bunlarda görülüyor ki Türkler epeyce yüksek bir medeniyet seviyesinde bulunuyorladı. Meselâ Zemarhos, bir at tarafından cekilebilen iki tekerlikli altın taht üzerinde oturmuş bulunan kağan tarafından kabul olunuyor. Çadırın cidarlarına en güzel renklerle bezenmiş ipek örtüler kaplanmıştır. Başka bir defa kağan kendisini yatak ve sair eşyası tamamen altından bir daire içinde kabul ediyor; keza daha başka bir defa bir altın tavusun taşıdığı baştan başa yaldızlı bir yatak veya sedir görülüyor. Menandros’un 568’de tamamen tavzih edilememiş olan Dizabulos (veya buna benzer bir isimle) tevsim ettiği kağan ancak İstemi olabilir; Teofilâktos’ta ise Stembis Kağan ismini buluyoruz.

Her ne kadar ilk otuz sene zarfında garp Türklerinin şark Türklerine tabiiyeti kabul ettikleri söylenebilirse de herhalde İstemi’nin oğlu ve halefi “Tardu” (Çince Tat’au) zamanında, şark hükümdarı T’oPo’nun 581’de ölümü üzerine Türk ülkesinin iki kısmı arasındaki rabıta çözülüyor. Bu tarihten itibaren şark Türklerininki eski ülkenin şark ve şamali şark, garp Türklerininki ise garp kısmını ihtiva eden ve her biri kendi kağanına malik olan iki müstakil ve rakip devlet veya kabileler müttehidesinin mevzuu bahsaldoğu şüphesizdir. Fakat aralarındaki hudut mütemadiyen belirsiz ve mütehavvil kalmıştır. Çünkü qarluklar gibi komşu kabileler mecburî veya ihtiyari olarak bazan bir tarafa bazan öteki tarafa iltihak ediyor, bazan da bilâkis istiklâllerini elde ediyor veyahut Çinlilere tâbi oluyorlardı.

Türklerin, muttasıl icra ettikleri akınlar dolayısıyla, kendilerine pek tacizkâr bir komşu oldukları Çinliler (Türkçe’de “Tabgaç”. bakınız: IOD; 6), daha ilk Kağanlar zamanında bunların aralarına nifak serpmek için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı ve büyük diplomat kiyasetiyle bu iki devlet arasındaki gerginliği devam ettirmek veyahut iki tarafın birinde veya diğerinde dahilî tefrika uyandırmak için ateşi üflemekte devam ediyorlardı. Bunun için iki taraftan bazan berikini bazan ötekini ve en çoğu iktidarsız bir takım saltanat davacılarından bir defa birini, başka bir defa diğerini tutuyor ve bunları kuvvetli veya zaif bulundukları zamana göre ya doğrudan doğruya silâh kuvvetiyle veya bilhassa ipek gibi kıymetli eşya veyahut buğday gibi havayiç göndermek suretiyle kendilerinden uzak tutmayı biliyorlardı.

Bundan sonra geçen yarım asır zarfındaki Türk tarihinin tafsilâtı dahilî münazaaları, mütemadiyen değişen Kağanları, Çinlilerle veya kendi kabiledaşlarıyla olan mücadeleleri ve yahut Çinlilerin bunlara karşı olan entirikaları üzerinde ısrara lüzum yoktur. Şu kadarı kâfidir ki, 630 senesinde, şimal Türk kabilelerinden biri isyan ediyor, tedip edilemiyor, bu kabile Çinliler nezdinde yardım ve himaye görüyor ve Çinlilerin “Kieli” dedikleri Şark Türk kağanı bunlar tarafından mağlûp ve esir edilerek halkının büyük kısmıyla Çin’e sevkolunuyor. Bu suretle şark Türk ülkesi dağılarak parçalanıyor, arazisi Çinlilerin bir eyaleti olarak o suretle idare ediliyor ve birçok Türk kütleleri Çin dahilinde öteye beriye yerleştirilerek orda tavattun ediyorlar. Bundan biraz daha sonra, 659’da garp Türk ülkesi de muhtelif aksamı Çinliler tarafından birer birer ve tedricen ele geçirilmek suretiyle sukut ediyor.

Bu suretle hicret eden Türklerden büyük bir kısmı şüphesiz Çin’de kendilerini pek rahat hissediyorlardı, çünkü burada hayat memleketlerinde olduğundan çok daha kolaydı. Fakat gerek bunların aralarında bulunan ve gerek eski yurtlarında kalmış olan diğer kısım Türkler de millî duygu ve eski büyüklüğe ait hatıra yaşıyor. Yeniden bir Türk hanı bulmak için yapılan birkaç tecrübe kısmen Türklerin kendi gevşekliklerinden, kısmen de sadece Çinlilerin hakimiyeti altında han unvanını haiz tek bir kabile reisiyle iktifa etmek istemediklerinden muvaffakiyetsizliğe uğruyor.

Lâkin nihayet, takriben 680-682 senelerinde eski hanedanın ahfadından olup vaktiyle “şad” unvanını taşımış olduğu zannolunabilen birisi şark Türklerinin büyük bir kısmını Çinlilerden müstakil bir vahdet halinde toplayıp kağan sıfatıyla hükümdarlık kazanmağa muvaffak olabiliyor, bunun üzerine merkezleri vaktiyle, kısa bir zaman için kitabelerde “Çuğay” ve “Qaraqum” denilen ve ihtimale göre “Hangay” sıra dağlarının cenup sırtlarında kâin bir yer iken, yukarıda ismi geçen Ötüken sıra dağları oluyor. Çinliler bu Kağana Ku(t)tulu(k) (Türkçesi “Qutluğ” yani kutlu demektir ki şüphesiz asıl Türk ismidir) ismini veriyorlar.

Türk membaları ise kendisini yalnız hükûmet ismi olan “Elteriş Kağan” (şüphesiz=El derme, toplama Kağanı demektir.) suretinde zikrediyorlar. Bir sıra muvaffakiyetli muharebeler ve ihatalı teşkilât ve icraattan sonra daha 690 ve 692 aralarında, ihtimal ki 691’de ölüyor.

Ölümünde kendisinin iki oğlu da tamamen genç altı veya sekiz (yedi?) yaşlarında oldukları için kardeşi kendi namına olarak hükümeti tesellüm ediyor. Çinliler buna Meç’uo (Meç’üe) ismini veriyorlar; Türkçe hükûmet ismi “Qap(a)ğan Kağan’dır.

Bu pek cerbezeli bir adam ve kudretli bir muharip olup olanca kuvvetiyle Türk ülkesini bütün eski genişliğiyle İran’a kadar yeniden kurmağa gayret ediyor ve takriben aynı zamanda Çinlilerin hâkimiyetinden çıkmış olan garp Türkleri üzerine de hakimiyet iddiasında bulunuyor. Fakat aynı zamanda pek haşin ve zalim bir hükümdar olup gitgide kendisi aleyhine derin bir nefret uyandırıyor. Bundan dolayı kendisinin doğrudan doğruya tebaası olanların oldukça büyük bir kısmı Çinlilere tâbi olarak Çin’e hicret etmiş oldukları gibi ki burada pek de iyi bir muamele görmemiş ve büyük bir kısmı mahvolmuştur nihayet 716’da da Meç’uo asi bir kabile tarafından katledilmiştir. Meç’uo daha hayatta iken iki oğluna kağan unvanını bahşetmiş ve bunları yahut bunlardan birini kendisine halef tayin eylemiştir (Bakınız: Tc. 97 müteakip). Lâkin Qutluğ’un büyük oğlu, ki Çinlilerin Me(k)kilien dedikleri Bige Kağan “hakim kağan” (Çince mükabili Pı(t)kia kohan) nam unvanıyla Tanrı tek Tanrı’da bolmuş Tür(ü)k Bilge Kağan yani “Tanrı’ya benzer gökte doğmuş hakim hakan” derhal hükümeti ele almıştır. Daha on dört yaşında amcası tarafından yüksek “Şad” rütbesini almış ve bundan dolayı Çin vekayinamelerinde ekseriya “küçük Şad” denilen bu zat, amcasının bütün ailesini ve en yakın taraftarlarını içlerinde pek azı müstesna olmak üzere öldürmüş olan küçük kardaşı Kül tigin (Költigin) (-‘Prens Kül”) tarafından bu hususta muavenet görmüştür. Bu müstesnalar arasında Elteriş ve Qap(a)ğan zamanlarında mühim roller oynamış olup Bilge Kağan’ın kayınpederi ve ümrünün son senelerinde aynı zamanda müşaviri bulunmuş olan devlet adamı Tonyukuk (Tonıyuquq) bilhassa zikrolunmak lazım gelir. Bige Kağan amcasından çok daha halim bir seciyyeye malikti ve göründüğüne nazaran, iyi bir hükümdardı. Zamanında “El”den ayrılıp Çin’e hicret etmiş olan Türklerin bir çoğu meyus bir halde yurtlarına dönmüşlerdir ve Çin’le dostane bir münasebet tesis ve idame edilmiştir. Gerek hükûmet ve gerek harp işlerinde yukarda zikri geçen ve kendisinden bir yaş küçük olan ve ağabeyinden daha kuvvetli bir seciyeye malik görünen, kardaşı Kül tigin kendisine esaslı bir istinatgâh olmuştur.

Buna binaen Kül tigin 731’de öldüğü zaman bu kendisi için büyük ve elim bir ziyâ olmuştur. Hatırası gerek kağan ve gerek Çin imparatoru tarafından, namına mufassal bir kitabeyi havi büyük ve heybetli bir abide dikilmek suretiyle tebcil edilmiştir. Bu abide zamanımızda keşfolunmuş olup bundan aşağıda bahsedeceğiz.

Bundan birkaç sene sonra, 734 sonbaharında, hakan da tam uzun seneler istihsali için gayretle çalıştığı bir arzusunun yani bir Çin prensesi ile evlenmek hususundaki emelinin is’afı vadini Çin imparatorundan almışken, vezirlerinden biri tarafından zehirlenmek suretiyle ölmüştür.

Kendisi için kısmen oğlu ve halefi olup Çinlilerce Yyen (ki tam Türkçe unvanı “Tanrı tek tanrı yaratmış Tür(ü)k Bige Kağan: Tanrıya benzer gökten tayin edilmiş Türk hakim hakanı”dır) ve kısmen Çin imparatoru tarafından tıpkı Kül tigin olduğu gibi büyük ve muhteşem bir abide dikilmiştir. Bu da yakınlarda keşfedilmişsse de haylice harap olmuştur.

Türk ülkesi kendisinin vefatından sonra ancak daha on sene kadar kalabilmiştir. İhtimal Uygur an’asıl bundan pek uzak olmayan bir zamanda merkezleri Türklerinkinin şimal taraflarında bulunan bir takım kabileler üzerine hâkim olmuş bir hanedanın ismi olsa gerektir. Bu kabilelerin birçoğu bu sıralarda kitabelerde Oğuz namını alan diğer büyük bir Türk kabileler müttehidesiyle pek yakın bir münasebette olup, belkide tamamen onlara merbut bulunuyorlardı. “Oğuz” pek eski bir kabile ismi olup, pek eski zamanlardaki mahiyeti tespit edilmiyor. Fakat sonradan Türk lisanı sahasında birçok noktalarda kısmen asıl şekli olan Oğuz, kısmen Uz, nihayet kısmen de bugünkü Rusya’nın şarkında kâin ve lisanları adi Z yerine R arz etmek gibi bir hususiyeti haiz olan (meselâ: Onogur=onoğuz gibi kabilelere ait mürekkep isimlerde) Oğur şeklinde görülüyor.

Bu Oğuzlar ilk önce Türklerin üstün hâkimiyetleri altında bulunmuşlar, hatta yeni ülkenin tesisinden sonra da Türk hakanları bunlar üzerindeki üstün hakimiyetlerini iddia etmişler gibi görünüyor. Fakat bu münasebet herhalde pek gevşekti ve hiç de dostane değildi. O suretle ki mütemadiyen aradaki münazea ve isyanlardan bahsediliyor.

Sonraları gittikçe daha fazla Uygurlar ve bunların hâkim sülâlesi kudret kazanıyorlar, bu defa da Türk ülkesini bunlar yıkıyor ve Orta Asya’nın büyük bir kısmındaki Türkler üzerinde nihayet hakimiyetlerini kuruyorlar.

Türklerin siyasî ve içtimaî teşkilâtlarına gelince; şurasını hatırlatmalıyız ki bir Türk veya Uygur ülkesinden (Türkçe EL) bahsettiğimiz zaman bu bir Avrupa ülkesiyle karıştırılmamalıdır. Bu hakikatte birçok veya birkaç göçebe kabilelerinin gevşek ve sık sık değişen bir hey’etinden ibarettir ki aşağı yukarı “imparator” unvanına tekabül eden “Kağan” unvanını haiz bir reis tarafından idare edilir; bunun baş (?) zevcesine katun (qatun) denilir. Bunun yanında biraz farklı diğer bir “han” (Qan) unvanına rasgelinir ki bu bilhassa Tonyuquq” kitabesiyle Yenisey kitabelerinden vazıhan anlaşıldığı veçhile müstekil bir el teşkil etmiyen tek bir kabile veya kavmın reisidir. Bu gibi hükümdar mevkiinde bulunan daha başka hususî tabirlere şurada burada rasgelinmektedir, meselâ Uluğerkin, katibe IE 34, yahut Iduq qut “mübarek saadet”, kudsiyet penah, II E 25 (daha sonraki şeklinde ıdıqut).

Kağanın vazifesi tabiiyeti altındaki kabileleri toplu bir halde tutmak, bunları mümkün olduğu kadar çoğaltmak, bunların birbirleriyle ve umum heyete karşı olan münasebetlerini tanzim etmek, taarruz ve müdafaalarda başkumandan rolünü almak ve nihayet millete iş bulmak ve bunlara mümkün olduğu kadar zengin varidat temin etmekten ibarettir.

Âdet üzere bunun için kullanılan vasıtalar, meselâ Çinliler gibi, komşu milletler üzerine akınlar icra etmek, yahut bu gibi baskınlardan korkmaları için haraç istemek idi.

İçtimaî münasebetleri umumiyet itibarıyla herhalde zedegân yani “beg”lerle (Osmanlıcada bey) adi halkı kat’iyen ayıran tam bir aristokrasi esasına müstenittir denilebilir. Bunun yanında Türklerin bir sıra yüksek memurlar (buyruq) için hususî rütbe unvanları vardı: meselâ “tigin”, kağan sülâlesinden bir prenstir. Ondan sonra en yüksek memurlar “yabgu” ve “şad”lardır ki bunlar iki veya ikişer tane olup birisi elin şarkındaki “Töliş”ler, diğeri garbındaki “Tarduş”lar nezdindeydi. Bundan başka bir de yeniden inkiyat altına alınmış kabileler üzerine hâkim ve vali mevkiinde bulunan ikişer “eltebir” ile “apa”, “targan”, “çur”, “tudun” vesaire unvanlar daha vardır. Sengün “ceneral” (Çince tsiangkiün), “tutuq” vesaire gibi Çince unvanlara da tesadüf ediliyor.

Türklerin dini en esaslı noktalarında bugün bihlassa Altay Dağları’nda bulunan henüz putperest birkaç şimal Türk kabilesiyle bunlara komşu bazı kavimlerde görülen Şamanlık idi. Bunların nazarında dünya bir takım tabakalardan müteşekkildir. Yukarda on yedi kat gök, ışık âlemini; aşağıda yedi veya dokuz kat da cehennemi, karanlık âlemini teşkil eder. İkisinin arasında yeryüzü bulunur ki bunun üzerinde insanlar yaşar. Göğü, yeri, bütün içindeki mahlûkatıyla yaratan ve bütün dünyayı idare eden Ulu varlık göğün en yüksek tabakasında sakindir (tenrı, hem gök hem Allah manasındadır). Göğün sair tabakalarında bir sıra iyi mahlûklar veya İlâhlar oturur; bunlar arasında kitabelerde mükerreren “Umay” ismine rasgelinir ki bugün de bilhassa çocuklar için rahmetkâr olan bir İlâhe’dir (saadet İlâhesi?). Burada en yüksek katlardan birinde cennet bulunur ki burada ölmüşlerin ruhları Allahlarla bunların yer yüzünde kalan taallûkatı arasında şefaatçı sıfatıyla dururlar. Yer altındaki tabakalarda da aynı suretle bir takım fena mahlûklar bulunur ki bunların insanlara zararları dokunur. İnsanların kötüleri de öldükten sonra buraya gelirler. Nihayet meskûn yerde bir sıra hayırlı ruhlarla teşhis edilmiştir ki bunlara “Yersub” (bugün Yersu) denilir.

Bunların yerleri ya yüksek dağlar veya nehir membalarıdır ki bunların her ikisine de Türkçe “baş” denilir. Onun için bu gibi yerler çok kere Iduq “mübarek” sıfatıyla zikredilir. Kezalik meselâ sarp bir geçit veya tehlikeli bir ırmak geçileceği zaman mahallin İlâhına, bunun lûtuf ve rahmetini celp için, dua ve şükranlarla kurbanlar kesilir. İnsanlar doğrudan doğruya göktekilere müracaat edemezler. Bunu ancak cennetteki ataları vasıtasıyla yapabilirler. Fakat herkes bunlara aynı derecede irtibat hasıl edemez. Buna da ancak şamanlar ehil olabilir.

Gömme âdetleri için Çin tarihleri aşağıdaki tafsilâtı veriyorlar. Fakat şüphesizdir ki bunlar bilhassa kibar kimselere mahsus olsa gerektir. Bununla beraber bunlar kitabelerden istihraç edebildiğimiz hususta pek eyi tetabuk edebiliyor.

Bir kimse ölünce cesedi çadırının içinde yere yatırılır. Bütün akrabaları birer koyun ve at kurban ederler. Bunlar çadırın dışında yerlere serpilir. Sonra hepsi atlar üzerinde feryatlar kopararak çadırın etrafını yedi defa devrederler ve çadırın kapısına her gelişte yüzlerini bıçaklarla yaralarlar. O suretle ki kanlarının göz yaşlarıyla birlikte aktığı görülür. Bunun üzerine gömme için uğurlu bir gün tayin edilir. Bir kimse ilkbaharda veya yazın ölmüşse bu takdirde ağaçlardan yapraklar dökülünceye kadar; sonbahar veya kışın ölmüşse bir defa yapraklar yeşerinceye kadar beklenir. Evvelâ müteveffanın atı yakılır ve külü kullandığı diğer eşya ile birlikte cenazeyle beraber gömülür. Bunun üzerine bir laht kazılır, asıl defin günü müteallikatı türlü türlü kurban hediyeleri getirirler. Tekrar mezarın etrafını atlarla devrederler. Ölümü akibinde yapıldığı gibi yüzlerini yaralarlar. Definden sonra mezarına hayatta iken öldürdüğü düşmanların sayısınca taş dikilir (Türkçe “balbal” denilen bu taşlar olsa gerektir).

Türklerin Çinlilerle yakından temasa gelmezden evvel kat’î bir takvimleri yoktu ve dört mevsimden başka hemen hiç bir zaman taksimini bilmiyorlardı. Fakat Çin medeniyet dairesinin nüfuzu altına girince, ne vakıt olduğu belli değil, Çinlilerin takvimini almışlardır. Çinlilerce sene kamerî sene olup tabiî bir surette her biri 29 veya 30 günden mürekkep ve yeni ay ile başlıyan 12 aydan yani cem’an 354 veya 355 günden ibarettir. Her iki veya üç senede bir (19 sene zarfında yedi defa) muayyen Hey’i kaidelere tevfikan araya bir kebise ayı ilhak edilir. Aylar, adetlerle (tertibi adetler) gösterilir. Senenin ilk ayı, içinde Güneş’in hut burcuna dahil olduğu aydır ki 21. kânunisani ile 20 şubat arasındadır. Bütün bunlarda Türkler, kabul olunmak icap eder ki, tamamen Çinlilere uymuşlardır. Her seni Çinliler tarafından kısmen tahtındaki imparatorun cülûsundan itibaren şu kadarıncı sene olmak üzere, kısmen daima tekerrür eden ve 60 seneden mürekkep gayet eski bir takvim devresi dahilindeki mevkiine göre, nihayet kısmen de eski zamanlarda gene bunun gibi 12 senelik bir devreye nazaran tayin ve irae edilir. Bu son tarz evvelce bütün Şarki ve Orta Asya’ya yayılmış idiyse de bugün hemen her tarafta tamamen istimalden çıkmıştır. Eski Türkler tarafından da kabul ve istimal edilmiş olan ve birkaç kere Orhon kitabelerinde rasgelinen bu tarz takvimde seneler bir sıra hayvan isimleriyle işaret edilir, şöyle ki: 1. sıçan; 2. öküz; 3. kaplan; 4. tavşan; 5. ejder; 6. yılan; 7. at; 8. koyun; 9. maymun; 10. tavuk; 11. köpek; 12. domuz. Bu on iki ayın her birinden biri daima tekerrür ettiği, meselâ ilk sıçan ayı bizim hesaba göre ….4, 16, 28, ….676, 688, 700, 712, 724, 736, ….1900, 1912, 1924 (=12 n+4) olacağı gibi, mevzubahs devrelerin sıra numaraları kat’iyyen gösterilmediği için bu tarz son derece nisbîdir ve meselâ “bu sene basılmıştır” sözünden fazla bir şey ifade etmez. Meselâ “Kül tigin” koyun ayında doğmuş ve maymun ayında defnedilmiş olduğu söylendiği zaman bu bizim işimize pek de yaramaz. Filvaki ancak aynı ayda, üzerindeki Çince kitabe ve daha başka Çin tarihi membalarının verdiği kat’i zaman tayinleri iledir ki, bunun bizim takvimimize göre 731 ve 732 tarihlerinde vukubulduğunu ve bu iki seneye nazaran bilhesap hakikaten bunların koyun yılı (=12 n1) ve maymun yılı (=12 n) olduğunu anlayabiliyoruz.

Fakat her iki büyük Orhon kitabesinde en mutat tarz herhangi bir vak’a senesinin, müteveffanın o vak’a senesi malik olduğu yaşıyla iraesidir. Sadece bundan bizim hesabımıza göre mevzubahs tarihi bilhesap kat’iyyen tayin etmek tabiî mümkün olamaz. Zira yaş tayinindeki bazı hatalardan sarfı nazar bu verilen malûmatın neye müstenit olduğunu kestiremeyiz, bahusus ki irae tarzı şeklen biraz tahavvül de edebildiği halde biz bu aradaki mana farkını tayin edimiyoruz. Meselâ muayyen bir ifade acaba mevzubahs yaşı ikmal mi ettiğini, yoksa o hey’i sene zarfında o yaşa girmiş mi bulunacağını gösteriyor? Şu kadar var ki Çin membalarında gördüğümüz zaman tayinlerine nazaran Kül tigin için bilhesap kabulü lâzımgelen doğum senesinden ziyade 685 ve Bige Kağan için de 684 senesinden hareket etmemiz lâzımgelecektir gibi görünüyor: Meselenin mahiyetini daha ziyade karıştıran bir şey varsa o da meselâ bazı seneler miktarının itası tarzında hiç olmazsa bazı bazı Türklerin gerek iptida ve gerek ikmal senelerini birlikte hesap ettiklerini gösterir gibi olan emarelerdir. Meselâ Bige Kağan Kitabesi’nde, II S9, kendisinden bahsettiği fıkrada “19 sene şad, 19 sene kağan idim” diyor. Halbuki biliyoruz ki kendisi 734 senesinin sekizinci ayında (Eylülü’nde) ölmüş ve 22 temmuz 716’da ölen amcasından sonra kağan olmuştur. Şu halde diyebiliriz ki 18 sene (716-734) hükûmet sürmüş ve kezalik 18 sene, anlaşılan, 698-716 “Şad” bulunmuştur.

Burada şu noktayı da ilâve etmek gerektir ki, Türkler için dört cihetin en mühimi şark olup daima bu tarafa doğru teveccüh ediyorlardı; onun içindir ki şark “ön”, garp “arka”, cenup “sağ”, şimal de “sol” diye gösterilir ve kağanın tahtı da daima şarka, gün doğusuna mukabil gelecek surette yerleştirilir.

Burada Moğolistan ve Yenisey’in yukarı mecrasında bulunan eski Türkçe kitabelere ait umumî malûmat vermenin sırası değildir. Bu kitabelerin nerelerde bulunduğu, kopyelerinin nasıl alındığı ve bunlarda kulanılan hususî bir nevi “Rünik” yazının nasıl hallolunduğu ve menşei mes’eleleri hakkında müellifin DIOI ile gösterdiğimiz eseriyle, Donner’in: (L’alphabet Runiforme Turc IOD, 7 ve müteakıp ve keza: Remarques sur I’orgine de l’alphabet. IOD, 44 müteakıp) unvanlı mekalelerini müracaatgâh olarak gösterebiliriz.

Bu kitabelerin büyük bir kısmı ve bilhassa şimaligarbî Moğolistan’la cenubî Sibirya’da bulunanları meçhul kimselere ait irili ufaklı mezar kitabeleridir. Yalnız şimalişarkî Moğolistan’dadır ki birbiri ardınca mühim tarihî alâkayı haiz uzunca kitabeleri havi altı tane büyükçe abide bulunmuştur.

Bu abidelerden hiçbiri zamanın tahribiyle bozulmamış bir halde olarak elde edilmemiştir. Bilhassa bunlardan üçü ki içinden ikisi Uygurlara aittir, zaman veya insan eliyle o kadar taribata uğramıştır ki bunların tutamaklı bir tercümesi mümkün değildir. Buna mukabil burada nispeten iyi bir surette mahfuz kalmış olan ve tarihi nokta inazardan da hiç şüphesiz en mühimleri olan üç abidenin Danimarka lisanında tercümesini vermek arzusundayım. Çünkü bir defa bunlardan hiç biri şimdiye kadar Danimarka lisanına tercüme edilmemiş olduğu gibi evvelce Fransızca tercümelerin neşretmiş olduğum diğer ikisinin de bazı teferrüatını şimdi daha iyi anladığımı zannediyorum. Üçüncü kitabe ise o zamandan sonra keşfedilmiştir. Tercümeleri mümkün olduğu kadar anlaşılır bir hale koymağa, diğer taraftan da lisanlar arasındaki büyük farkın müsaade ettiği nispette aslına yaklaştırmaya çalıştım. Muhtevasına gelince, Türklerin umumî tarihi ve medenî ahvalleri hakkında methalde yaptığımız icmal bunu anlamaya kifayet eder ümidindeyim. Şark kelime ve isimleri ve saire gibi muhtelif teferruat hakkında da makalenin sonundaki kelimeler cetveline müracaatı tavsiye ederim.

Prof. Dr. Wilhelm THOMSEN

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al