MOĞOL İSTİLASINA KADAR IRAK TÜRKLERİ

MOĞOL İSTİLASINA KADAR IRAK TÜRKLERİ

Değişik şartlar altında, çeşitli devirlerde Irak’ı yurt edinmiş olan Türklere, bugün, bir siyasi terim olarak “IRAK TÜRKMENLERİ” adı verilmektedir. “Türkmen” sözcüğünün ortaya atılmasından asırlarca evvel Irak’ta yerleşen Türkler, burada kurulmuş olan çeşitli devletlerin ordusunda asker, komutan, büyük devlet adamı vs. olarak hizmet görerek ve değişik beylikler kurarak Irak tarihinde önemli rol oynamışlar ve parlak bir yer ve itibara sahip olmuşlardır.

Türklerin Irak’ta ilk varlığı, Emevilerin ilk günlerine, özellikle Müslüman Arap mücahitlerinin Orta Asya’ya yaptıkları ilk seferler sırasına dayanır. İlk Emevi Halifesi Mu’aviye’nin Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad, 672-673 yılında Buhara melikesi Kabaç Hatun’la yaptığı savaşı kazandıktan sonra Arap tarihçilerinin adlandırdıkları “el-Buhariyye” yani Buharalılar, Buhara Türklerinden iki bin veya dört bin okçuyu kendi özel hizmetine sokarak vilayet merkezi olan Basra şehrinde yerleştirmiştir. O, bunlarla Basra’da nizam ve asayişi kurmuş ve savaşçı olduklarından yaptığı seferlerde kullanmıştır.

Buhara Türkleri Basra’daki varlıklarını 702-703 yılına kadar sürdürmüşlerdir. Bu yılda Emevi Halifesi Abdulmelik b. Mervan’ın Irak valisi Haccac, bunların çoğunu Basra’dan getirerek yeni yaptırdığı Vasit şehrine yerleştirmiş ve kuşkusuz kendi ordusunda muvazzaf asker olarak çalıştırmıştır. Bunlar Emevi Devleti’nin sonuna kadar aynı görevi sürdürmüşlerdir. 749 yılında Emevilerin son vasit valisi, beraberindeki 1300 (bin üç yüz) Buhara Türküyle yeni bir devlet kuran Abbasilere teslim olmuştur ki bu, onların Irak’a gelişlerinden beri Emevi Devleti ordusunda kesintisiz olarak görevde bulunduklarını ifade etmektedir.

Müslümanların Orta Asya’ya girmeleriyle İslamiyet’i giderek kabul etmeye başlayan ve İslam âleminde özellikle Horasan ve Maveraünnehir’de olup biten kimi olaylara isteyerek veya istemeyerek girişen Türkler, Abbasilerin Emevi Devleti’ne karşı giriştikleri mücadelelere katılarak onların bu alanda gerçekleştirdikleri zaferlerde katkıları olmuştur. Macar müsteşriki Vampiri’nin elde etmiş olduğu Ebu Müslim-i Horasani’nin biyografisini içeren bir yazmada, Abbasilerin komutanı Kuhtuba b. Şebib et-Tai’nin Emevilerle giriştiği ve bunların devletinin yıkılmasıyla sonuçlanan ve bugünkü Irak’ın kuzey doğusunda vuku bulan savaşta Abbasi askerlerinin çoğunun Türklerden oluştuğu yazılıdır. Aslında bu gerçek, Ebu Müslim’in bu dönemde Türklerle dolu Horasan ve Maveraünnehir’deki nüfuzunu ve Türklerin ona ne kadar bağlandığını gösterir. Bununla birlikte Türklerin tam bu sıralarda (yani Abbasi Devleti’nin kurulmasının hemen ardından) Irak’a büyük sayıda gelip yerleştiklerini kesinlikle söyleyebiliriz. Bağdat şehrinin kurulduğu sıralarda (H.145-149) II. Abbasi Halifesi Mansur’un askerlerinden olan Harezm Türkleri için şehrin batı yakasında adlarını taşıyan bir semtin yapıldığını ve bu semtten Derbul-Buhariyye yani Buharalılar yolunun geçtiğini biliyoruz. Bu Buharalıların ise, Vasit şehrinde bulunanlar olduğu muhakkaktır. Bununla birlikte Halife, aynı şehirde, Beleh Türklerinden olan kendi komutanlarından Beleh b. Abdullah et-Türki için adıyla anılan bir semt de ayırmıştır.

Abbasi Devleti’nde giderek önem ve itibarları artan Türklerin Irak’a doğru gelip yerleşmelerinin arkası kesilmiyordu. Horasan valisi Abdullah b. Tahir 826-827 yıllarında Abbasi halifesi Me’mun için Türkistan’ın çeşitli yerlerinden iki bin Oğuz Türkünü göndermiştir. Ne var ki Irak’ta sırf askeri alanlarda kullanılarak devlet tarafından yerleştirilen bu Türkler, bu sıralarda sayıları birkaç bini aşmamışsa da, Abbasi halifesi Mutasım devrinde olağanüstü bir artış göstererek orduda ve daha sonra siyaset alanında artık söz sahibi olmuşlardır. Halife Mutasım, sayılarının 70 bine vardığı ve yalnız askerlik alanında değil divan işlerinde yani devlet yönetiminde çalıştırdığı bu Türkler için yeni bir şehir yaptırarak (Samarra şehri) devlet merkezini de oraya taşımıştır. Mutasım, Samarra şehrinde bu Türklerin geldikleri şehirleri göz önüne alarak her şehir halkını bir arada yerleştirmiştir.

Mutasım’dan sonra (öl. 841) Türklerin Irak’a gelip yerleşmeleri kesilmemiş, tersine zamanla onlar geniş yetki ve nüfuza sahip oldukları gibi nüfusları da özellik yeni göçlerle giderek artmıştır. Enonim el-Uyun vel-Hadaik yazarının bir kaydından, Horasan valisi İsmail b. Ahmet’in gulamı Pars DÖRT BİN TÜRK’le 908’de geldiğini ve Abbasi veziri İbnul-Furat tarafından Irak’ın kuzey ve kuzeybatısında olan Diyar-i Rabia’ya gönderildiğini öğreniyoruz.

Bununla birlikte tarihçiler, İslam devletinde hizmet etmeleriyle ün kazanan birçok Türk ailesinden söz etmektedirler. Örneğin; Türk asilzadelerinden Soli ailesi, Curcanlı Bâcû (yahut Baçur) zade ailesi, Ferganeli Ahşitzade ailesi, Eşruseneli Afşinler, Semerkandlı Türkişi ailesi, ve Auttelanlı al-Bikiye ailesi. Bu Türk ailelerini tanımamıza rağmen yoğun bir şekilde Orta Asya’dan Irak’a göç edenlerin çoğunun hangi Türk aşiret veya kavminden olduğunu tespit etmemiz bugün bir türlü mümkün değildir.

Abbasi Hilafetinin İranlı Buveyhoğulları eline geçmesi, Türklerin Irak’a gelişlerini engellememiş, tersine bunlar onların da askeri gücünü oluşturmuştur. Bağdat’a giren ilk Buveyh hükümdarı Ahmet, beraberinde yedi yüz Türk de getirmiştir. Artık Irak’ta seçkin bir güç oluşturmuş olan Türkler, bu dönemde de tıpkı eskisi gibi devletin büyük ve önemli işlerinde de görevlendirirlerdi. Hatta onlar hükümeti devirmeye bile kalkışabilecekleri güçlere de sahip idiler. İşte bundan dolayı Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey daha Bağdat’a girmeden önce bunların eriştiği gücü tanıyarak kendilerine yazmış olduğu mektupta güzel vaatlerde bulunmuştur.

Selçuklu Devrinde Irak Türkleri

Türklerin en yoğun şekilde Irak’a yönelip değişik yerlerini yurt edinmiş olmaları Selçuklu döneminin değişik aşamalarında olmuştur. Selçukluların Gazneli Sultan Mahmut’la giriştikleri mücadelede tutuklanıp hapsedilen Arslan b. Selçuk’a bağlı Oğuzlar, Gaznelilerin baskısıyla Horasan yöresinden uzaklaştırılarak batıya yani İran, Irak-ı Acem, bugünkü Irak’ın kuzeyi ta Diyarbakır’a kadar sürülmüşlerdir. Bunlardan iki bin çadır halkı, Kirman’dan sonra İsfahan’a yönelmiştir. Bu Oğuzlar, daha sonra Irak Oğuzları, Irak Türkmenleri ve Balkan Türkmenleri adlarını almışlardır.

Çeşitli nedenlerden dolayı bölgede özelikle bugünkü İran’ın kuzeybatısı ve Cezire bölgesinde karışıklık çıkaran ve içinde bir Arap beyliği merkezi olan Musul olmak üzere birçok yeri de bir süre olsa da işgal eden bu Oğuzlar, dayanamayarak, buraları terk etmek zorunda kalmışlardır. Böylece Türkmenlerin bu aşamada Irak’ın kuzeyini yurt edinmeleri mümkün olmamıştır. Bundan sonraki aşamada ise (H. 437-441/M.1045-1049) Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal komutasında Oğuzlar Kürdistan bölgesinin hemen hemen birçok yerine hakim olmayı başararak buralardaki Kürt beylerini kendi taraflarına çekebilmişler ve tam bu sıralarda Irak’ın doğusuna düşen Bendenicin (bugünkü Mendeli ilçesi) ve Bakuba (bugün bir il merkezi) yakınlarındaki bölgelere kadar yayılmışlardır. İbrahim Yınal’ın Tuğrul Bey’le arası açılınca (H.441/M.1049) Kürdistan bölgesi doğrudan doğruya Tuğrul Bey’in nüfuzu altına girdi. Bu durum Tuğrul Bey’in Bağdat’a yönelmesine ve Oğuzların kitle halinde özellikle Irak’ın doğu ve kuzeydoğu bölgelerine yayılmalarına yol açtı. H.442/ M.1050’de Tuğrul Bey, Selçukluların eli altında bulunan Sirvan, Dakuk’a, Şehirzor ve Samğan bölgesini Kürt beylerinden Muhalhil’e teslim etmiştir. Tuğrul Bey bölgede bulunan Kürt beylerini kendi itaati altına alarak yerlerinde bırakmış, bunların aralarında baş gösteren anlaşmazlıklardan yararlanarak kendi gücünü arttırmıştır. Giderek güçsüz bir duruma düşen bu beyler, Tuğrul Bey ve haleflerine dayanarak yerlerini koruyabilmişler. Bu yüzden bu bölgelerde koruyucu sıfatıyla bulunup giderek toprağa bağlanan Türkmen – Oğuzların buraları yurt edinmeleri muhakkaktır. Abbasi halifelerinin bütün uğraşmalarına rağmen bunları buradan atamadılar.

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey H.447/M.1055 yılında büyük bir orduyla Bağdat’a yöneldiği sıralarda Bağdat’ın daha doğrusu Buveyhoğullarıyla Abbasi Hilafeti’nin askeri gücünü Bağdat Türkleri teşkil ediyordu. Bu Türklerin başkanı yine bir Türk olan Arslan el-Besasiri idi. Bağdat Türkleri, Tuğrul Bey’in Bağdat’a girmesiyle kendi otoritelerini kaybetmekten endişe ederek Bağdat’a girmesine kesinlikle karşı geliyorlardı. Bu yüzden Arslan el-Besasiri’nin Abbasi halifesiyle arası açıktı. O, halifeden Tuğrul Bey’in Bağdat’a girmesine izin vermemesini istiyordu. Fakat gerek kendisinin gerekse Bağdat Türklerinin gösterdiği çabalar sonuç vermedi. Tuğrul Bey aynı yıl Bağdat’a girdi ve böylece Abbasi hilafeti büyük Selçuklu Devleti’ne geçmiş oldu. Tuğrul Bey beraberindeki Türkleri Bağdat halkının evlerinde barınmalarını yasakladı ve Dicle nehri üzerinde bir şehir yaptırdı. Böylece Bağdat, Selçuklu devletinin ikinci başşehri haline geldi. O sıralarda surlarla çevrili olan bu şehrin çarşısının olduğunu ve H.485/M.1092’ de Sultan Melikşah’ın içinde görkemli bir cami yaptırdığını biliyoruz. Bu cami, bugünkü Bağdat’ın Ayvaziyye semtinde hala ayakta durmaktadır. Melikşah ayrıca kendi sarayının karşısına düşen o çarşının surunu ve satıcılar için hanlar da yaptırmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ