MOĞOL İSTİLASI DÖNEMİNE KADAR KIPÇAKLAR VE HAREZMŞAHLAR DEVLETİ

MOĞOL İSTİLASI DÖNEMİNE KADAR KIPÇAKLAR VE HAREZMŞAHLAR DEVLETİ

İran ve Turan kavimleri arasında doğal bir sınır olara kabul edilen Ceyhun (Amu Derya) nehrinin aşağı mecrasında yer alan Hârezm eyaletinin toprakları, nehrin her iki kıyısı boyunca uzanırdı. Eyaleti dört bir taraftan çevreleyen çöller doğal bir savunma hattı vazifesini görmekteydi. Bunların ötesinde Hârezm, kuzeyden Kıpçak, Oğuz sınırı ve Aral Gölü, doğu, batı ve güney yönlerinden Horasan ve Maveraünnehir topraklarıyla çevrilmişti. Eyaletin, Ceyhun nehrinin Horasan tarafında kalan Gürgenç (Cürcaniye) ve Maveraünnehir tarafındaki Kat (Kas) olmak üzere iki merkezi bulunmaktaydı. Bunlardan, Cürcaniye zaman içinde gerek siyasî ve gerekse sosyal açıdan Kat’ı çok gerilerde bırakmıştı.

Eyalet, Hârezmşâh denilen idareciler tarafından yönetiliyordu. Ancak, Hârezmşâhların idaresi daha çok mahallî olmaktan öteye gidememişti. Zira bölge X. yy’da Sâmânîlerin, daha sonra da, Gazneliler ve Selçukluların yüksek hakimiyetinde kalmıştı. Hârezm merkez olmak üzere ortaya çıkan ilk cihanşumul devlet ise, 1097’de Kutbeddin Muhammed tarafından temelleri atılan Hârezmşâhlar Devleti olmuştur. Önceleri Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı olan bu devlet, Sultan Sencer’in 1157’deki ölümünden sonra bağımsızlığını kazanarak, kısa süre içinde başta Hârezm olmak üzere Horasan, Maveraünnehir ve Irak-ı Acem’i de içine alan çok geniş bir sahaya hükmetme imkanı buldu. Atsız döneminde, daha Selçuklulara tâbi durumda iken başlayan bu hızlı genişleme Tekiş ile devam etmiş ve Alâeddîn Muhammed ile doruk noktasına ulaşmıştı. Ancak yine, Alâeddîn Muhammed’in saltanatının sonlarında, devletin hızlı bir çöküş süreci içine girdiğini görüyoruz. Hârezmşâhlar Devleti’nin karşı karşıya kaldığı bu ani gelişmenin en büyük nedeni olarak Abbasî hilafetine karşı girişilen ve Hârezmşâhlara çok pahalıya mal olan mücadele ile 1220’de başlayan Moğol İstilası gösterilmektedir. Fakat olayların alt yapısını hazırlayan sebepler çok daha farklı olup, bunların başında Kıpçakların, Hârezmşâhlar Devleti üzerinde tesis ettikleri nüfuz gelmektedir. Başlangıçta olumlu neticeler veren Hârezmşâh-Kıpçak birlikteliği geçen zaman içinde giderek devletin aleyhine bir hal almaya başlamış ve gelişmeler Hârezmşâhlar Devleti’nin yıkılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu çalışmamızda Kıpçak Türklerinin, Hârezmşâhlar ile olan münasebetlerini ve devlet içindeki siyasî ve askerî etkilerini ele almaya çalışacağız.

Kıpçaklar X. yy.’ın başlarından itibaren Çin’in kuzeyine hakim olan Kıtayların baskısı nedeniyle İrtiş boylarından batıya doğru hareketlenmek zorunda kalmışlardı. XI. yy’da yoğunluğu artan bu göçler esnasında, daha önceleri Hârezm’in kuzeyinde olduklarını gördüğümüz Oğuzlar yerlerini Kıpçaklara bırakmışlardı. Kıpçakların hareket sahası Hârezm’in kuzeyi ile sınırlı kalmadı. Onların, İrtiş boylarından Tuna’nın güneyindeki topraklara kadar olan sahada, Kafkasya’da ve Bizans İmparatorluğu bünyesinde gelişen siyasî olayların içinde yer aldıklarını görüyoruz. Ancak, konumuzun dışında kaldığı için bu olaylardan bahsetmeyeceğiz.

Yeniden Hârezm’in kuzeyinde faaliyet gösteren Kıpçaklara döndüğümüzde, bunların Hârezm ile olan ilk münasebetlerinin Gazne valisi Hacib Altuntaş zamanına rastladığını görürüz. Hacib Altuntaş, bölgeyi Kıpçak ve Oğuzların saldırılarına karşı başarıyla muhafaza etti. Bu zatın oğlu Hârezmşâh Harun, metbû Gazne hükümdarı Mesud’a karşı isyan ettiğinde, Kıpçaklar tarafından da desteklenmekteydi.

1097’deki ölümüne kadar Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk adına Hârezm valiliği görevini yürüten Hârezmşâh Ekinci b. Koçkar bir Kıpçak Türkü idi. Bunun oğlu Tuğrul-Tegin, Hârezmşâhlar Devleti’nin kurucusu Kutbeddîn Muhammed’e karşı kuzeydeki Türklerden yardım alarak harekete geçmişti. Muhtemelen Tuğrul-Tegin’e yardım eden Türkler arasında Kıpçaklar da bulunuyordu. Ancak, bu teşebbüs başarıya ulaşmadı. Kutbeddîn Muhammed, Türkleri Hârezm sınırları dışına çıkarmayı başardı. 1128 senesinde babasının yerine Hârezmşâhlar Devleti’nin başına geçen Atsız ile birlikte devletin kuzey politikası daha belirgin bir hale geldi. Bu siyasetin temel noktasını ise, Cend şehri ve havalisinin sürekli olarak elde tutulması oluşturmaktaydı. Zira şehir, kuzeydeki bozkırlarda yaşayan gayr-i müslim Türklere karşı çok önemli bir sınır şehri (suğur) olmasının yanında Hârezm’e ulaşan ana ticaret yolunun da üzerinde yer almaktaydı. Ayrıca Hârezmşâhlar diğer cephelerde yaptıkları mücadelelerde bir asker deposu niteliğindeki bozkırlardan faydalanmak ve burada yaşayanlarla bağlantıyı korumak için Cend şehrinin önemini çok iyi kavramışlardı. Bu nedenle, Hârezmşâhlar Devleti’nin veliahtları sürekli olarak Cend valiliği görevine getirilmişlerdir. Faruk Sümer, Atsız ve haleflerinin bu siyasete bağlı kalmaları sonucunda Hârezm’de tarihte ilk defa kudretli bir devlet ve büyük bir imparatorluk kurulduğunu, eğer bu konuya gereken önemi vermeselerdi, devletin eskisi gibi mahalli bir beylik olarak kalacağı görüşündedir. Son derece yerinde bir tespit olan bu görüş aynı zamanda Kıpçakların Hârezmşâhlar Devleti üzerindeki etkisine işaret etmektedir.

Atsız’ın Hârezmşâhlar Devleti’nin idaresini ele aldıktan sonra ilk icraatlarından biri 1132-1133’de Cend üzerine yürümek oldu. Şehir ve civarı itaat altına alındı. Bundan sonra kuzeydeki bozkırlarda yaşayan Kıpçakların yavaş yavaş Hârezm ordusunda yer almaya başladıklarını görüyoruz. Nitekim, Atsız 1138’de Hârezm üzerine yürüyen Sultan Sencer’i çoğunluğu gayr-i müslim Türklerden oluşan ordusuyla Hazaresb önlerinde karşıladı. Muhtemelen, bunların arasında Kıpçaklar da bulunuyordu. Ancak yapılan savaşta ağır bir mağlubiyete uğradı. Oğlu Atlığ’ın da içlerinde olduğu 10.000 askeri öldürüldü. Atsız’ın, Sultan Sencer karşısında uğradığı bu mağlubiyet ve ardından gelen bir dizi başarısızlık, Cend şehrinin Hârezmşâhların hakimiyetinden çıkmasına neden oldu. Ancak yeniden duruma hakim olmayı başaran Atsız, 547 / 1152 bölgeye düzenlediği seferle Cend’i tekrar ele geçirdi. Oğlu ve veliahtı İl Arslan’ı, şehre vali tayin etti. Bu seferin hemen sonrasında da, Kıpçakların merkezi olan Sığnak şehrine bir sefer düzenledi. Onun 1156’da ölümünden sonra yerine oğlu İl Arslan geçti. İl Arslan’ın 1172’ye kadar süren on altı yıllık saltanatı boyunca kuzeydeki Kıpçaklarla önemli bir münasebete rastlanmaz. Sadece Cüzcanî, İl Arslan’ın Kıpçak hanıyla bir barış antlaşması yaptığından bahsetmektedir Ölümüyle birlikte Oğulları Sultan-şah ve Tekiş arasında Hârezm tahtı için mücadele baş gösterdi. Nihayetinde Tekiş, bu mücadeleden galip çıkarak devletin başına geçti.

Tekiş ile birlikte Hârezmşâh-Kıpçak münasebetlerinde yeni bir sayfa açılmıştır. Bu dönemde özellikle Tekiş’in, Kıpçak asıllı Terken Hatun ile evlenmesinden sonra Kıpçaklar giderek artan bir şekilde Hârezmşâhlar Devletinin idarî ve askerî yapısında yer almaya başladılar. Bu olayların anlatımına geçmeden önce, kaynak ve araştırmalarda adı Kıpçaklarla birlikte zikredilen Kanglıların kim olduğu konusuna açıklık getirmek gereklidir.

Kaşgarlı Mahmud’un eserinde, Kanglı kelimesi “Kıpçaklardan büyük bir adamın adı” olarak açıklanmaktadır. Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Kanglı ve Kıpçakları anlatırken, Kıpçakların Tin (Don), Etil ve Yayık nehirleri civarında oturduklarını söyler. Bunlar daha sonra Kanglılarla birleşerek Türkmen vilayetine ulaşmışlar, Issık Göl, Çu vadisi ve Talas bölgelerine yerleşmişlerdi. Hârezmşâhlar Devleti ile ilgili çok önemli ve orijinal bilgilerin de bulunduğu bir eser kaleme alan Atamelik Cüveynî ise “Kanglı kabilelerine Acemiyân (yabancılar) ” denildiğini belirtir. O dönemde Hârezm’deki yerleşik halk tarafından göçebe kabileleri ifade etmek için kullanılan bu tabirin içine Kıpçakları da sokmak mümkündür. Zira Cüveynî, bir Kıpçak kabilesi olduğu belirtilen Uranları anlatırken, bunların Kanglılara ait bir kabile olduğunu söylemektedir. Tekiş’in İnşa Divanı reisi Bahaeddîn Muhammed b. Müeyyed el-Bağdadî’nin, Tekiş adına civar hükümdarlara yazılan mektuplardan derlediği münşeat mecmuasında, Hârezm hükümdarının hizmetine giren Uran kabilesi reisi Alp-Kara Uran adlı bir şahıstan bahsetmekte ve bu kabileyi Kıpçak olarak isimlendirmektedir.

Kanglı-Kıpçak ilişkisi konusundaki en ilginç bilgi ise Çin kaynaklarında yer almaktadır. Buna göre, Kıpçaklar’ın bir diğer ismi Pai-ya-wu (Bayağut) idi. Se-mu sınıfındandılar. Yine aynı sınıfa mensup olan Kanglılar ise, Ch’i-t’i (Kızıl Tik, kızıl elbise giydikleri için bu isim verilmiştir) ırkındandı. Kanglı kabilesi mensupları, boyunun ismini soyadı olarak kullanırlardı. İşte bu son cümle ile birlikte Kanglılarla, Kıpçaklar arasındaki bağlantı ortaya çıkmaktadır. Zira aynı eserde, Kanglı kabilesinin lideri Yesudar adlı birinden bahsedilmekte ve bu kişinin babasının adı Ay Bey Bayağut olarak verilmektedir. Burada, Ay Bey’in adının sonunda yer alan Bayağut kelimesi, onun mensup olduğu kabileyi işaret eden soyadı olmalıdır. Yukarıda ise, Kıpçaklara verilen isimlerden birinin de Bayağut olduğundan bahsedilmişti. Dolayısıyla Çin kaynaklarında aktarılan bilgiler iki kavim arasında organik bir bağın varlığına işaret etmektedir. Oğuz Kağan Destanı’nın Uzunköprü nüshasında ise, Kanglılar ve Kıpçaklar, “Beş Oğur”’u oluşturan kabileler arasında gösterilmektedir.

Zeki Velidî Togan da, Kanglı, Kun ve Kumanların etnik menşei bakımından birbirlerinden farksız oldukları görüşündedir. Bir diğer önemli husus ise, bütün kaynakların, Kanglı ve Kıpçakların yaşadığı coğrafî mekan olarak aynı bölgeyi, yani kuzeydeki bozkırları işaret etmeleridir. Bütün bu bilgilerin ışığında Kanglıların, Kıpçakların önemli bir kolu, Kıpçak federasyonuna bağlı Türk kabilelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ