MİSAK-I MİLLÎ’YE GÖRE LOZAN

MİSAK-I MİLLÎ’YE GÖRE LOZAN

Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil ediliyordu. Hedeflerle elde edilenlerin uyumu neydi? Misak-ı Millî, Milli Ant, Peyman-ı Millî gibi isimlerle anılan ve Kurtuluş Savaşı’nın esaslarını ve hedeflerini belirleyen ve Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kararı olarak milli irade şeklinde tecelli eden metin, aslında 28 Ocak 1920’den çok daha önceleri ve Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde tasarlanmış ve belirginleşmiş prensiplerdir[1]. Hatta denilebilir ki; çağdaş bir eğilim olarak milli devlet anlayışından etkilenmeler döneminden itibaren Osmanlı İmparatorluğu yerine Milli bir Türk devleti oluşturma fikri içinde de Misak-ı Millî’ye denk düşen sınırlar düşünülmüştür. Bu süreç içinde Sivas Kongresi kararları olarak netleşen bu yaklaşımın Meclis-i Mebusan kararı olarak çıkması, bu prensiplerin milli irade haline dönüşmesini sağlamıştır.

Misak-ı Millî belirlenirken, Wilson Prensipleri ve özellikle de 12. Maddesi dikkate alınmıştır. Misak-ı Millî Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra, milli özelliklere dayanan bir Türk devletinin kurulması ve tam manası ile müstakil bir yapıya kavuşması hususunda uyulması gereken ilkeler bütünüdür. Misak-ı Millî’de belirlenen hususlar sadece sınır meselesi ile ilgili olmayıp, iradelerini hür ve serbestçe kullanacak olan halkın milli, iktisadi, siyasi, içtimai, adli, mali ve kültürel gelişmesine engel olacak hiçbir kayıt altına girilmeyeceğini de belirtmiştir[2].

Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin Osmanlı bütününden ve birbirinden ayrılamayacağı, azınlıklara siyasi düzeni ve sosyal dengeyi bozacak imtiyazların verilemeyeceği, devlet ve milletimizin tam bağımsızlığı ve bütünlüğünün saklı kalması, milli iradenin hakimiyeti[3] gibi maddeler, milli bir kongre olarak toplanan Sivas Kongresi’nde ülkenin bütünü ile ilişkilendirilmiş, manda da açıkça reddedilerek milli bir beyanname haline dönüştürülmüştü. İstanbul Hükümeti temsilcileri de bu prensipleri Amasya Görüşmesi’nde kabullenmiş ve protokol halinde imzalamıştı[4]. Daha sonra İstanbul Hükümeti bu protokole bağlı kalmasa bile, sadece meclisin toplanması bile önemli bir aşamaydı. İşte 12 Ocak 1920’de toplanan bu meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi, Sivas Kongresi kararlarını aynen onaylamadı. Ancak Misak-ı Millî adıyla aldığı kararlar, kapsam itibariyle Sivas Kongresi kararlarıyla örtüşüyordu.

Bu çerçevede Misak-ı Millî ile; 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sırasında Osmanlı Devleti’nin elinde kalan her yerin Türk sınırları içinde kalması,

Mütarekenin çizdiği sınırların dışında kalan yerlerdeki Osmanlı-İslam çoğunluğunun geleceğini kendisinin belirlemesi,

İşgal edilen ve nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu yerlerin Milli sınırlara dahil edilmesi, Esaret altında kalan soydaşlarımıza azınlık haklarının sağlanması

Devletimizin siyasi, iktisadi, mali ve diğer alanlarda bağımsızlığının temin edilmesi amaçlanmıştır[5].

Bu hükümler çerçevesinde Misak-ı Millî değerlendirildiğinde kapsamı ile ilgili bazı kanaatler oluşması mümkündür. Bu metin ve hükümler dışında Misak-ı Millî üzerinde çalışan uzmanların görüş ve ifadelerine bir göz atalım.

“Misak-ı Millî yeni, milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri, birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları kapsayan toplumsal bir mukaveledir[6].”

“Misak-ı Millî’nin hedefi Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldırmak değildi. Mısır’ı, Hicaz’ı Balkanları, Kafkasya’yı yeniden kurtarmak değildi. Misak-ı Millî her şeyden önce bir milli devlet, üniter devlet düşüncesinin ürünüdür. İmparatorlukların dağıldığı dönemin şartlarını taşımaktadır[7].”

Bu tespitlere katıldığımız zaten konuya girerken belirttiğimiz ifadelerden anlaşılmaktadır. Anadolu’da filizlenen Milli Mücadele’nin amacı, Osmanlı’yı yeniden canlandırmak değil, Türk milletinin de tam bağımsız olarak kendi ülkesinde yaşamasını sağlamaktı. Misak-ı Millî kararları da bütün dünyaya bunu ilan etmiştir. Ancak bunları söylerken Misak-ı Millî’nin bazı maddelerine yeniden değinip daha bazı şeylerin de bu metinde dile getirildiği veya sadece Anadolu coğrafyasında yaşayan Türkleri düşünme bencilliğinde olunmadığı görülmelidir. Misak-ı Millî’de coğrafi sınırları çok gerçekçi olarak (özellikle de bir arada yaşayabilecek bir nüfus coğrafyasının dikkate alınması şeklinde) çizilen sınırlar dışında kalan Türklerin ve Müslümanların (ki bunlar özellikle Balkanlarda Osmanlı bakiyesidir.) haklarının korunmasına yönelik bir madde de mevcuttur. (Azınlıkların hakları komşu ülkelerdeki Müslüman halkın sahip olduğu haklar kadar olacaktır.) Burada Türk ve Müslüman halkın haklarının korunması gayreti yanında Türkiye’de azınlık addedilen cemaatlere tanınacak hukuku da sınırlamaya yönelik bir çaba sezilmektedir. Yani Avrupa’nın bu konudaki sınırsız isteklerini gemlemeye yönelik olarak da düşünebiliriz.

Misak-i_Milli

Misak-ı Millî’nin Türk Milli Mücadelesi’nin temel prensiplerini, amaçlarını belirlemesi ve hatta Türkiye’nin daha sonraki politikalarının rehberi olması görüşü genel bir kabul görmüş olmasına rağmen, Misak-ı Millî denildiğinde hemen akla gelen coğrafi sınırlar olmuş, Misak-ı Millî terimi adeta Türkiye coğrafyasını belirleyen bir ant olarak anlaşılmıştır. Bu çerçevede bu sınırlar da zaman zaman ve özellikle Lozan Andlaşması ile ilgili olarak TBMM’de çok tartışılmıştır. Bu konuda bir takım görüşler ve kanaatleri de buraya aktararak, sınırlarla ilgili bir tespit yapmak mümkündür. Tartışmalarda ileri sürülen görüşlerin değerlendirilmesinde dikkate alınmak üzere, Misak-ı Millî’nin sınırlarla ilgili maddelerini bir kez daha hatırlamakta yarar olduğu kanaatindeyiz.

“30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke imzalandığı sırada işgal altında olan Arap memleketlerinin durumu, ora halkının serbestçe vereceği oy ile belirlenir. Aynı tarih itibariyle işgal altında olmayan Türk ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı bölgeler birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz bir bütündür.

Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) gerekirse yeniden halk oylaması yapılır.

Batı Trakya’nın durumu, orada yaşayan halkın serbestçe beyan edecekleri oylarla belirlenmelidir[8].”

Özellikle birinci maddeden yola çıkarak sınırların tespiti konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu farklılıklar aynı kişilerin değişik zamanlarda, farklı şartlardaki davranışları veya ifadeleri açısından da geçerlidir. Özellikle Lozan’a kadar sınırlar konusunda ileri sürülen tespitlerle Lozan Andlaşması sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın bile farklı kabulleri olmuştur. Bunun sebebi mevcut şartlar içinde siyaseten doğan bazı mecburiyetler olmuştur. Yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın Misak-ı Millî konusunda herhangi bir tereddüdü yoktur. Cumhuriyet döneminde şartlar uygun düştükçe Atatürk’ün Lozan’da ulaşılamayan Misak-ı Millî hedeflerinden bazılarını gerçekleştirdiği de ilerde ve müteaddid defalar gündeme gelecektir.

Şimdi bu konudaki tespitleri ve görüşleri alıp değerlendirelim. Mustafa Kemal Paşa’nın meclisteki ifadesiyle; “Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a iner, badehu şarka temdid edilerek Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudud ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun aksam-ı vatanımızı tahdid eder[9].”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüş ve ifadelerine yeniden döneceğiz. Burada çizilen sınır ile ilgili olarak 1924 yılı yılbaşı armağanı olarak dağıtılan bir harita bu sınırları ihtiva etmektedir. Harita Mustafa Öztürk tarafından tahlil edilmekte ve “Misak-ı Milli iddia edildiği gibi sadece Mondros Mütarekesi sırasında muhasım orduların bulunduğu bir hat değildir. Mesela Rumeli’de muhasım orduların bulunduğu bir hat yoktur. Öyleyse Misak-ı Milli salt, müşahhas bir sınır değildir” denildikten sonra, yukarda Mustafa Kemal Paşa’nın belirttiği sınır hattı haritadaki sınır hattı olarak verilmektedir[10].

Yine Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan öncesinde yabancı ve yerli basın mensuplarına verdiği demeçlerde de bu sınır esas alınmaktadır. İzmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk toraklarından ne kastettiği sorulduğunda; “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”. Yine 24 Ekim 1922’de United Press muhabirine “Musul hududu millimiz dahilindedir.”[11] cevabını vermişti.

Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde; “Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz. İstanbul bizimdir. Mamafih Marmara ve Boğazların ve İstanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”[12] ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “ Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”[13] diyor.

Lozan Konferansı’nın devam ettiği, özellikle Musul Meselesi’nin tartışıldığı sıralarda da Mustafa Kemal Paşa, 25 Aralık 1922’de La Jurnal Muhabiri Paul Herriot’a ve 30 Ocak 1923’te İzmir basınına verdiği beyanatlarında iddiasında ısrarlıdır. “Musul Vilayeti’nin hududu Millimize dahil olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm karşımızda bulunanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakarlıklara katlandık. Menfaatlerimize aykırı olmakla beraber sulh taraftarı hareket ettik. Artık Milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmağa çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna izin vermeyiz. Musul Vilayeti Türkiye Devleti’nin hududu Millisi dahilindedir. Buraları anavatandan koparıp, şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyeti Akvam ile bu meselenin ilgisi yoktur.”[14]

Lozan öncesinde ve kısmen Konferans sırasında bu çerçevede ele alınan sınırlar ve Misak-ı Millî, Lozan’a gidecek heyet için belirlenen politik esasları da belirlemiştir. İsmet Paşa Heyeti Lozan’a giderken TBMM’de yapılan görüşmelerde de Lozan’da Misak-ı Millî üzerinde ısrar edilmesi vurgulanmış, Konferans sırasında da özellikle Musul konusunda, TBMM’nin gizli oturumlarında hep Misak-ı Millî tartışılmıştır[15]. Lozan Konferansı’na hazırlanan Ankara Hükümeti’nin hazırlıklarında görüşülecek esasları maddeler halinde belirlediği metinde de Misak-ı Millî esas alınmıştı. Sınırların belirlenmesinde doğu, Suriye, Irak, Adalar ve Boğazlarla ilgili ifadelerde tümüyle Misak- ı Millî esas alınmış ve Süleymaniye, Musul, Kerkük’ün istenmesi, Suriye’de İbni Hani’den itibaren Harim, Müslümiye, Meskene, badehu Fırat Yolu, Derzor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti dahilde sayılmıştı. Adalardan sahilimize yakın olanların alınması, Trakya’da 1914 hududu, Batı Trakya için halk oylaması, Boğazlar ve Gelibolu’da yabancı güç kabulümüzün mümkün olmadığı tespit edilmişti.

Kapitülasyonlar, Borçlar, Türkiye’de azınlık iddia edilen cemaatler ve Türkiye dışında kalan Türklerin durumu için de Misak-ı Millî hükümleri esas alınmıştı[16].

Lozan’a giderken beklentiler bu doğrultuda iken, Konferans’ta karşılaşılan direnç ve imkansızlıklar sebebiyle bu çerçevede gerçekleştirilemeyen hususlar, TBMM’de birçok milletvekilinde hayal kırıklığı yaratıyor ve gizli toplantılarda sert tartışmalara sebep oluyordu. Hükümet ve Heyet bu tartışmalarda savunma pozisyonunda, önceleri çok kararlı görünülen birtakım konularda ya taviz verilmesi, ya da bir savaşı göze alma mecburiyetiyle eleştirileri cevaplıyor fakat muhalifleri ikna etmekte zorlanıyordu.

En çok tartışılan meselelerden biri de Musul Meselesi idi. Bu konuda pek çok milletvekilinin duyguları ve görüşlerini temsil eden İzmit milletvekili Sırrı Bey memnuniyetsizliğini belirtirken şöyle diyordu; “Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı baştan başa halk çoğunluğu Türk ve kısman de Kürt’tür. Bu noktadan Arap çoğunluğun yaşadığı yerler ifadesinin dışındadır. Musul çevresiyle Türkiye’nin dâhilindedir. Aksine davranış Misak-ı Millî’nin iptali manasına gelir.”[17] Bu ve buna benzer pek çok eleştiriye karşı Hükümet Başkanı Rauf Bey Musul’un terk edilmediğini ve İngiltere ile görüşmelerde mutlaka Musul’un alınacağını söyler. Rauf Bey; “Musul’u bir sene İngiltere ile ikili olarak halletmek üzere çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvam’a bırakmak şekli, Misak-ı Millî’mizin asıl ruhu ile örtüşüyor… Bunların hepsine ben ve arkadaşlarımız çok çalıştık ve muvaffak olamadık. Farz edin ki muvaffak olsaydık, bunların hepsi bir beyaz kağıt üzerinde kara mürekkeple yazılmış şeylerdir. Bunu teyit edecek yine Türk’ün kuvvetidir. Hiç birine inanmayın. Kuvvetimizi kaybettiğimiz anda anlaşmayı bir sigara kâğıdı gibi yırtarlar ve istedikleri gibi yaparlar[18].”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Nazan SEZGİN dedi ki:

    Lozan bir başarı ise neden Batı Trakya ve Güney Makedonya sınırlarımızın dışındadır bugün? Cevabını bilen var mı? Varsa lütfen söylesin.
    Batı Trakya Türk Cumhuriyeti geçen yıl yüzüncü kuruluş yıldönümünde anıldı, 31 Ağustos ta. Tarihin üzerine sünger çekilen bir olayı. Neden acaba?
    Hatırlatanlar da var Yalçın Koçak ve Ertan Özyiğit adlı iki araştırmacı bir kitap yazmış, ezberi bozmak için. Kim okur bilmem ama bizden duyurması, belki bir okuyan bulunur.
    Kitap tanıtımını aktarıyorum : “Garbi Trakya Müstakil Hükümeti adıyla bilinen Batı Trakya Türk Cumhuriyeti 31 Ağustos 1913 te Batı Trakya ve Rodoplarda kuruldu. Bağımsızlığını ilan eden hükümet Yunanistan ve Bulgaristan tarafından tanındı, sınırları belirlendi, bütçesi hazırlandı, pul basıldı, pasaport uygulanmasına geçildi (yaa, neymiş ?) Bayrak belirlendi. İçimizde kaç kişi bu bilgilerden haberdar? Yüz yıl önce kurulmuş bu cumhuriyetimizi kim biliyor? Neden yaşamamış? (ben söyleyeyim Cemal Paşa gibi akillerin yüzünden). Batı Trakya Türk Cumhuriyetinin 100.yılı anısına yayınlanan bu kapsamlı çalışma Batı Trakya Türk Cumhuriyetini tüm boyutlarıyla ele alıyor ve bu sorulara yanıt arıyor”.
    Kitabın adı: Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, 2014, İstanbul basımı Wizart Edutainment.
    Lozan’da imzalar atılıncaya kadar bölgede komitacı faaliyetlerine devam eden Yüzbaşı Fuat Balkanı saygı ve rahmetle analım. Hatıraları iki defa basılmış tır çok önemli bir kaynaktır.
    Ah Musul Vah Musul! diye durmadan yazıklananlar Batı Trakya’nın kaybını ağzına bile almazlar. Aman iyi ki de. Bakın şu hale. O belalar sınırımız dâhilinde olacaktı. Çok üzülenler neden çöldeki Türkmen’e bir çift terlik, bir şişe su bile göndermeye kalkışmıyor acaba?

BİR YORUM YAZ