MİSÂK-I MİLLÎ’NİN SINIRLARI

MİSÂK-I MİLLÎ’NİN SINIRLARI

Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde görüşülen ve kabul edilen ilkeler, kaynaklarda değişik tabirlerle isimlendirilmiştir. Bunlar arasında Misâk-ı Milli, Milli Ant, Peyman-ı Milli, Ulusal Ant tabirleri öne çıkmaktadır. Ancak bunlar arasında Misâk-ı Millî tabiri tutmuştur.

Misâk-ı Millî Beyannamesi, yeni milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri, birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları ihtiva eden bir sosyal mukaveledir. Misâk-ı Millî Beyannamesi’nin nasıl ortaya çıktığını anlayabilmek için milli mücadelenin başlangıcına dönmek gerekecektir.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da Milli Mücadele’nin yönetimini eline aldığı zaman, milli hareketin belirli bir hedefe ulaştırılması mecburiyetini gayet iyi kavramıştı. Bu nedenle, hedefe ulaştıracak planın ana hatları Erzurum Kongresi’nden itibaren şekillenmeye başlamıştı.

Erzurum Kongresi’nin kararlarını açıklayan 7 Ağustos 1919 tarihli bildiri ile, ileride Misâk-ı Millî’nin temelini oluşturacak olan bazı önemli kararlar yayınlanıyordu. Bu kararlar içerisinde yer alan sınırlar ile ilgili bölümde, Türk ordusunun 30 Ekim 1918 tarihinde tuttuğu cephe hattının sınırları içinde kalan yeni Türkiye’nin tam bağımsızlığı istenmekte idi.[1]

Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan bu ilkeler, Türk milliyetçilerinin düzenlediği milli kongreler döneminin doruk noktasını teşkil eden Sivas Kongresi’nce de aynen benimseniyor ve şumulleştiriliyordu. Kongre, Türk milletinin kurtarılarak tam bağımsızlığa kavuşturulması yönündeki ana ilkelerin ve milli dış siyasanın temellerini atıyor; din, kültür ve ırk birliğine dayanan Müslüman Türk çoğunluğunun yaşadığı bölgelerde kurulacak, yeni bağdaşık bir Türk devletinin sınırlarını çiziyordu. Bazıları Erzurum Kongresi’nde öne sürülen ve milli direnişte milliyetçilerin hedef ve emellerinin sınırlarını çizen bu ilkeler, daha sonra Misâk-ı Milli adını alacak milli andın ilk ilkelerini oluşturuyordu.[2] Bir Türk yazarının, “Milli tarihin büyük rönesansı, ihtilâl ve kurtuluş kongresi”[3] olarak nitelediği Sivas Kongresi’nde sekiz gün süren çatışmalı ve hararetli tartışmalardan sonra, Erzurum bildirisi tüm ülkeyi kapsıyacak biçimde genişletiliyor; Ateşkesin imzalandığı gün nüfus çoğunluğu müslüman Türklerden oluşan bölgelerin milli sınırlar içinde olduğu açıklanıyordu.[4]

Görüldüğü gibi, Milli Mücadele’nin hedef ve planlarını çizen Misâk-ı Millî, Meclis-i Mebusan’da kabul edilip resmileşmeden çok daha önce bir tarihte, Erzurum Kongresi’nden itibaren şekillendirilmeye başlamış, Sivas Kongresi kararları ile de muhtevası büyük ölçüde belli olmuştu.[5] Artık bu muhteva çerçevesinde Misâk-ı Millî’nin yazılı hale getirilmesi gerekiyordu ki bu da, Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa ile, İstanbul’a gitmek üzere Ankara’ya gelen mebuslar arasında yapılan görüşmeler sonucunda gerçekleşecekti.

Misakı Milli Belgesi - 3

1. Misâk-ı Millî‟nin Hazırlanması

Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya geldiğinin ertesi günü (28 Aralık 1919) şehrin ileri gelenlerine çok uzun bir konuşma yapmıştır. Geçmiş olayları özetleyerek gelecekte nasıl bir yol izleneceğinin dile getirildiği bu konuşmada; “Wilson’un 14 maddelik programının ve Osmanlı Devleti için önerilen 12. maddenin gerçekte Türkiye’nin durumu bakımından kabul edilebilir nitelikte olduğunu belirtir. Daha sonra, asıl mesele olan milli sınırların nasıl çizilmesi gerektiği meselesine temas ederek bu konuda, ateşkesin imzalanmasından beri görülen uygulamayla Wilson ilkelerinin nasıl çiğnenmiş olduğunu anlatır. Mustafa Kemal Paşa, benimsenmesi ve sağlanması gereken sınırların 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlar olduğunu ifade etmektedir. Ateşkesin uygulamaya konulduğu anda Türk ordusunun kontrolü altında bulunan sınır çizgisi içinde yaşayan halkın her bakımdan ortak niteliklere sahip milli bir toplum oluşturduğunu, bunun Erzurum ve Sivas Kongrelerinde de belirtilmiş bulunduğunu ve yeni Türkiye’nin güney sınırının “İskenderun Körfezi güneyinden Antakya’da Halep ve Katma istasyonu arasında Cerablus köprüsü güneyinde Fırat ırmağına kavuştuğu, oradan Deyrizor’a indiğini, sonra doğuya uzatılarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi ihtiva ettiğini” söyler. Bu sınır Türk ordusunca silahla savunulduğu gibi bir de Türk ve Kürt ögelerinin yaşadığı yurt kesimini sınırlar. Bu sınır içinde kalan ülke kesimlerimiz Osmanlı topluluğundan ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmiştir.”.[6]

Damat Ferit, Paris Barış Konferansı’na verdiği muhtırada 1914, hatta 1912 hudutlarını muhafaza hülyasını beslerken Mustafa Kemal, daha mütarekeden önce, İmparatorluğun Arap kısımlarından vazgeçilmesi gerektiğini anlamıştı. Atatürk hatıralarında, güney hududunu 26 Ekim 1918’de Haleb’in kuzeybatısında, İngiliz süvari tümenine karşı kazandığı zaferle “Türk süngülerinin” tayin ve tespit etmiş olduğunu anlatır. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “milli hududu” çizmek gerekince, O, Türk süngülerinin kanla çizmiş olduğu bu hududu seçmiştir. Mustafa Kemal’e göre, “süngü, kuvvet, şeref ve haysiyetin muhafaza edemediği hatlar, başka hiçbir prensiple müdafaa edilemez.”[7]

Mustafa Kemal Paşa bu görüş ve düşüncelerini, 3 Ocak 1920 tarihinden itibaren Ankara’ya tek tek veya gruplar halinde gelip giden mebuslara da anlatır ve onları bir maksat veya gaye etrafında toplanabilmek için uzun münakaşa ve müzakereler yaptıktan sonra milletin emel ve maksatlarını da kısa bir programa esas olacak suretde ve toplu bir tarzda ifade edilmesi hususu da kararlaştırılır. Mebuslarla yapılan bu görüşmeler neticesinde “Misâk-ı Millî” adı verilen programın ilk müsveddeleri de bir fikir vermek amacıyla Ankara’da kaleme alınır.[8]

Mustafa Kemal Paşa’nın, kendisi tarafından kaleme alındığını ifade ettiği metin henüz bulunabilmiş değildir. Bu konuda, Hüsrev Gerede’nin 28 Ağustos 1958’de Tevfik Bıyıklıoğlu’na gönderdiği mektuptan anladığımıza göre, “Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi beyannamesine uygun bir metin hazırlamış ve bu metin bütün Heyet-i Temsiliye üyeleri tarafından imzalanarak heyette yazman ve sözcü durumunda bulunan Trabzon milletvekili Hüsrev Bey ile İstanbul’a gönderilmişti”.[9] Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanarak Hüsrev Bey ile İstanbul’a gönderilen metin de aynı sınırları ihtiva etmekte idi.[10]

Bu şekilde müsveddeleri hazırlanan Misâk-ı Millî metni, 12 Ocak 1920 tarihinde açılan Meclis-i Mebusan’da, çeşitli gayrıresmi ve gizli toplantılarda görüşülerek tartışılmaya başlanmıştır. Nitekim, 22 Ocak’ta Meclis binasında yapılan bir gizli özel toplantıda,[11] Hüsrev Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine verdiği Misâk-ı Millî metnini okumuştur.[12] Ancak anlaşıldığına göre, Hüsrev Bey tarafından okunan metnin bazı kısımları mebuslar arasında tartışmalara sebebiyet vermiş ve bunun üzerine konunun bir komisyonda ele alınmasına gerek görülerek bir komisyon teşkil edilmiştir. Üyeleri arasında, Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey ile,[13] Sinop Mebusu Rıza Nur Bey, Sivas Mebusu Rauf Bey ve Karesi Mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi’nin de[14] bulunduğu bu komisyon, kendi aralarında yaptıkları tartışmalar sonucunda; Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı metinde bazı değişiklikler yapmıştır.

Rıza Nur, bu komisyonun çalışmaları esnasında, Suriye’yi de Misâk-ı Millî hududu içine sokmak isteyen bir grubun olduğunu belirterek bu görüşün ekseriyetle kabul edilmediğini ifade etmektedir.[15] Komisyon tarafından hazırlanarak mebusların görüşüne sunulan Misâk-ı Millî metni, özellikle Müdafaa-i Hukuk yanlısı mebusların ısrarı üzerine, yeniden gözden geçirmek zorunda kalmış ve sonunda her görüşteki üyenin benimseyeceği biçimde bir formül oluşturmuştur.[16]

Meydana getirilen Misak-ı Millî metni ile Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Misak-ı Millî metnini -orjinal metin elimizde olmadığından dolayı- tam anlamıyla karşılaştırma imkanından mahrumuz. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da 28 Aralık’ta yapmış olduğu konuşmada üzerinde durulan belli başlı noktaların asıl Misâk-ı Millî metnine de büyük ölçüde yansıdığı muhakkaktır. Misâk-ı Millî’nin Elviye-i Selâse ve Batı Trakya’ya ilişkin maddeleri için bu konuşmada özel bir açıklama bulunmamakla birlikte, bunların Mustafa Kemal’in görüşlerine uygun olduğu kuşkusuzdur.[17] Nitekim Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta “İstanbul Meclisi’nde bu ilkeler toplu olarak yazılmış ve tespit olunmuştur” demek suretiyle, Ankara’da kendi kaleme aldığı metinden fazla uzaklaşılmadığını belirtmektedir.[18] Hüsrev Gerede’nin hatırladığına göre de komisyon, Mustafa Kemal Paşa’nın metnini pek az bir değişiklikle kabul etmiştir. Metin, İstanbul Meclisi’nin basılacağı haberinin alınması üzerine, Hüseyin Rauf Bey’in kararıyla Ankara’ya gönderilmiştir.[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ