MİLLÎ MÜCADELE’DE TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ (1918-1921)

MİLLÎ MÜCADELE’DE TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ (1918-1921)

Uluslararası ilişkileri şekillendiren dış politika, insanlık tarihi kadar eski bir alandır. Dış politikanın temel hareket noktasını milli menfaatler oluşturur. Temel hedef barışın korunması, yabancı devletlerle iyi ilişki ve işbirliğini geliştirmektir. Bu ilişkiler iki taraflı veya çok taraflı olarak yürütülür. Hemen her ülkenin dış politikasını oluşturan, yönlendiren farklı etkenler vardır. Bu etkenlerden zaman içinde değişebilir olanlar yanında kalıcı olanlar da vardır. Örneğin değişmeyen etken ülkenin dünya siyasi coğrafyasındaki yeri ve konumudur. Ekonomik çıkar, askeri güç ve kamuoyu diğer etkenler arasında sayılabilir.[1]

Bu makalede; 1918-1921 yılları arasında temelde ekonomik çıkarlara ve sömürgeciliğe dayanan bir anlayışla, bir imparatorluğun parçalanması, milli birliğin, vatanın bölünmez bütünlüğünün misak-ı milli kararları doğrultusunda savunulması için verilen mücadele ile yeni bir milli devletin kuruluşu ve bu süreç içerisinde Türkiye ile Fransa arasındaki olaylar biraz da tarihsel bir kronoloji ile verilmeye çalışılacaktır.

Gerek üzerinde bulunduğu jeopolitik ve stratejik konumu gerekse verimli toprakları ile Anadolu; yüzyıllardır ülkelerin ulaşmayı hayal ettikleri bir değer, üzerinde 700 yıl süren bir imparatorluğu yaşatmış olmanın verdiği tarihsel önem ile her zaman adeta geleceğe geçiş durumundaki köprü olma özelliği ile de ileride yine önemli olmaya devam edecek bir uygarlıklar beşiğidir.

Mondros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerince bölüşülen ve Fransa’nın payına düşen, bir dönem Mezopotamya, günümüzde Kilikya olarak da adlandırılan Çukurova bölgesi, konumuz itibariyle Fransız menfaatleri açısından oldukça önem taşıyan bir bölge durumundadır. Bu bölgede Fransa, öncelikle birtakım iktisadî menfaatler elde edebilirdi. Çünkü, bölge pamuk tarımına son derece elverişliydi ve pamuk ihtiyacının tamamına yakın bir kısmını ABD ve İngiltere’den karşılamakta olan Fransa için bu ümit verici bir imkandı. Nitekim Fransız yazar Paul du Veou, “Buğday, çavdar, arpa, boyu iki metreyi bulan mısır, darı, pirinç, pamuk… 250.000 ton pamuk elde edilir ki, bu miktar Fransız dokuma endüstrisini karşılamaya kâfi gelir.”[2] diyerek, bu bölgeyi Fransız endüstrisi için vazgeçilmez olarak görmektedir.

Fransa’yı bölgeye göz dikmeye sürükleyen nedenlerden biri de bölgenin verimliliğinin yanı sıra, Mersin gibi demiryolu bağlantılı bir limana sahip olmasıydı. Aynı zamanda, Avrupa’dan ve Anadolu’dan Suriye’ye ve Fırat vadilerine tek geçiş yolunun Çukurova olması bu bölgeyi Batı Asya’nın en önemli politik, ekonomik ve stratejik noktası yapmıştır.[3] Yukarıda adı geçen Suriye Bölgesi ise, Fransa için Mısır’ın eksiklerini tamamlayan bir bölgeydi. Özellikle askeri açıdan ihtiyaç duyulan kereste, Suriye’den temin edilebilirdi. Diğer taraftan bölge Fransız ipek endüstrisi için de oldukça önemliydi.[4] Görüldüğü gibi Fransız yazarlar, Çukurova’yı Suriye’nin bir parçası sayarken resmi makamlar ise bölgeyi bir koloni haline getirmeyi planlıyordu.

Milli Mücadele’de Çukurova’nın durumu ve bu dönemde Türk-Fransız ilişkilerine değinmeden önce iki tarafın bu tarihten önceki ilişkilerine, gelişme süreci içinde değinmek yerinde olacaktır.

Türk-Fransız İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi

Bilindiği gibi Türk-Fransız ilişkileri Haçlı seferlerine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde ilişkiler savaş ilişkileri olup, doğal olarak her iki toplumun birbirlerine sempati duymalarına engeldi. Ancak; 1525 yılına gelindiğinde ilginç bir olayla ilişkiler dostluğa dönüşmüştür. Bu tarihte Pavia Meydan Savaşı’nda Roma-Germen İmparatoru Charles-Quint’e esir düşen Fransa Kralı I. François, o tarihlerde Avrupa’nın en büyük gücünü temsil eden Kanuni Sultan Süleyman’dan (Fransızların iltifat dolu deyimi ile Muhteşem “Le Magnifique”) yardım ister. Hıristiyan dünyasının güçlü devletlerinden biri olan Fransa’nın Kralı, İslam dünyasının halifesi Türk Sultanı’ndan yardım istiyordu. Böyle bir şey Türkler açısından muhtemel bir Haçlı cephesinin parçalanması demekti. Aynı zamanda Türklerin Avrupa işlerine müdahalesini de meşru kılacaktı. Kanuni Sultan Süleyman, olayı bir büyüğe sığınmış olarak görmenin gururuyla, Fransa Kralı’na istediği yardımı fazlasıyla yaptı.[5] Hatta Fransa’ya ilk kapitülasyonların başlangıcı olan bazı imtiyazlar da tanınır. Kapitülasyonlarla birlikte kurulan ticaret merkezlerine yerleşen yabancılar ve onların ihtiyaçları dolayısıyla siyasal, kültürel ve dini birtakım imtiyazlar da beraberinde gelmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti’nde Fransız etkisi başlamıştır.

18. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı Devleti duraklama devrine girerken Fransa, Avrupa’nın en kuvvetli devleti durumundadır. Zorunlu olarak girişilen Batılılaşma hareketlerinde Fransa, yol gösterici olmuştu. Osmanlı, Batı’yı Fransa ile tanımaya başlamıştı. Öyle ki, bir dönem, tüm Avrupalılar “Frenk”, tüm Avrupa ülkeleri de “Frengistan” olarak tanınmıştı. Diğer Avrupa devletlerine göre ekonomi, kültür ve eğitim yönünden diğer ülkelere göre büyük üstünlük sağlamış olan Fransa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki bu ayrıcalıklı durumu, özellikle İngiltere tarafından hep kıskançlıkla izlenmişti.

Artık gerileme ve çöküş sürecine giren Osmanlı Devleti verdiği imtiyazlar sayesinde Avrupa’nın en imtiyazlı ülkesi konumuna gelen Fransa için en kıymetli pazar haline gelmiştir. Öyle ki, 1789 Fransız Devrimi öncesi Osmanlı Devleti’ne en çok mal satan devlet Fransa’dır. Böylece Türk-Fransız ilişkileri siyasi sahadan iktisadi alana yönelmiştir. Osmanlı Devleti’nin Fransız dostluğuna en çok ihtiyaç duyduğu bu dönemde Fransa, Osmanlı toprakları üzerinde bir sömürge imparatorluğu kurma denemelerine girişerek, 1798’de bir Osmanlı eyaleti olan Mısır’a asker çıkarırken, 1830 yılında da Cezayir’i işgal edecektir.

Birinci Dünya Savaşı’na gelindiği zaman, sömürgecilik yarışında karşı karşıya gelen büyük Avrupa devletleri bloklara ayrılmışlar; çıkarları konusunda çatışan İngiltere, Fransa, Rusya ve bu ülkelere ek olarak İtalya, daha savaş içindeyken aralarında yapmış oldukları gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti topraklarını paylaşmaya girişmişlerdi.

1915 Mart/Nisan tarihinde, İngiltere, Rusya ve Fransa arasında Londra’da imzalanan İstanbul Antlaşması’yla İstanbul ve Boğazlar Çarlık Rusyası’na veriliyor; 26 Nisan 1915’te İtilaf Devletleri İtalya’yı Almanya’nın yanından kendi saflarına çekebilmek için yaptıkları Londra Antlaşması’yla, İtalya’ya Oniki Ada üzerindeki egemenlik haklarının tanınacağı ve Antalya bölgesinin verilmesini kabul ediyorlardı. 16 Mayıs 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması’yla Suriye Kıyıları, Çukurova (Kilikya), Sivas, Elazığ (Harput), Maraş, Antep ve Mardin Fransa’ya veriliyor, Halep, Şam, Musul’u da içine alan bir üçgende nüfuz kurması benimseniyordu. İngiltere ise Basra’dan Bağdat’a kadar tüm Güney Mezopotamya’yı ve Akka, Hayfa limanlarını alıyordu. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın bu bölüşümünü, Erzurum, Trabzon, Bitlis, Muş, Siirt ve Türk-İran sınırını içine alan bölgenin kendisine verilmesi kaydıyla kabul ediyordu. 17 Nisan 1917 tarihli Saint Jean de Maurienne Antlaşması’yla Antalya, Aydın, İzmir ve Konya ilinin büyük bir kısmının İtalya’ya verilmesi kabul ediliyordu.[6]

Savaşın başlangıcından beri Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Almanlara yakınlığını gören İngiltere, Arap topluluklarını Osmanlılara karşı ayaklandırıp, Arap Yarımadası’nda savaş garantisi sağlayabilmek için Mekke Şerifi Hüseyin ve Necd Emiri İbni Suud ile de gizli antlaşmalar yapmıştır. Planlananın aksine, 1917 Ekim Devrimi’yle iktidara gelen Bolşevikler, Çarlık rejimini deşifre etmek amacıyla, bütün bu gizli antlaşmaları ortaya sereceklerdir.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile birlikte İtilaf Devletleri, yukarıda sözünü ettiğimiz gizli antlaşmalara uygun olarak işgallere başlamışlardı. İngilizler 1 Kasım 1918’de Musul’u, 9 Kasım’da İskenderun’u işgal ettiler. Bunlarla yetinmeyen İngilizler Adana vilayetinin de boşaltılmasını istemişlerdi. 11 Aralık 1918’de Fransız subayları yönetiminde dört yüz kişilik yerli Ermenilerden kurulu bir Fransız taburu Dörtyol’u, 17 Aralık’ta yine çoğunluğu Ermenilerden oluşan bin beş yüz Fransız askeri Mersin, Tarsus, Adana ve Pozantı’yı işgal etmişlerdi.[7]

Çukurova’nın işgalini takiben 1 Ocak 1919’da Antep, 22 Şubat 1919’da Maraş, 24 Mart 1919’da Urfa İngilizler tarafından işgal edilmiş, 12 Kasım 1919’dan itibaren General Dufieux yönetiminde Fransız kuvvetlerine bırakılmıştı. İngilizler Çukurova ve Suriye’den çekilmeleri karşılığı olarak, Sykes¬Picot Antlaşması gereği Fransızlara ait olan Musul’u alıyorlardı.

Savaş boyunca İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı topraklarını gizli anlaşmalarla paylaşırken, Ermenilerden ve onlara verilecek topraklardan hiç söz edilmemiş olmasına rağmen, şimdi aynı sömürgeci devletlerin Ermenileri emellerine alet ettiklerini görmekteyiz. Özellikle Amanos Dağlarından Adana ve İskenderun Körfezi’ne kadar uzanan bir alanı Fransızların ellerinden bulunan beş, altı bin kişilik bir kuvvetle neredeyse Fransa’nın yarısı kadar olan bu bölgeyi savunmaları oldukça zordu. Dolayısıyla Fransa ve İngiltere Ermenileri Türklere karşı kullanarak, bölgedeki Türk egemenliğini tesirsiz hale getirmeyi denediler.

Fransa ise, pamuk üretimi bakımından oldukça zengin olan Çukurova, Urfa, Maraş, Antep, Antakya’ya yerleşebilmek için kısmen İngiliz askeri desteğinden faydalanırken, asıl hedefi Ermenilere hami görünüp bölgedeki Türk hakimiyetini kırmayı düşünüyordu. Böylece İngiltere ve Fransa’nın koruyuculuğu altına giren Ermeniler, güney illerinde Türk nüfusunu azaltmak ve Kilikya Ermeni Devleti’ni kurmayı tasarlıyorlardı.[8]

Bölgedeki Türk çoğunluğuna karşın güdülen siyaset gereği, Fransızlar Amerika, Mısır, Suriye ve Fransa’dan göçmen Ermenileri bölgeye taşıdılar. Yöreyi işgal eden ve General Gouraud’nun emrinde bulunan altı Fransız Taburu’ndan üçü Ermenilerden meydana gelmişti. Fransız kaynaklarına göre 1919 senesinin sonlarına doğru 120.000 civarında Ermeni’nin güney vilayetlerine yerleştirildiği iddia edilmektedir.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ