MİLLÎ MÜCADELEDE SİVİL DİRENİŞİN KÖKLERİ: MÜDAFAA-I MİLLÎYE CEMİYETİ (1913-1919)

MİLLÎ MÜCADELEDE SİVİL DİRENİŞİN KÖKLERİ: MÜDAFAA-I MİLLÎYE CEMİYETİ (1913-1919)

Her türlü kavramın içeriği, zamanla daralarak veya genişleyerek, biraz da güncel olaylardan etkilenerek değişir. “Sivil Direniş” kavramı da bugün resmî makamlardan tamamen bağımsız olarak bir inisiyatif grubu, bir dernek veya bir sendikal hareketi çağrıştırır. Ancak konu Millî Mücadele olunca, sivil direnişin anlamı, saldırgan düşmana karşı durma olur ve bir kısım resmî makamların en azından kısmî desteğini de kapsayacak biçimde genişler. Çünkü resmî makamlar da sivillerle aynı gemidedir.

Osmanlı Devleti’nde toplumun tamamını hedef kitle olarak gören, toplum hayatının her yanına bir istikamet vermek üzere kurulmuş ilk resmî dernek “Osmanlı Menâfi-i Milliye Cemiyeti”dir. Meclis-i Mebusan’ın açıldığı 17 Aralık 1908’de kurulan Menâfi-i Milliye Cemiyeti, tipik bir “Osmanlıcı” kuruluştur. Nizamnamesinin başındaki “Karındaşlar Osmanlılar!” hitaplı metinde Müslüman, Hıristiyan, Musevi bütün kavimler elbirliği ile vatanın selâmeti çalışmaya davet edilmiştir. Nizamnamenin 14. maddesinde ise cemiyetin hiçbir partiye mensup olmadığı vurgulanarak, “cemiyet dahilinde ne siyasî ne de dinî bir taarruza meydan verilecektir.” Cemiyetin Osmanlıcı tavrını kendisini tarif ettiği şu ifadelerde daha iyi görebiliriz: “Cemiyet, bilâ-tefrik-i cins ve mezhep bil-cümle Osmanlıların ittihat ve uhuvvet-i samimanelerini rehber-i saadet ittihaz etmiş bir heyettir.”[1] Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı ve Bulgaristan’ın bağımsızlık ilanı (5 Ekim 1908), ertesi gün Girit’in Yunanistan’a katılması (6 Ekim 1908), böyle bir cemiyeti bazılarının gözünde lüzumlu kılmış olabilir. Hakkında bir kapatma kararı bulunmadığına göre; söz konusu bölgelerin ayrılma isteklerinin Osmanlı Devleti tarafından da kabullenilmesi ve özellikle 1909 Nisan başlarında Adana yöresindeki Ermeni patırtılarının yönlendirdiği devrin sosyal ve siyasî zemini, cemiyetin çalışma alanını ortadan kaldırmış demektir. Dolayısıyla, bu derneğin aydınlarımız ve ileride yaşanacaklar üzerinde hatırı sayılır bir etkisi bulunduğu söylenemez.

Millî Mücadeleyi yapan ruhun kökleri, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra örgütlü toplum hayatının vaz geçilmez unsurları olarak faaliyet gösteren kuruluşlarda aranmalıdır. Vatandaşı Kuvâ-yı Milliye ruhuna hazırlama konusunda, her birinin farklı ölçüde payı ve hizmeti bulunduğu kabul edilebilecek Türk Derneği, Türk Teâvün Cemiyeti, Türk Yurdu Cemiyeti, Halka Doğru Cemiyeti, Türk Ocağı, Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi, Millî Türk Cemiyeti, Donanma Cemiyeti, Teşkilât-ı Mahsusa gibi (hepsinin İttihat ve Terakki ile bir bağlantısı mevcut) pek çok kuruluş sayılabilir. Ancak, II. Meşrutiyet ortamında kurulup, II. Balkan Savaşı’ndan itibaren toplumu yönlendirmede, yani istediği tarzda kamuoyu oluşturmada en başarılı görünen ve Millî Mücadele yıllarındaki sivil-millî direniş örgütlerinin anası diyebileceğimiz kuruluş, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’dir. Bu makalede, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin

  1. Hangi ortamda,
  2. Nasıl kurulduğu;
  3. Neler yaptığı;
  4. Nasıl bir muhalefetle kapatıldığı;
  5. Millî Mücadeleyi yapan irade ve kuruluşların doğmasındaki rolü ifade edilmeye çalışılacaktır.

Kuruluş Sırasındaki Siyasî, Sosyal ve Kültürel Ortam

Yukarıdaki “gemi” alegorisini sözün gelişine uysun diye kullanmıyorum. Türkiye/Osmanlı Türklüğünün karşı karşıya kaldığı ilk büyük felaket, 1828’de doğuda Ahıska’nın düşüp Kafkaslarda Rusları durduracak barikat kalmaması üzerine, Rusların batıda savaşsız Edirne’yi teslim almasıdır (22 Ağustos 1829). Sonra, millî hafızaya 93 Harbi olarak kazılan felakette doğuda Erzurum, batıda Yeşilköy’de millî gurur çiğnendi, millî vicdan kanatıldı. Ancak beterin beteri henüz geridedir. Çünkü bu düşman, nüfus ve nüfuz olarak devrin büyük güçlerinden biridir. Halbuki 1912-13’teki Balkan savaşlarında daha büyük bir felaket, henüz devlet olmayı tam anlamıyla başaramamış Balkan topluluklarından geliyordu. Dolayısıyla bu hezimet, sivil halk üzerinde 93 Harbi’nden daha onarılmaz tahribatlar bıraktı. 93 Harbi, Türklüğü Anadolu’ya sıkıştırma ve “Boğazlar”ı ele geçirme; Balkan Harbi ise Türklüğü yalnız Avrupa’dan değil, Anadolu’dan da sökme planıdır.

Osmanlı aydınının büyük bölümü, Jön Türklerden beri, iç isyanları “istibdadın unsurları birbirine düşürmesi”, toprak kaybını ise bu yönetim biçiminin sonucu olarak görüyordu. Fakat özlenen yönetim yani “hürriyet, adalet, müsavat” rejimi, 10 Temmuz (1324) “ıyd-ı millî”siyle II. Meşrutiyet rejiminin başlaması da, Balkanlardaki kopmaları durdurmaya yetmemişti. Hele hele tamamına yakını Müslüman olan Arnavutların “kavmiyât” davası, sonun başlangıcına gelindiğini gösteriyordu. Bahsetmek istediğimiz sivil direniş örgütü, işte bu ortamda, önce ruhlarda bir “millî direniş” oluşturmak üzere kurulmuştur.

II. Meşrutiyet rejimi, birden bire, politize olmuş bir kitle yarattı. Şiiri, hikâyesi, tiyatrosu, mizahı, hatta inancı 10 Temmuz’dan ibaret bir toplumda her şeyin bayağı propagandaya malzeme yapıldığı bir toplumda, II. Meşrutiyetin 9. ayında; bu duruma isyan anlamı taşıyan, ferdi ve duygusal sanat anlayışı, kendisini Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi (kuruluş: 20 Mart 1909) ile göstermişti. Bu, akıntının karşı istikametine kürek çekmek idi. 1911’de Trablusgarp Harbinin gürültüleri, kendisi için konuşan sanatın sesini boğuyordu. Balkan Harpleri ise sanatın kendi kendisi için terennüm etmesini, bencillik olarak niteliyordu. Yakup Kadri, bu dönüşümü, kendi yaşadıklarıyla şöyle anlatır.

“Arkamda Fecr-i Âti, önümde bu büyük kumandanlar (Gros, Bergson, Gourmont), ‘sanat şahsî ve muhteremdir’ bayrağı elde, yıllarca iniş yokuş yürümediğim yer, çatmadığım adam kalmadı. San’at şahsî ve muhteremdir: Hiçbir şövalye, kendi arması üzerindeki dövizi için, eminim, benim kadar cihada çıkmamıştır.

Bu coşkunluğum, sanat perisi yolunda bu serdengeçtiliğim, ilk millî felâketimiz olan Balkan Harbi’ne kadar, bütün ateşiyle devam etti. Fakat, ne vakit ki Çatalca önüne dayanan düşman toplarının sesini tâ yatağımın içinde işitmeye başladım, hisseder gibi oldum ki, hayatta benim yaptığım mücadeleden daha mühimleri vardır.

Balkan Harbi’ni daha bir sürü millî felâketler takip etti. Ben gene ‘Sanat şahsî ve muhteremdir’ diyorum. Fakat, onun yanı başında, hiç değilse onun kadar şahsî ve muhterem şeyler olabileceğini de düşünmeye başlamıştım. Nihayet 1914-1918 geldi. Garp imperialismasının kandan ve yağmadan gözü dönmüş kurt sürüleri, bütün vahşetiyle bizim zavallı ağıllarımızın üstüne de saldırdı ve ortada, ne edebî cemiyetlerden, ne mukaddes sanat davalarından eser kaldı. O zaman, artık, sarâhatiyle anladım ki, istiklâli uğrunda o derece ter döktüğüm sanat, evvelâ, bir cemiyetin, bir milletin malıdır, sonra da nihayet bir devrin ifadesidir. Bunlardan tecrit edilmiş bir sanatın ne mânâsı, ne kıymeti vardır. Müstakil sanat, müstakil vatanda olabilir.”[2]

Aslında burada konuşan yalnızca Yakup Kadri değil, onun şahsında Türk aydınının büyük bölümüdür. “Şahsi ve muhterem” sanat anlayışını terk eden şair ruhların doğal sevgilisi/annesi, sosyal faydacı sanatın değişmez konusu olan “vatan”dır. Bahsetmek istediğimiz sivil direniş örgütü, işte bu ortamda, her şeyi ve bu arada tabii sanatı da millî hedefler istikametine yönlendirmek üzere kurulmuştur.

Nasıl Kuruldu?

Balkan savaşlarındaki hezimet, bıçağın kemiğe dayanması idi ki Bulgar toplarının İstanbul’a ulaşan vahşi seslerindeki tehdide karşı, toplu korunma mekanizmasını harekete geçirdi. 1912 sonlarına doğru, basında, siyasi grup ve endişelerden tamamen uzak bir “müdafaa-i milliye cemiyeti” kurulması gerektiğine dair yorumlar çıkmaya başladı. Hatta bu gibi yazılar sadece İstanbul’da değil, Anadolu basınında da görülüyordu.

Devrin hakim siyasî temayülünü temsil eden, iktidar partisini doğuran İttihat ve Terakki Cemiyeti, İstanbul gazeteleri, vasıtasıyla kamuoyuna, vatanın tehlikede olduğundan bahisle, tehlikeyi bertaraf edecek bir oluşumu meydana getirmek maksadıyla herkesi Darülfünun (Üniversite) konferans salonuna davet ediyordu. Kamu oyununun hassasiyetini tam zamanında değerlendiren bu stratejik çağrıya göre kurulacak Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Edirne ve Adalar’daki Hakimiyet-i Osmaniye’yi fiilen ve tamamen “muhafaza ve istila edilmiş vatan parçalarındaki “hukuk ve milli menfaatleri müdafaa” için çalışacaktır.

Osmanlı Devleti üç aydan beri duçar olduğu ahvâlin emsalini altı yüz senelik müddet-i mevcudiyetinde asla müsadif olmamıştır. Bugün vatan tehlikede bulunuyor. Âba ve ecdadımızın miras-ı mukaddesini, yani dinimizi, vatanımızı, müdafaa etmek en mukaddes vazifemizdir. Bu vazifenin fariza-i ifasında ihmal edersek, ahlâf ve tarihimizin lânet-i müebbedesine ihraz-ı istihkak etmiş oluruz.

Vatanımız tehlikede!… Bu musîbet-i müştereke önünde, her Osmanlıya terettûb eden vazife, şahsa ait her emel ve her hissi unutmak ve elbirliğiyle vatanı kurtarmağa çatışmaktır. Bu ümniye-i mübeccelenin (yüce umudun) husulünü temin için bir ‘Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’ teşkil olunarak her meslek ve fırka erbabından zevât-ı hamiyetsimâta müracaat olundu.

Edirne ve Adalar’daki hakimiyet-i Osmaniyeyi fiilen ve tamamen muhafaza ile beraber, istila- dîde (istila görmüş) olan mahall-i sâiredeki hukuk ve menâfi-i milliyemizi imkânın müsait olduğu derecede ve hatta en büyük fedakârlıklar ve havârık (hârikalar) göstererek müdafaa etmek makarrât-ı kat’iyyemizdendir (kat’î kararlarımızdandır). Bil-umum Osmanlıların muavenetine arz-ı ihtiyaç ediyoruz. Vatanı kurtarmak için uzanacak her ele sarılacağız, öpeceğiz ve vatanı kurtaracağız. Cenâb-ı Hak’tan tevfik ve nusret isteriz”.[3]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ