MİLLÎ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI VE ATATÜRK

MİLLÎ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI VE ATATÜRK

Giriş

Milli Mücadele’de ağalar, eşraf, şeyhler, din adamları, askeri ve sivil yöneticiler ve halk kendi özelliklerine özgü genel bir davranış içerisinde bulunmuşlardır. Bunlardan mücadeleye katılanlar, karşı duranlar ve tarafsız olanlar vardır. Örneğin gerek köydeki ağa, gerekse şehir ve kasabadaki eşraf, genel olarak birbirini çekemeyen, karşılıklı rekabet halinde bulunan bir özellik gösterir. Biri Kuva-yı Milliyeci ise, diğeri İstanbul hükümeti tarafındadır. Kimileri de malını, mülkünü muhafaza edebilmek için düşmanla hoş geçinme yolunu tutmuş, bir kısmı da yine aynı maksatla dövüşenler satında yer almıştır.[1] Bu arada hiç kuşkusuz vatanseverlik duygusuyla hareket edenler de vardır.

Öte yandan askeri ve sivil yöneticiler (subaylar ile valiler, mutasarrıflar ve kaymakamlar) politik bakımdan iki hasım cepheye -İttihatçı ve İtilâfçı- bölünmüşlerdir. Gerçi eşrafta ve diğer zümrelerde de, az veya çok bu bölünme mevcuttu. Fakat, politik çekişme zararlarını en çok toplumun aydın kesimini oluşturan bu grupta hissettirmiştir.[2]

Buraya kadar söylenenler din adamları için de geçerlidir. İleride daha geniş söz edileceği gibi, vatanın işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığının korunması için, pek çok din adamı önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Onlar, cami kürsülerinde, meydanlarda düzenlenen mitinglerde kurdukları cemiyetlerde, hatta cephelerde halka rehberlik etmişlerdir. Ayrıca bu uğurda hiç çekinmeden mallarını sarf edenler olduğu gibi, bir kısmı da şehit olmuştur. Bu cümleden olarak, Nisan 1920’de Gönen Müftüsü Şevki Efendi Anzavur’un adamlarınca, İvrindi’de Dersiam Ali Rıza Efendi Yunan askerlerince, Ekim 1920’de Müderris Sivaslı Ali Kemali Efendi Delibaşlı Mehmet taraftarlarınca, Nisan 1921’de de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi Yunan kuvvetlerince şehit edilmişlerdir. Bu arada 2 Şubat 1926’da Eşme Müftüsü Hacı Ahmet Nazif Efendi’de Milli Mücadele’deki hizmetleri yüzünden Madanoğlu Mustafa’nın kızkardeşinin oğulları Kamil ve Haydar tarafından öldürülmüştür.[3]

Sayıları çok az olmakla birlikte kimileri de Padişah-Halife tarafını tutup Kuva-yı Milliye’ye karşı çıkmışlardır. Sabahattin Selek’in de belirlediği gibi bunlar fonksiyonlarını yalnız ibadetle, vaazla değil, kan dökerek de yapmışlardır. Bu silahşör hocalar arasında 31 Mart’tan kalma mektepli düşmanı yobazlar, ne istediğini bilmeyen cahil takımı ve din yolunu kâr yolu sayan açıkgözler vardır. Gerede- Bolu olaylarının Kör Ali Hocası, Divitlinin Eşref Hocası, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Gavur İmamı, Konya-Bozkır’ın Şeyh Zeynelâbidin’e bağlı hocaları, Milli Mücadele’nin iç cephelerini açarak, ciddi tehlikeler yaratmışlardır.[4]

Şeriatın elden gittiğini iddia eden hoca sınıfı hep Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne katılmıştır. Bunların en ünlüsü yukarıda ismi geçen Konyalı Zeynelâbidin, siyasi hayatına Hürriyet ve İtilâf Partisi Konya Meb’usu olarak başlamıştır. Daha sonra Padişah Vahdeddin’e de tesir ederek Ayan azalığına seçilmiştir.[5]

Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ihmal edilmeyecek bir diğer ismi de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’dir. “Meşrutiyet Devri’nin Mebusan Meclisinde uzun nutuklarıyla ve hazır cevaplığı ile tanınan bu din adamı, dini sıfatını geçim ve şöhret için ustaca kullanmasını bilmiştir. Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Şeyhülislâmlık yapmış, Ferit Paşa’nın Paris’e gittiği bir devrede kendisine Sadrazam vekilliği görevi verilmiştir. Anadolu harekatını eşkiya harekatı, bu harekatın önderi Mustafa Kemal Paşa’yı da baş şaki olarak gören Mustafa Sabri, düşmanın İzmir’den denize dökülmesi üzerine, Ermeni ve Rumlardan müteşekkil bir kuvvetle Türk ordusunun karşısına çıkılmasını Vahideddin’e teklif edecek kadar ulusal harekete düşmandı.[6] Bu arada onun, ulusal bağımsızlık savaşımızda milli varlığa düşman cemiyetlerden Teali-i İslam’ın kurucularından olduğu da unutulmamalıdır. İlk adı Cemiyet-i Müderrisin (Medrese Öğretmenleri Derneği) olan Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin yönetim kurulunda, Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci Başkan), Said-i Kürdi (Nursi) (İttihat ve Muhammediye Cemiyeti önderlerinden) bulunuyordu.[7] Teâli-i İslâm Cemiyeti, Kuva-yı Milliye aleyhinde bildiriler yayımlamıştır. Bildirilerden 16 Eylül 1919 tarihli İkdam gazetesinde yayımlananı çok etkili olmuş; Anadolu’da yer yer isyanlar çıkmıştır. Bu bildiri incelendiğinde, Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin milli varlığa ne denli düşman olduğu daha iyi anlaşılacaktır.[8]

Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin şube başkanlıklarında bulunan din adamları da vardır; Isparta Müftüsü Şakir Efendi, Bursa Müftüsü Ömer Fevzi Efendi gibi. Özellikle Ömer Fevzi Efendi, Bursa ve çevresinde Kuva-yı Milliye aleyhinde etkili olmuş bir din adamıdır. Anadolu harekatı yanında yer alan din görevlilerine çeşitli baskılarda bulunmuş, bir kısmını görevinden azlettirerek, bu arada kendisi de Müftü Ömer Kamil Efendi’yi görevden azlederek Bursa Müftüsü olmuştur.[9]

Bu isimlere düşmanla iş birliği yapan Said Molla, Babaeski Müftüsü Ali Rıza gibi birkaç isim daha ilave etmek mümkündür. Ancak hemen belirtelim ki, bunların hepsi İslamiyet’in kutsal ruhunu anlamayan veya anlamak imkanı bulmadan, din adamı kisvesi kazanmış, cahil ve aldatılmış kişilerdir. Laikliği, dinsizlik hatta Atatürk’ü, din düşmanı olarak nitelendirmişlerdir. Atatürk’ün böylelerine karşı mücadele ve tepkisi, İslam dinine karşı gibi gösterilmiş ve bugüne kadar aynı propaganda sürdürülegelmiştir.

Bu din adamları ile ilgili söylediklerimizi, kendisi de bir din adamı olan ve I. Dönem TBMM üyelerinden Mehmet Vehbi Efendi’in (Çelik) 23 Ekim 1920 tarihinde Meclis kürsüsünde dile getirdiği şu tümceleri özetler mahiyettedir:

“…Sarıklı namına teessüf ederim. Ve sahte sarıklılar ulemadan madut değildir. İşte o hain (Zeynelâbidin) habisin yetiştirmiş olduğu kendi gibi müftüsü birkaç kimseden ibarettir. Buna sarıklılara mal edip de hocaları itham etmek de muvafıkı insaf değildir…”.[10]

Bu bakımdan tüm din adamlarının Kuva-yı Milliye aleyhinde çalıştığı söylenemez. Ülkesini seven pek çok din adamı kendiliklerinden Anadolu harekatı yanında yer almışlardır.

A. Milli Mücadele Fikrinin Doğuşunda Din Adamları

Ölüm-kalım mücadelesininin ilk günlerinde Atatürk’ün de belirttiği gibi halk, “hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar adeta durgun bir haldeydi.” yine Atatürk’ün ifadesiyle pek çok din adamı “hakikatı halka izah ettiler. Doğru yolu gösteren vaaz ve nasihatlerden sonra herkes çalışmaya başladı.”.[11] Bu cümleden olarak, İzmir’in işgalinden sadece dört saat gibi kısa bir süre sonra düzenlediği mitingde “işgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir.” diyen Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin etrafında Denizlililer hemen birleşmişleridir. O, bu tarihi konuşmasında şöyle diyordu:

“Muhterem Denizlililer!. Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı işlenen suçların, Allah ve tarih önünde affı imkansız ve günahtır. Cihat, tam manasıyla teşekkül etmiş dini görev olarak karşımızdadır. Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’de şu birkaç saat içinde işledikleri cinayetler gösteriyor. Silahımız olmayabilir, topsuz, tüfeksiz olarak sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile, kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zafer kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmekten başka bir çarenin olmadığını söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar, irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve dinen caiz, makbul ve muteber değildir. Doğru olan vatan savunması ve bağımsızlık uğruna cihattır. Korkmayınız. Üzülmeyiniz. Bu liva-yi hamdin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak Cihad-ı Mukaddes Fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz.”[12]

Ahmet Hulusi Efendi’nin konuşması ve düzenlenen miting, çevre il ve ilçelerde de etkili olmuştur. 16 Mayıs Cuma günü Acıpayam, Sarayköy ve Tavas ilçelerinde, 17 Mayıs Cumartesi günü ise Çal ilçesinde mitingler düzenlenmiş ve Yunan işgalini protesto telgrafları çekilmiştir.

Diğer taraftan Müftü Ahmet Hulusi Efendi ilk fiili savunma örgütünü kuranlardandır. Denizli Kuva-yi Milliyesi adını alan bu teşkilatın sevk ve idaresi için yakından ilgilenmiştir. Dinar ve Afyon- Karahisar’a gitmek suretiyle bu ulusal kuvvetin ikmalini sağlamıştır. Milli Mücadele’de Denizli hatta sadece Milli Mücadele denildiği zaman ilk akla gelen isim kuşkusuz onun ismidir.[13] Bu yüzden İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?, adlı eserin yazarı Rahmi Apak’ın da tespit ettiği gibi, “Yalnız Denizlililer değil, bütün Türk milleti Ahmet Hulusi Efendi ile iftihar edecektir.”[14] Bir diğer din adamı Sarayköy Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi, 16 Mayıs 1919 tarihinde düzenlediği mitingde halka İzmir’in kafir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kafirlerin bulunduğu yerde Cuma namazı kılınamayacağını ve kılınmasının da caiz olmadığını bildirerek, düşmana karşı konmasını istemiştir.[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ