MİLLİ MÜCADELE ve "TÜRKÇÜLÜK ve ATATÜRK"

MİLLİ MÜCADELE ve "TÜRKÇÜLÜK ve ATATÜRK"

“Ey Türk milleti! Su gibi akıttığın kanına,
dağlar gibi yığdığın kemiklerine layık ol!”
Orhun Abideleri

Giriş

Topyekûn Milli Mücadele diye adlandırdığımız bu savaşın kazanılmasında askeri, siyasi, diplomatik v.b, çeşitli etkenler yanında Türklük Şuuru, Türkçülük hareketi, dediğimiz milli şuurun da önemli bir yeri vardır. Çünkü bu mücadele, aslında, Türk milletinin kendi benliğini bulma, kendi varlığına sahip çıkma mücadelesidir. Bu hareketin lideri de, Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihi içinde eşsiz bir kişidir. Türk Bağımsızlık Savaşı’nın önderi, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk çağdaşlaşma hareketinin lideridir. Askerliği, devlet adamlığı, inkılâpçılığı yanında düşünce bakımından da seçkin bir fikir adamıdır. Döneminde, kültür ve fikir sorunlarıyla sadece ilgilenmekle kalmammış, hemen her zaman bu etkinliklerin yönlendiricisi olmuştur. Bu bakımdan Milli Mücadele’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve devrimlerinin düşünce sistemini yansıtan görüşlerinin yanı sıra kültürel ve sosyal konulardaki görüşleri de zamanın akışı içinde her kuşağa rehberlik edecektir. Unutmamalıyız ki çağdaş Türkiye bu fikirler, bu düşünceler üzerine kurulmuştur. Mutlu ve güçlü Türkiye ülküsü, bu görüşlerin yaşamasına, yeşermesine ve kuşaktan kuşağa canlı bir meş’ale olarak aktarılmasına bağlı bulunmaktadır.

Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, birbirini izleyen bir tarih zinciri içinde, belirlenecek Türk uygarlığı ile övünmek yerinde olur. Fakat bu övünmeye layık olmak için, bugün çalışmak gerekir. Her alanda, özellikle uygarlık dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmalıdır. [1]

Milli Mücadele öncesinde ülkenin maddi ve manevi bakımdan içinde bulunduğu ağır şartlar ile çöküntü halindeki Osmanlı İmparatorluğu’nda toplum yapısını şekillendiren siyasi ve sosyal değer ölçüleri, devlet ve hükümetin olaylar karşısındaki tutumu ve halkın genel durumu göz önünde bulundurulunca, o dönem için milli bir şahlanmanın ifadesi olan bu faktörün önemi daha iyi anlaşılır.

Türk milleti, tarihinle övün; çünkü senin ataların uygarlıklar kuran, devletler, imparatorluklar yaratan bir varlıktır. Sen, Anadolu denilen bu yurda sonradan gelme değil, ilk yerleşip uygarlık kuranların çocuklarısın. Fakat geleceğine güvenebilmek için, bugün çalışman gerekir; çünkü yalnız tarih övüncü bir meziyet sayılmaz.[2]

1919–1922 yılları arasını kapsayan mücadelelerle İstiklal Savaşı’nın kazanılması ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile Türk toplumu, tarihin akışını değiştirme gücüne sahip bir komutanın, kendini milletine adamış bir devlet adamının önderliğinde, siyasi, sosyal yapısı bakımından bir çağ değiştirme sürecine girmiş bulunuyordu. Cumhuriyet rejiminin kabulü ve yapılan köklü inkılâplar ile ulaşılmak istenen ana hedef, yeni esaslara bağlı çağdaş bir devlet kurmak ve Türk milletini her yönü ile muasır medeniyet seviyesinin ön safında yer alabilecek bir düzeye çıkarmaktı. Bu bakımdan İstiklal Savaşı, Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktasını oluşturur.

image001141

Milli Mücadele Öncesinde Ülkenin Genel Durumu

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Milli Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’a çıktığında ülkenin genel görünümü yürekler acısıdır; Trablusgarp ve Balkan Savaşı’ndan beri bir felaket kasırgası halinde birbiri ardınca gelen yenilgilerle, imparatorluk çöküntüsünün eşiğine gelmiş, ülke derin bir karamsarlığa gömülmüştür. İhtilaf Devletleri, Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddi ve manevi saldırıya geçmişler, onu yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişlerdir. Ordunun silahları ve cephanesi elinden alınmış, memleket fiilen düşman işgali altına girmiştir. Öte yandan İstanbul’da ve memleketin her yanında yerli Hıristiyan azınlıklar veya Müslüman unsurlar tarafından çeşitli maksatlarla kurulmuş olunan Mavri Mira Heyeti, Pontus Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, Teali İslam, İhtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selamet, İngiliz Muhripleri Cemiyeti gibi milli varlığa düşman dernekler, gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışmaktadırlar. [3]

Konuya, Osmanlı Devleti’nin sosyal yapısını oluşturan değer ölçüleri ve imparatorluktaki çözülmeye çare arayan fikir akımları açısından bakınca da durum iç açıcı değildir;

1789 Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da meyvelerini vermeye başlayan “milliyetçilik” akımı, yabancı devletlerin baskı, entrika ve tahrikleri ile Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı çeşitli ırk ve dinden milletler arasında da hızla yayılmaya başlanmıştır. Bilindiği gibi, 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ve serbestlik havası, önce Türk olamayan Hıristiyan Balkan milletlerini, daha sonra da imparatorluk içindeki diğer Müslüman unsurları teker teker birer oldubitti ile Osmanlı Devleti’nden koparmıştı. Ne var ki, imparatorluğa bağlı gayrı Müslim milletler ile içerdeki Ermeni ve Rum azınlıklar, devleti parçalamak için XIX. yüzyıldan beri her yola başvurdukları halde, bu uyanış, imparatorluğun hâkim ve asli unsuru olan Türklerde sosyal düzeni sarsmama pahasına hayli geçişmiş bulunuyordu. Çünkü din ve ırk bakımından birbirinden farklı milletleri bağrına basmış olan Osmanlı Devleti, çeşitli unsurlar arasındaki çözülmeyi önlemek üzere, dünya görüşü olarak “milliyetçilik” ideali yerine “din” ve “ümmet” idealini benimsemişti. Etnik yapı karışıklığı dolayısıyla da karma bir imparatorluk topluluğunun ifadesi olan ve “Devlet-i Osmaniye” veya “Millet-i Osmaniye” terimleri ile karşılanan, “Osmanlılık” ilkesine bağlanmıştı. Bu ilkeye göre Osmanlı yönetiminin geçerli olduğu her yer “vatan” sayılıyor; “bir Müslüman için şeriatın hâkim olduğu her yer” bir vatan gibi görülüyordu.[4] Bir “anavatan” veya “milli vatan” ve bir “millet” kavramı yoktu. Bu yüzdendir ki, koca imparatorlukta, devletin ana yapısını oluşturan Türk unsuru, kendi Türklüğünün bilincine varamıyor. Devletin birlik ve bütünlüğü uğruna bir azınlık derecesine düşürülmüş bulunuyordu. Fakat Balkan Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye kadar uzanan ıstıraplı ve felaketli yıllar, Osmanlı Devleti’nin aydınlarının birer kuruluş çaresi ve siyasi bir ilke olarak benimsedikleri “Osmanlılık” ve “İslam Birliği” akımlarının o günün şartları içinde iflas etmiş olduğunu, artık acı gerçekler de gözler önüne sermiş bulunuyordu.

Tanzimat Devrinde Türkçülük

Türk toplumunda şuurlu ve etkili bir milliyetçilik hareketinin başlaması yine Balkan Savaşı’ndan sonradır. Bu savaşın getirdiği yenilgi ve yalnızlığa terkedilmişliğin ıstırabı, ruhlarda kendi benliğine dönüş ve varlığının bilincini duyma ihtiyacını doğurmuştur. Osmanlı aydınlarının bir kısmı, Türklük bilincindeki bu gecikmeye rağmen, artık kurtuluşun bir “Türk vatanı” kavramına ve “milliyetçilik” ilkesine bağlanmakta olduğu gerçeğini kavramışlardı. Gerçi, “vatan”, “millet” ve “hürriyet” gibi kavramlar bazı Osmanlı aydınları tarafından Tanzimat döneminden beri ele alınan ve üzerinde durulan kavramlardı. Fakat bunlar, 2. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar, tarihi gerçeklerden uzak, içleri boş, romantik ve soyut birer kavram olmaktan ileriye geçememişti. İlk Türkçüler edebi Tanzimatçılardır. Onların Türkçülüğü şüphesiz pek sathi idi. Eski Osmanlı edebiyatının hâkim tesirinden kendilerini kurtaramadıkları için fikirlerini eserleriyle fiil haline koyamadılar. Avrupacılık onları Türkçülük görüşüne sevk ediyorsa da siyasi sahada oradan uzak kaldılar. Bu münasebetle ilk önce hatırlamamız lazım gelen Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’dir.[5] 1908 inkılâbının getirdiği serbestlik ortamı ve bunu takip eden yılların indirdiği acı darbeler, süratle milliyetçilik temelindeki yeni gelişmelere zemin hazırlıyordu. Bu nedenle Tanzimat devrinde Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Vefik ve Süleyman Paşalar, Şemsettin Sami, Necip Asım gibi edebiyatçılar aracılığı ile başlatılmış olan Türkçülük hareketi[6] bu devir Osmanlı aydın yazarlarının elinde daha şuurlu bir akım haline girmiş bulunuyordu. Artık Mehmet Emin Türkçe Şiirleri’nde, Ahmet Hikmet Müftüoğlu nesirlerinde açıktan açığa Türklüğün ve Türkçülüğün savunmasını yapabiliyordu. Ziya Gökalp gibi bir düşünür, Türkleşmek-İslamlaşmak ve Muasırlaşmak; Türkçülüğün Esasları adlı eserlerinde ele aldığı milliyetçiliği sosyal temellerine yerleştirecek bir fikir sistemi haline getirmek istiyordu. Milli edebiyat akımının öncüleri olan Ali Canip, Aka Gündüz ve özellikle Ömer Seyfettin gibi yazarlar, hikâye ve romanlarında Türklük ve Milliyetçilik konusunu sosyal ve siyasi gerçeklere dayanarak çeşitli yönleri ile işliyorlar, bu konuda şimdiye kadar yerli ve yabancı kesimde yer alan kasıtlı veya yanlış kanaatleri silmeye, milliyetçilik doğrultusundaki bilinçlenmeyi bir ideal halinde güçlendirmeye çalışıyorlardı. Ömer Seyfettin’in Tuhaf Bir Zulüm, Pamuk İpliği, Prima Türk Çocuğu, Hürriyet Bayrakları gibi hikâyeleri “Osmanlılık” çerçevesindeki “milliyetçilik” anlayışının geçersizliğini, kurtuluşun ve yıkılışı durdurmanın ancak millet olma aşamasına ulaşarak sağlanabileceğini, uğranılan milli felaketlerin ve çöküş sebebinin de Türklüğe ait milli değerlerin idrakine varılamamış olduğu görüşlerini işleyen eserlerdir.[7] Ancak burada işaret edilmesi gereken diğer bir husus da, milliyetçilik hareketinin kendi içinde de bir bocalama devresinden geçmiş olmasıdır. Önce “Türkçülük” akımı şeklinde başlayan “milliyetçilik” hareketi, başlangıçta zaman ve mekân sınırlarının çizilmediği bir belirsizlik içindeydi. Bu bakımdan milliyet anlayışında tarih şuuruna ve belirli bir vatan kavramına dayanan aydın ve düşünürler ile bütün Türklük âlemini kucaklamak isteyen ve idealin odak noktasını anavatan dışındaki hayali bir vatan anlayışında arayan milliyetçilik arasındaki görüş ayrılıklarını da gidermek ve dengelemek gerekiyordu. Nitekim programlı ve sistemli düşünceleri ile Türkiye’nin fikir politikasında söz sahibi Türk aydınlarından birçoğunun düşüncelerine yön vermiş olan Ziya Gökalp, başlangıçta Türkçülüğü, bütün Türklüğü içine alan bir “ Turancılık” anlayışı içinde ele almıştı. Fakat zamanla düşüncelerini tarihi olayların akışına ve siyasi gelişmelere paralel bir ayıklamadan geçirerek, Türkiye’nin varlığını ve geleceğini ön planda tutan bir milliyetçilik anlayışında karar kılmıştır. Bununla beraber, Türk toplumu, 1908’den 1919’a kadar uzanan devrede, birbirine zıt çeşitli fikir akımlarının çatıştığı bir ortam içinde, yine de kendisini yıkılışa doğru yuvarlanmaktan kurtaramamıştır. İşte ülkenin Milli Mücadele öncesindeki genel durumu kısaca budur. Sonuç olarak, uğruna bütün Türk varlığının ve milli şahsiyetlerin feda edildiği imparatorluk çökmüş, ortada paramparça edilmiş bir vatanla, bütün dünyanın kendisine düşman kesildiği, çaresizliğe itilmiş bir Türk milleti baş başa bırakılmıştır.[8] İşte Milli Mücadele’yi doğuran ana sebep budur.

ataturk-zamaninda-basilan-bozkurt-resimli-para_149712_m1

Osmanlı’da Türkçülüğün Kıvılcımları

İlk Türkçüleri, milliyetçilik düşüncesine sevk eden Türkçülüğün bu ilk kımıldanışları üzerinde bazı dış tesirlerin büyük rolü olduğunu görüyoruz.

1- Müsteşriklerin (şarkiyatçıların) Türk tarihine dair eserlerinin okunması, Türkçülüğü inkişaf (gelişim) ettiriyordu. Deguigny, Silvestre de Sacy, Abel Remusat, Davids, vb.’nin bir kısmı evelce çıkmış, bir kısmı yeni neşredilen eserleri, Garp’tan haberleri olan, memleket, fikir ve kültür muhitinde az çok tanınmaya başlamıştı.

2- İngiliz-Rus siyasi gerginliği yüzünden o sırada çıkan hadiseleri de, bu arada zikretmeli. Kaşgar’ın Çin’den ayrılması üzerine Yakup Han, Yakup Beyi, İstanbul’a Sefirlikle göndermişti. Vefik ve Suphi Paşaların Şark ve Türk meselelerine karşı gösterdikleri alaka aynı senelere rastlamaktadır.[9]

Macar Yahudisi Vambery 1861’de Asya’yı gezmek için İstanbul’dan geçmiş ve burada birkaç sene kadar kalarak bütün münevver muhitle temas etmişti. Seyahatten dönüşünde eserlerini Londra İlimler Akademisi’ne kabul ettirdiği gibi hatıraları da Bir Sahte Dervişin Seyahati adıyla Türkçeye tercüme edildi.[10]

Orhun Abidelerinin keşfinden sonra Türklük ve Türkçülük faaliyetlerinin ve çalışmalarının son derece hızlandığını görmekteyiz. Türklük ve Türkçülük hareketlerinin Osmanlı Türkiye’sinde, Rus idaresine düşmüş Türk ülkelerinde ve nihayet her iki grubun oluşturduğu Türk Ocakları’nın çalışmalarında bu tesiri açık bir şekilde görmek mümkündür.

Aynı devride, Türkiye dışında Türkçülük hareketinin de kısmen Türkiye’deki hareketle münasebetli, fakat daha ziyade Rus kültürü ve romantizm tesiriyle uyanmaya başladığını görüyoruz. Azerbaycan’da Ahunzade Mirza Feth Ali (1811–1878), Arap harflerinin ıslahı için 1863’te İstanbul Hükümetine müracaat etmiş ve hiçbir netice alamadan dönmüştü. 1850–57 arasında Azeri-Türk lehçesiyle ve halk adetlerini tasvir eden meşhur komedilerini yazmış ve bu eserler erkenden birçok dile çevrilmişti. İlk Türkçe tiyatro yazan da bu zattır.

1860–1870 arasında Garp tesiriyle canlanan Türkçülük temayülleri bir müddet kuvvetten düştü. Mahmut Nedim Paşa’nın sadareti zamanında Türkçülük hareketi hemen hemen durmuş gibiydi. 1876–1880 arasında Rumeli’de çıkan isyanlar yüzünden padişahın nüfusu bir hayli kırılmıştı. Bu devirde tekrar Garpçı fikirlerin yanında Türkçülük hareketinin canlandığını görüyoruz.

Mekatib-i Askeriye (askeri okullar), Nazırı ve sonradan 93 muharebesinde şıpka Kahramanı diye meşhur olan Süleyman Paşa, tedrisata Türkçülüğü sokan ilk zattır. Birinci cildini neşretmiş olduğu Tarihi-i Âlem’de Türk tarihine büyük bir yer ayırdı. Bu malumatı, Deguigny ve Raymond’a borçlu olduğunu söylüyor. Yine ilk defa “Sarf-ı Osmanî” (sarf: dilbilgisi), yerine “Sarf-ı Türkî” yazdı. Mebani-i İnşa’sında Tanrı’yı tavsif ederken “Birdir, hiçbir ortağı, yardımcısı, benzeri yoktur. Gördüğümüz, bildiğimiz şeylerden hiç biri ona benzemez” diyor ve bu ifadenin sadeliği meydandadır.

Yine bu sırada Özbekler tekkesi şeyhi Süleyman Efendi’nin Lugat-ı Çağatay’ı neşredildi. Buharalı Süleyman Efendi kitabında Çağatay ve Garp Türkçülerini mukayese ediyor. Devlet tarafından Buhara ve Kaşgar’a sefaretle gönderilmişti. Lügatini bu seyahatten dönüşünde meydana getirdi.[11]

Batıl itikatlara ilan-ı harbi, Garpçılığı halk arasında yaymaktaki sabır ve kudreti ile tanınan Ahmet Mithat Efendi, umumiyetle bütün eserlerinde demokratlığı ve Garpçılığı ile Türkçülüğe hizmet etmiştir denebilir. Ancak ilk önceleri, mesela Üss-i İnkılâp’ında “Milliyet-i Osmaniye”’nin nazariyesini kurmaya çalıştığı, hatta Türkçülüğe cephe yaptığı halde, onun sonraları Türk diline, tarihine ait birçok teşebbüslerin içine girdiği ve rol oynadığını görüyoruz.[12]

O zamanki Türkçülüğü tamamlayan veya onunla çatışan fikirler en tam ifadesini Namık Kemal’de bulmuş olan, Millet-i Osmaniye ve birçok İslamcı mütefekkirler tarafından ifade edilen “Vahdet-i İslamiye (İslam birliği) fikirleri idi. Bu iki fikir Osmanlı devleti’nin zaruretleri idi. Türkçülük bunlarla uyuşmaya, bunlar vasıtasıyla inkişafa mecbur oldu. 

Tanzimat’ta ilk önce, yalnız “Vahdet-i İslamiye” yolunu tutanlar azdı. Bunlar da Tanzimat’tan önceki fikri devem ettiren muhafazakârlardı. Ancak Avrupacılık ve Türkçülüğün reaksiyonu olarak müfrit İslamcılık hareketi doğmuştu.

İşte bu sırada İslamcıların arasından hiç beklenmedik bir ses, hem de Türk olmayan bir mütefekkir seyyahın sesi, Türkçülüğü tavsiye ediyordu. Bu zat, Cemalettin Efgani (1836–1897) idi. O zaman tercüme ve Türk Yurdu’nda neşredilen “Vahdeti Cinsiye Felsefesi” (Türk Yurdu, c. II, s.45) adlı makalesinde İslam kavimleri arasında yaymaya çalıştığı fikrin ana hatlarını hulasa ediyor;

İnsanları birbirine bağlayan iki rabıta vardır:

1) Vahdet-i lisan (Irk); 2) Vahdet-i din.

Vahdet-i lisanın beka ve sebatı, şüphesiz dinden daha devamlıdır.

Cemalettin Efgani’nin Şair Mehmet Emin üzerine tesiri büyük oldu. Şair, Şeyh’i Beşiktaş’taki konağında sık sık ziyaret ederdi. İlk Türkçe şiirlerini yazmaya o sevk etti. Ona Edebiyatı Cedide’nin karanlık dilinden kurtulma imkânını gösterdi.[13]

İlk Türkçüler grubunun son halkasını oluşturan Ali Suavi (1839–1878), Türkçülük fikrini en açık şekilde benimseyen fikir adamıdır. Osmanlı aydınlarının savunduğu Osmanlılık fikrini reddederek Türklük fikrini savunan Ali Suavi, bu düşüncelerini yazdığı “Hive Tarihi” ve “Türk” adlı eserlerinde açıkça dile getirmiştir. Bir müddet sonra fikirlerini daha da geliştiren Ali Suavi, “Muhbir” ve “Ulum” dergilerinde yazdığı yazılarda “İslamlaşmak, Modernleşmek ve Türkleşmek” prensiplerini savunmaya başlamıştır. Ali Suavi’ye göre “Her şey, Türk ruhuna, vicdanına, Türklük şuuruna ve ülküsüne aracılık eden unsurlardır”.[14]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al