MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE ÇALIŞMA HAYATI VE EKONOMİ

MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE ÇALIŞMA HAYATI VE EKONOMİ

Tanzimat Fermanı’na kadar Osmanlı Devleti’nde yaşayan halkı, genel bir sınıflandırma ile iki gruba ayırabiliriz. Bunlardan birincisi, devlete vergi vermeyen ve hizmeti karşılığı devletten belli bir ücret alan kesimdir. Bunlar, askerler, memurlar ve ilmiye sınıfında olanlardır. Diğeri ise, devlete vergi veren şehirliler, köylüler ve göçebelerdir. Şehirde oturanlar, esnaf, meslek erbabı ve tüccarların oluşturduğu kesimdir. Köyde oturanlar, tarım ve ziraat ile uğraşırlardı. Göçebeler, hayvancılıkla uğraşmakta ve sürekli yer değiştirmektedirler. Devlete vergi veren gruba reaya diyoruz.[1]

Şehirlerde oturan esnaf, meslek erbabı ve tüccarlar, ülke ekonomisinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Vergileriyle devlet maliyesine önemli katkı sağlamaktadırlar. Ayrıca yanlarında “kalfa” ve “çırak” istihdam ederek çalışma hayatını düzenlemişlerdir.

Bunlar, üretimleri ve tüketimleri ile canlı bir ekonomik hayat yaratmışlardır. Köylüler de ürettikleri ürünleri yakın pazarlarda satarak bu ekonomik canlılığa katkı sağlamaktadırlar. Aynı şekilde göçebeler de hayvan ve hayvan ürünlerini satarak diğerleri kadar olmasa da onlar da bu ekonomik canlılığa katkıda bulunmaktadırlar. Herkes fazla ürünlerini satarak diğer ihtiyacını karşılayabilmektedir. Devlet de bu ekonomik canlılıktan vergi yoluyla faydalanmaktadır.[2]

Tanzimat Fermanı’ndan sonra her alanda olduğu gibi ekonomi ve çalışma hayatında da önemli değişmeler yaşanmıştır. Bu değişime Kapitülasyonların etkisi ve 1838 yılında İngiltere ile daha sonraki yıllarda diğer devletlerle de imzalanan ticaret anlaşmaları etkili olmuştur. Bu değişim, önce büyük şehirlerde ardından da kıyı şeridindeki liman şehirlerinde ve bu şehirlere yakın yerlerde olmuştur. Bunun sonucunda büyük ölçüde ev ve el tezgahına dayanan Osmanlı sanayisi durgunlaşmış ve daha sonra da çökmüştür. Öyle ki bu çöküş, sadece sanayi ile sınırlı kalmamış, iç ticareti de etkilemiştir.[3]

Tanzimat Fermanı’yla birlikte değişmeye başlayan üretim ve tüketim alışkanlıkları, klâsik döneme göre değişikliğe uğramıştır. Avrupa mallarının girişi, yerli üreticilerin aleyhine gelişmiştir. Bundan ilk önce, deri ve deri işleme tesisleri etkilenmiştir. Osmanlı ekonomisinin ve iş hayatının bel kemiği olan dokuma sanayi bir müddet direnç göstermiş, ancak Avrupa mallarına karşı rekabete daha fazla dayanamayarak çökmüştür. Bu çöküş, kıyı şeridinde çabuk gerçekleşirken, iç bölgelerde XX. yüzyılın ilk çeyreğine doğru gerçekleşmiştir. Bu çöküşle birlikte doğal olarak işsizlik artmış ve gelirlerde azalma olmuştur.[4]

Osmanlı sanayisi klâsik üretim anlayışından kurtulamadığı gibi, Tanzimat’la birlikte ekonomide görülen merkeziyetçi yapı, çöküşün hızlanmasında etkili olmuştur. Bununla birlikte Tanzimattan sonra 160 civarında fabrika kurulmuştur. Fabrikaların çoğu, askeri ihtiyaçları (giyim) karşılama amacına yöneliktir. Ancak rekabete dayanamadığı için XX. yüzyılın başında birkaçı hariç kapanmıştır.[5]

Yine Osmanlı sanayisi üzerinde olumsuz etki eden nedenlerden birisi de Avrupa mallarının demir yolları ile taşınmasıdır. Demiryollarının taşımacılıkta kullanılmaya başlanması ve kara yoluna göre hem ucuz hem de güvenli oluşu, Avrupa mallarının hızlı bir şekilde iç bölgelere girmesine etkili olmuştur.[6]

XX. yüzyıla girerken kapitülasyonların etkisi, sermaye yetersizliği, teknoloji geriliği veya yetersizliği, bilgisizlik, istikrarlı bir yönetimin kurulamaması ve sürekli savaşlar, Osmanlı ekonomisini dışa bağımlı hâle getirmiştir.[7]

Bütün bu olumsuzlukların bir araya gelmesi neticesinde el ve ev tezgahları ile üretim sekteye uğramıştır. Birer aile işletmesi olarak yüzyıllarca devam eden bu işletmeler kapanmıştır. Bunun sonucunda da işsizlik had safhaya ulaşmıştır.

II. Meşrutiyet’le birlikte sosyal alanda olduğu gibi ekonomik alanda da bir hareketlilik görülmeye başlanmıştır. İttihat ve Terakki Hükümeti, yerli sanayii canlandırmak için plân ve program hazırladı. Bunun sonucunda on yılda (1908-1918) 139 milli (yerli) anonim şirketi kurulmuştur.[8] Bu dönemde devlet, toplumda uyanan milli bilinç doğrultusunda “yerli malı ” kullanma fikrinin yaygınlaşmasına çaba gösterdi. “İstihlâk-ı Milli Cemiyeti” (Yerli Malı Koruma Derneği) aracılığı ile ithal mallara ve Rum mallarına karşı boykot uygulamalarını teşvik etti.[9] Ancak rekabete dayanacak gücü olmadığı için bu hareket etkili olmadı.

Tarım ve ziraatte de durum pek parlak değildir. Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyıla girerken “tımar” sisteminin tamamen bozulduğunu görüyoruz. Bunun üzerine, 1858 yılında “Arazi Kanunnamesi ” çıkartılmıştır. Devlet, elindeki bir kısım toprakları bu kanunla şahıslara devretmiştir. Ancak köylülerin çoğunluğu dağıtılan arazilerden yararlanamamışlardır. Çünkü bu araziler, fiilen “eşraf” ve “ağa”nın elindedir. Köylü, bu topraklarda “ortakçı” “maraba”, “kiracı” gibi statülerle çalışmaktadır. Tarımda ilkel usullerle üretim yapılmaktadır. Verim son derece düşük ve rekabet edemez durumdadır.[10] Kısaca köylü, köyündeki arazide bir işçi gibi çalışmaktadır. Arazisi olan köylülerin arazileri de yetersizdir.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde ticari faaliyetlerde önemli bir başarı elde edilememiştir. Ticari faaliyetlerin büyük bir bölümü, yabancıların veya azınlıkların elindedir. XX. yüzyılın başlarında ticarette Türklerin payı %4 civarındadır.[11]

Sanayinin yetersizliği ve ilkel usullerle üretim yapılması, hizmet sektörünün de gelişmesini engellemiş, dolayısıyla çalışma hayatını ve çalışanları olumsuz yönde etkilemiştir. Çünkü birçok kuruluş yetersiz kapasite neticesinde hizmet sektörünün gelişmesini engellemiştir.

Hizmet sektörünün gelişmemiş olması, mesleki gelişmeyi ve yeni mesleklerin oluşmasını engellemiştir. Bu, sanayi tesislerinin büyümesini engellemiştir. Sanayi kuruluşlarının çoğunluğu 10 kişiden az işçi çalıştırmaktadır.[12] Osmanlı Devleti’nde çalışma hayatında örgütlü bir işçi hareketinden söz edilemez. Sendika ve sendikalaşma yoktur.[13]

Sanayide ve ticarette Türk girişimcilerinin az olması, diğer taraftan tarımdaki verimsizlik ve üretim düşüklüğü yerli sanayinin 1930’lara kadar kurulmasını geciktirmiştir.

XX. yüzyıla girerken, bilhassa şehirlerde oturan Türk unsurlarının askerlik mesleğine rağbet ettiğini görüyoruz. Bunlar daha çok, orta düzeyde ve orta düzeye yakın ailelerin çocuklarıdır. Askerlik mesleği, maddi ve manevi açıdan tatminkâr ölçüdedir. I. Dünya Savaşı’ndan önce 190.000 civarında bir memur kitlesi mevcuttur. Bunların çoğunluğu askerdir.[14]

I. Sanayi Sektörü

Milli Mücadele Dönemi’ne girilirken, Türkiye’deki sanayi tesislerinin görüntüsü ekonomik gerçeklerden uzak, plânsız, dışa bağımlı ve belirli yerlerdeki ham maddeleri ancak yarı mamûl hâle getirebilen bir yapıdadır. Kaldı ki sanayi dediğimiz bu ilkel ve geri tesislerin hemen hepsi de işgal altındadır. İşgal altında olmayan iç bölgelerde, sanayi tesisleri yok denecek kadar azdır.[15]

Milli Mücadele’ye girerken ülkemizde gıda, toprak, deri ağaç ve mobilya, kırtasiye, kimya ve madeni (imalat) sanayi alanlarında ilkel şartlarda faaliyet gösterilmektedir.

A. Gıda Sanayi

Gıda sanayinde ağırlığın büyük bir bölümü değirmenciliktir. Su ile çalışan değirmenler, hemen hemen her yerde bulunmaktadır. Ancak bu alanda fazla bir istihdam yoktur. Gıda sanayinin ikinci sırasında, şekercilik ve tahin imalatı gelmektedir. Az miktarda makarna ve konserve de yapılmaktadır. Nüfusun büyük bölümü tarım alanında çalışmasına rağmen, gıda sanayi ve üretimi yetersizdir. İhtiyaçlar, ithalat yoluyla karşılanmaktadır.

B. Dokuma Sanayi

Bu sanayi kolunda yün iplik, pamuk ve ham iplik imalatı bir de pamuk ve ipek dokumacılığı mevcuttur. İpek dokumacılığı, Bursa ve çevresinde toplanmıştır. Evlerde halı ve bez dokuma tezgahları vardır. Tezgahlarda dokunan bezler, giyim alanının ihtiyacına cevap verememektedir. Halbuki pamuk ihracatı yapılmaktadır. Giyimdeki açık, ithalat yoluyla karşılanmaktadır.

C. Ağaç Sanayi

Bu alan, marangozluk, doğramacılık, semer ve araba yapımından ibarettir. Ege Bölgesi’nde az miktarda kuru üzüm ve incir kutuları imal edilmektedir. Möble yapımı da önemli bir yer tutmamaktadır.

D.Toprak Sanayi

Tuğla, kireç, porselen ve çimento kollarında yerli üretim, ihtiyacı karşılayacak durumdadır. Bu alanda savaş ve işgaller dolayısıyla tüketim azalmıştır. Tuğla ve kiremit yapımı, genelde İç Anadolu ile Ege bölgelerindedir. Kütahya’daki porselen imalatı, durma noktasındadır.

E. Deri Sanayi

Bu sanayi kolunda çok ilkel usullerle üretim yapılmaktadır. Yeni teknikler kullanılmadığından, üretim tüketimi karşılayamaz duruma gelmiştir. Anadolu’daki debbağhaneler, ancak kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmektedirler. Büyük şehirlerde, ayakkabı ihtiyacı, ithalat yoluyla karşılanmaktadır. Tekalif-i Milliye Kanunu’nun çıkmasıyla (7-8 Ağustos 1921) bu sanayi kolu tamamen askeri ihtiyaçları karşılamaya yönelmiştir. Ancak bu gelişme, üretim artışına neden olmamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ