MİLLİ KIYAFET: MÜSLÜMAN OSMANLI KADINI VE KIYAFETİNİN MİLLİYETİ

MİLLİ KIYAFET: MÜSLÜMAN OSMANLI KADINI VE KIYAFETİNİN MİLLİYETİ

1908’deki Jön Türk Devrimi’nden sadece birkaç hafta sonra, ünlü bir kadın yazar olan Fatma Fahrünnisa’nın, yeni kurulan günlük gazetelerden biri olan Millet’te bir makalesi yayınlandı. O, bu makalesinde, Avrupa modasının takip edilmesini şiddetle reddederek, bir ulusal kıyafetin geliştirilmesini savunmaktaydı.[1] Fahrünnisa’nın dillendirdiği tartışmaların her biri farklı özellikler taşıyor olsa da, hepsinin ortak noktası da o kadınların 1908 devriminden sonra yeni devletin kurulmasında önemli katkıda bulunabilecekleri ya da bulunması gerektiğine olan inancını göstermekteydi. 1908 devrimi Sultan II. Abdulhamid’in istibdadına son verirken, onun otuz yılı aşkın bir süre önce tek taraflı olarak askıya aldığı anayasaya yeniden işlerlik kazandırmaktaydı. Bu makalenin konusu ise, Osmanlı kadınının Jön Türk Devrimi ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki süre içinde ileri ve medeni bir ulus devletin kuruluşundaki rolleri gözönüne alınarak kıyafet-i milliye ya da milli kıyafet meselesinin algılayışındaki merkezi konuma nasıl ve niçin oturduğudur. Makale ayrıca, yapılan devrimden sonra, yeni Osmanlı ulus-devleti’nin “milliyeti”nin ne olması gerektiği üzerine ortaya atılan fikirlerdeki değişime de değinecektir.

Bunları yapabilmek için ilk önce ulus/millet, milliyetçilik ve moda arasındaki ilişkiyi genel anlamda yansıtmaya çalışacağım. İkinci olarak, Avrupa modasının Osmanlı İmparatorluğu’na nasıl girdiği ve buna karşı ne tür tepkiler geliştiğini kısaca anlatacağım. Son olarak, milli kıyafetin İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Osmanlı Müslüman kadınları arasında nasıl bir tartışma konusu haline geldiğini analiz edeceğim.

Ancak, başlamadan önce kullandığım kaynaklara ve bu kaynaklarda karşılaştığım zorluklara değinmek yararlı olacaktır. Bu makale için kullandığım kaynaklar, esas olarak, kendi algılayışlarını yansıttığı için ilgimi çeken bu kadınların kendi yazılarıdır. Bu yazılar genelde, Abdulhamid rejiminin uyguladığı sansür kalktıktan sonra, sayılarında çok büyük bir artış olan kadın dergileri, diğer dergiler ve gazetelerde yayınlanmaktaydı. Ancak, “milli” kavramının ne olduğu, şahıslar, gruplar ve devlet arasında karmaşık bir oyuna dayandığından, arşiv kaynaklarını araştırmak suretiyle, devletin milli değerler çerçevesinde kadın için uygun kıyafet olarak ne düşündüğünü de inceledim. Bunlar özellikle faydalı kaynaklardır. Çünkü kadınların kendileri de devlet tarafından dayatılan kadın kıyafetleri konusundaki düzenlemelerin açık olmadığı konusunda şikayetçiydiler.

Araştırmam, Osmanlıca okuyup yazabilen Osmanlı kadınının algılayışı üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu kadınların büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Ancak, çoğu zaman “bizim milli kıyafetimiz” diye yazdıklarında kimleri kastettikleri pek anlaşılmamaktadır: Osmanlı kadını mı, Müslüman kadın mı, Osmanlı-Müslüman kadını mı, Türk kadını mı, Türk-Müslüman kadını mı vesaire…?

Söz konusu kaynaklar, Osmanlı toplumunun sadece çok kısıtlı bir sınıfına ışık tutmaktadır. Bu makaleleri yazabilmek için bu kadınların, iyi ve üst seviyede bir eğitim almış olmaları gerekirdi ki, bu da sadece belirli bir tabakaya mensup kadınlar için mümkündü. Kadın yazarların çoğu, on dokuzuncu yüzyılda yapılan reformlarla ihdas edilen yeni bürokratik ve askeri alanlarda görev yapan mevcut devlet seçkinlerine dahil erkeklerin kızları, kızkardeşleri ya da eşleriydi. Lapidus’a göre, bunlar “Avrupa müdahalelerine karşı kendi toplumlarının siyasi ve kültürel olduğu kadar ekonomik tepkilerini de yönlendirebilen”[2] insanlardı. Bundan dolayıdır ki, on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Osmanlı evlerine Paris’ten gelen modanın girmesine öncülük edenler de karşı çıkanlar da, bu gruba mensup kadınlardı.[3]

Kıyafet ve Milliyet

Batı kıyafetlerinin girişi, on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirilen siyasi ve ekonomik gelişmelerin bir sonucudur. On sekizinci yüzyılın sonlarında ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında Osmanlı yöneticileri Osmanlı bürokratik sisteminin reforma ihtiyaç duyduğunu hissetmekteydiler. Bu reformlarla, Avrupalı güçlerin yaptıklarını örnek almak suretiyle devletin gücünü İstanbul’da merkezileştirmeyi amaçlamaktaydılar. Bu reformlara, sayıları on dokuzuncu yüzyılda bir hayli artmış olan Osmanlı memurlarına, dini intisaplarından bağımsız olarak Avrupa’dakine benzer takımlar giymeye zorlayan yönetmelikler eşlik etti.[4] Bu değişim, Osmanlı toplumunda değişik milletlere bağlı olan insanların farklı kıyafetler giymeye zorlandığı geçmişten kopuşun mühim bir işaretiydi. Bu kıyafet kodları ile alakalı kanunlar, genellikle nispi bir gevşeklik döneminin sona erdirilmesine ve böylece eski sosyal düzenin yeniden tesisinin önüne geçilmesine hizmet eden imparatorluk kanunnameleri tarafından düzenli olarak teyid edilmekteydi.[5] Mamafih, memurların kıyafetlerindeki değişiklik, yeni bir düzene geçiş anlamına da gelmekteydi. Böylece, on dokuzuncu yüzyılın başında Avrupalıların kıyafetinin kabulü, daha önceleri kıyafetlerle belirginlik kazanan etnik ve dini sınırları silikleştirdi; ve giyenlerin “modernizasyonunu (çağdaşlaşmak?)” ve seçkinliğini (Avrupalı olan şeylere uyumluluğu) gösterir hale geldi.[6]

Cemaatler ve bireyler, kıyafetleri her zaman farklılıklarını gösteren bir araç olarak kullanmışlardı. Belirli bir kıyafeti giyen birey, bu yolla belirli bir topluluğa ait olduğunu ifade edebilmekteydi, ya da tam tersine bu konuda konulan kurallara uymayı reddederek o topluluğa ait olmak istemediklerini göstermekteydiler. Öte yandan, topluluklar kendi bağlılarını diğer toplulukların bağlılarından kıyafetleri sayesinde ayırt edebilmekteydiler. Kıyafet konusunda topluluk tarafından konulan kurallara uymayanlar, (olumsuz) tepkilere sebep olabilmekteydiler.

Kıyafetlerle yaratılan farklılıklardan biri cinsiyetler arasındadır. Karşı cinse mal edilmiş kıyafetleri giyen kadınlar ya da erkekler şaşkınlığa, karmaşaya, saldırganlığa ya da diğer hissi tepkilere sebep olabilmekteydiler.[7] Giyilen kıyafet sıkça o kıyafeti giyenin mesleğini göstermekteydi. Askeri üniformalar ya da tıp mesleğinin beyaz önlüğü, kıyafetlerin bu tür fonksiyonlarına örneklerdir. Kıyafetin gösterebileceği diğer bir farklılık ise sınıf farkıdır. Victoria dönemi İngiltere’sinde üst sınıfa ait kadınların modadaki gelişmeleri takip etmesine müsaade edilirken, alt sınıftan bir kadının “güzel elbise sevgisi” münasebetsiz bir davranışın göstergesi olarak düşünülmekte ve hatta ahlaklarını yitirdiklerinden şüphe edilmekteydi.[8] Giyilen kıyafetlere bakılarak, o kıyafeti giyenin hangi yaş döneminde olduğu da anlaşılabilmektedir. Genç ve evlenilebilir kızlar dul kadınlardan farklı kıyafetler giyebilirler. Mesela, son dönemlerinde Osmanlı toplumunda bir kızın çarşafa bürünmesi, çocukluktan çıktığının, genç kızlığa geçişinin işaretiydi.[9] Kıyafet, ayrıca toplumdaki değişik dini ve etnik grupların ayırt edilmesini de sağlamaktaydı. Bunun bir örneği, yukarıda bahsettiğimiz Osmanlı toplumundaki milletler için konulan kıyafet kodlarıdır. Mesela, sadece Müslüman kadınların sarı renkli ayakkabı giymesine müsaade edilmekteydi. Benzer bir şekilde, Yunanistan’daki değişik etnik gruplar “ilk bakışta kendilerinin komşularından ayırt edilmesini sağlayan” değişik kıyafetler giymekteydiler.[10] Buna ilaveten, kıyafetler bir coğrafi bölgeden diğerine değişiklik göstermekteydi. Bu yüzden, bir bölgedeki köylerden gelen insanların kıyafeti, bir başka bölgenin köylerinden gelenlerinkinden farklı olabilmekteydi.

Milliyetçiliğin yükselmesi ve ulus-devletlerin gelişmesi, milli ve kolektif kimliği temsil edecek bir kıyafeti ihtiyaç haline getirdi. Bu milli kıyafetler yeni kreasyonlar ve yeni buluşlar olmalarına rağmen, bunlara otantik bir hava verilme ihtiyacı hissedilmekteydi. Yani, bu kıyafetlerin belirli bir zaman periyodu için ulus-devlette yaşayan bütün halkın giydiği günlük kıyafetlerin bir parçası olarak görülmesi ve kabul edilmesi gerekliydi. Onları meşrulaştırmak için bu yeni kreasyonlar, tıpkı Hobsbawn’ın bahsettiği icat edilmiş gelenekler gibi, “halihazırda eski olanlara aşılanabilirlerdi. Bazen resmi ayin, sembolizm ve ahlaki rahatlık dini ve muhteşem debdebe, folklör ve farmasonluğun zengin gardroplarından ödünç alınarak icad edilebilmekteydi.”[11]

Bölgesel kıyafetlerin cömertçe doldurduğu “gardrop/depo?” bir milli kıyafet yaratmak için muazzam imkanlar sunmaktaydı. Mesela, 1830’larda, Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazandığı zaman, Kral Otto ve Kraliçe Amalia’nın önayak olmasıyla yaratılan ve kraliyet ailesi ile onların maiyeti tarafından milli bayramlarda giyilen Yunan milli kıyafeti, normalde hepsi bir arada asla görülmeyen, değişik bölgelerin değişik kıyafetlerinin çeşitli unsurlarının biraraya getirilmesiyle yaratılmıştır.[12]

Kıyafetler bir etnik ve ulusal[13] kolektivite için görünür işaretler olarak hizmet görürken, birşeyin etnik ya da ulusal kolektivitenin bir parçası olup olmadığına dair ideolojik söylemler çoğunlukla ahlak ve şeref konusunda odaklanmaktadır. Bu bağlamda, kamuda erkeklerinkinden daha çok kadınların davranışı önemlidir. Anthias ve Yuval-Davis’in belirttiği gibi, kadınların ulusun oluşumuna katkıda bulunmak yollarından biri ulusal farklılıkların belirtisi olup ideolojik söylemlerde ulusal/etnik grubun bir simgesi haline gelmektir.[14] Bir kadın, sadece kadınların bulunduğu bir grup içinde ya da ailesinin evi içinde iddiacı, başı dik ve atılımcı olabilirken, ailesinin yakın çevresinden olmayan erkeklerle doğrudan ilişkilerin olabildiği kamu alanında daha mütevazi olmak zorundadırlar.[15] Tevazuyu ya da tevazunun yokluğunu göstermenin bir yolu da giyinme tarzıdır. Uygun bir şekilde giyinmemiş bir kadın, davranışları öyle olduğunu göstermese de, mağrur ya da cüretkar olmakla suçlanabilir.[16] Uygun giyinmeyen bir kadın alay ve eğlence konusu olabilir, hatta daha kötüsü topluluktan dışlanabilir. Bu yüzden, bir ulusal kıyafet arayışında temel odak noktasını kadınların kıyafetinin,[17] özellikle de onların kamu alanında giyecekleri kıyafetlerin oluşturmasına saşmamalıdır. Öte yandan, kendi kimliğini korumaya arzulu bir devlet, kadınlarının geleneksel kıyafetini muhafaza etmeye çalışacaktır. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir belirsizlik mevcuttu. Bir taraftan, Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir devlet olduğunu göstermek için Osmanlı hükümetinin emri ile erkek (özellikle de devlet memurları) kıyafetleri “modernize” edilmekteydi. Diğer taraftan ise, aynı hükümet, kadınların evlerinin dışında giydikleri kıyafetlerde yapılan değişiklikleri -bu değişiklikler geleneksel ahlak ve değerlerin kaybedildiğini sembolize edeceği için- kabul etmemekteydi.[18] Ancak, Osmanlı hükümeti, bürokratların eşlerinin ve kızlarının evlerinin duvarları arasında ne giyecekleri konusunda fazla bir söz söyleyememekteydi. İşte bu mahrem alanda ve bağlamda kendi “modernitelerini” gösterebilmek için, kadınlar Avrupa modasından kıyafetler giymeye başladılar.[19]

Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Modası

Osmanlı kadınının giydiği kıyafetlerde, daha Avrupai tarza doğru olan değişimler on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında başladıysa da, ancak son otuz yılda çok hızlandı.[20] Bu gelişme, nüfusları Avrupalı fikirler ve modalarla karşılaşma ihtimali daha yüksek olan İstanbul, İzmir, Selanik gibi daha çok liman şehirleriyle sınırlı kaldı.[21] Avrupa ile ilişkilerin artmasının sebeplerinden biri, bu dönemde büyüyen uluslararası ticarettir. Bu, gayri-müslim tüccarların ve tacirlerin Avrupa malları ve davranışlarına alışmalarını kolaylaştırdı.[22] Öte yandan, Müslüman bürokratların çoğu, Avrupai fikirler ve mallarla meslekleri için eğitildikleri eğitim kurumları aracılığıyla -esas olarak da Fransız öğretmenlerinin ve kitaplarının yardımıyla- tanıştılar. Hatta bu bürokratlardan bir çoğu eğitimlerini tamamlamak için Avrupa’ya gönderildi.

Ayrıca, bu devirde artan ticari ve diplomatik temaslar, Avrupalıları -aileleriyle birlikte- İstanbul ve diğer belli başlı şehirlere getirtti. Avrupalıları İstanbul’a getiren tek sebep iş ve siyaset değildi, bunların yanında İngiliz üst sınıfının erkek üyeleri kadar kadın üyeleri arasında da Doğu’ya yolculuk çok modaydı.[23] Avrupalı kadınlar, bir Doğu haremini ziyaret etmeyi Doğu gezilerinin kaçırılmaz bir parçası olarak düşünürken, Osmanlı Müslüman kadınlar Avrupalı kadınları kendi evlerine davet edebilmek için birbirleriyle yarışmaktaydılar.[24] 1866 yılında, Fransa İmparatoriçesi Eugenie, Galler Prensi ve Prensesi’nin İstanbul ziyaretlerinden özellikle bahsedilmesi gerekmektedir. Micklewright’ın tezine göre, bu ziyaretler İstanbul üst sınıfına mensup kadınlar arasında Avrupa modasının kabul görmesine bir hız kazandırdı.[25]

Osmanlılar ile Avrupalılar arasında artan ilişkiler, kadınların eğitimiyle alakalı fikirlerde de değişimlere yol açtı. Avrupa dillleri ve sanat, seçkin aileler arasında kız çocuklarına verilen eğitimin birer parçası haline geldi. Varlıklı ailelerin, kadınlarına Fransızca, Almanca ve İngilizce öğretmeleri için davet ettikleri Avrupalı mürebbiyeler/dadılar da Avrupa modası hakkında bilgi edinilen bir diğer kaynaktı.[26] Her geçen gün artan sayıda Osmanlı kadını bu mürebbiyeler tarafından eğitilir oldu, böylece bu kadınlar Osmanlı İmparatorluğu’na ulaşabilen Paris moda dergilerini okuyabilmekteydiler. Yüzyılın sonuna doğru, Osmanlı kadın basını da Paris modasına yer vermeye başladı. Bu dergilerde Avrupalı kadınların resimleri ile birlikte giydikleri kıyafetlerin nasıl dikildiğini anlatan elbise patronları yayınlandı ve mesela korsenin tehlikeleri tartışıldı.[27] İlk (?) Osmanlı moda dergisi, La Reine de la Mode Parisienne, yani Paris Modasının Kraliçesi, ise ancak 1911’de İstanbul’da yayınlanmaya başladı. Bu dergi, on beş günde bir yayınlanmakta ve Fransızca, Yunanca ve Osmanlı Türkçesi’yle basılmaktaydı.[28]

Pera’da Avrupalılar’ın (ve/ve ya gayrimüslimlerin) vitrinli dükkanları da en son Paris modası haberleri için diğer bir kaynağı oluşturmaktaydı. Son olarak, İstanbul’un Avrupa yakasına yerleşen Avrupalı terziler, yetenekleri ve getirdikleri modellerle Osmanlı Müslüman kadınlarının Avrupa tarzı giyime yönelik aşinalığına katkıda bulundular.[29]

Micklewright’e göre, Avrupalıların kıyafetlerini ilk benimseyen kadınlar Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni ve Yunan cemaatlerindendi. Çünkü “bunların Avrupalılarla olan ticari temasları yeni modalara olan aşinalıklarını artırdı” ve bu kadınlar, bu kıyafetleri kendilerini Avrupa’daki dindaşlarıyla bir özdeşleştirme aracı olarak görmekteydiler.[30] Micklewright’ın son açıklaması dini unsurları vurgulamaktaydı. Ermeni ve Yunan kadınlar bu tür Avrupai kıyafetleri giymek suretiyle Müslüman kadın hemşehrilerine karşı bir dini-siyasi beyanda bulunmuş oluyorlardı. Ancak, onlar Avrupa modasını “geri” Müslüman kadınlara karşı kendilerini Hıristiyan göstermek için değil, Avrupai ve modern göstermek için benimsemiş olabilirlerdi. Bunun aynısı daha sonra Osmanlı Müslüman kadınları tarafından da yapıldı.[31] gayrimüslim kadınların Batılı kıyafetleri nispeten daha erken benimsemelerinin bir sebebi de, imparatorluktaki müslüman kadınlar üzerindeki hukuki kısıtlamalara bağlanabilir. Osmanlı İmparatorluğu halklarının sadece dünyevi yöneticisi olmayan, aynı zamanda Müslümanların manevi lideri de olan Padişah, ne giyeceklerini seçme konusunda gayrimüslim kadınları daha özgür bırakırken, dini liderleri olduğu Müslüman kadınlar için, gördüğümüz gibi, katı kurallar koymuştu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al