MEZOPOTAMYA VE ANADOLU MEDENİYETLERİ İLE İLİŞKİLER

MEZOPOTAMYA VE ANADOLU MEDENİYETLERİ İLE İLİŞKİLER

Zamanımızdan bir yüzyıl öncesine kadar bütün san’atların Fenikeliler tarafından icat edildiği kanaati hâkimdi. Ayrıca dünyanın yaratılışı hakkındaki bilgiler ve insanlık tarihinin başlangıcı da Fenikeliler vasıtasıyla Yunanlılara geçmiş olduğu söylenmekteydi. Mısır hiyeroglif yazısının ve çivi yazısının çözülmesiyle Fenikelilerin de bu şöhreti sona erdi.

Fransız arkeolog Schaffer’in 1929-1939 yılları arasında Lazkiye’nin 12 km. kuzeyinde ve Hatay’ın 40 km. güneyinde bulunan Ras-Şamra höyüğünde yapmış olduğu kazılarda elde ettiği çivi yazılı (tablet) arşivindeki belgelerin Alman bilgini Hans Bauer tarafından 1930 yılında çözümlenmesi sayesinde aydınlığa kavuşmuştur. Bu belgeler Akadca’nın akrabası ve Sami bir lehçe ile Kenan-Subar-Hurri dillerinde yazılmışlardır. Bu belgeler sayesinde Ras-Şamra höyüğünün M.Ö. 1850 tarihinden beri bilinmekte olan Ugarit limanı olduğu da ortaya çıkmıştır. Çivi yazılı belgelerden öğrenildiğine göre Ugarit limanı, Urfa ile Mardin arasındaki bir yerde ve dili Hurrice olup Mitanni devletine bağlı idi. Ugarit bu devirde en önemli ithalat ve ihracat limanlarından birisi idi. Anadolu’dan ve Kıbrıs’tan ithal edilen, kereste, at ve boya çeşitlerinin buradan, Haleb’e, güney Fenike limanlarına ve Mısır’a sevk edildikleri bilinmektedir.[1]

Uruk’un IV. tabakasından itibaren Mezopotamya’da ziraat işlerinin yoğunlaştığı görülmektedir. Toprağı işleyen “apin=saban” ile “apşin=sabanla sürülmüş tarla ve onu işleyen kişiye “engar=çiftçi”; kadastro işlerini yürüten memurlara “şabra veya şaşuk” adı verilmekteydi. “Arpa, buğday ve çatalsiyez” adı verilen hububat da yetiştirilmekteydi. En eski devirlerde arpanın bilinmesine rağmen buğday ve çatalsiyez bitkilerinin Mezopotamya’dan Mısır’a nasıl gittiği belgelerde görülmektedir.

Uruk’taki IV. kültür katından itibaren hububatı öğütme işlemlerinin devlet eliyle yapılmaya başlandığı görülmektedir. Bu öğütme şekli M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu’da da görülmektedir. Daha sonraları ise, bütün Ön-Asya’da küçük ölçüdeki ev değirmenciliğine dönülmüştür. Hububattan ince un öğütmeye M.Ö. 2000 yıllarında sonra ilk önce Mezopotamya’da başlanmış olup, sonra da batıya doğru yayılmıştır. Latince “simila=ince un” mânâsına gelen kelimenin, Mezopotamya’dan Anadolu yoluyla batı dünyasına yayılmış olduğunu görmekteyiz.

Mezopotamya ekonomisinde “kaş=bira” üretiminin de büyük rolü olmuştur. Biranın malzemesi olan “bulug=malt” ve onun için lüzumlu olan “bappir=bahar” ve “uluşin=çatalsiyez birası” gibi muhtelif bira çeşitleri geçmektedir. Burada bira üretimiyle ilgili meslek isimleri Sumerce’dir. Bu dönemde Mısır’da da biranın Mezopotamya ile aynı seviyede olmasına rağmen, biranın Anadolu’ya Mezopotamya’dan geldiği kabul edilmektedir.

Sumerliler’in günlük yemek öğünlerindeki üçüncü ihtiyaç ise susam yağıdır. Susam kültürü Uruk’un III. tabakasına rastlamaktadır. Sumerce “şe-giş-î=yağ ağacının tanesi”, susam anlamına gelen bu kelimenin Akadca karşılığı “şamaşşammi=nebat yağı” sözü bütün dillere yayılmıştır. Bu kelimeye, Hurri dilinde “şum-şum”, Arapça’da “sim-sim” veya sum-sum”, Grekçe “sesamas”, Yunanca “sesamites”, Türkçe “sisam” ve bugün enfes kokusuyla insanların çok severek yediği “simit” kelimesinin bu şekilde meydana geldiğini görmekteyiz. “Hurma=sulumb, yaş hurma=uhin, hurma ağacı=nimbar, hurma bahçıvanı=nukarib” kelimelerinin kaynağı da Mezopotamya’dır.

Çeşitli meslek isimleri “engar=çiftçi”, “bahçıvan=nukarib”, “muhtelif çoban isimleri=sipad-kabar-nagad-udul”, “balıkçı=şuhadak”, “ahçı=nuhadin”, “demirci=simug”, “marangoz=nangar”, “çilingir=tibira”, “berber=kinda”, “çamaşırcı=aşlak”, “dokumacı=işpar”, “saraç ev kunduracı=aşkap”, “sepet örücü=addup”, “çanak-çömlekçi=pahar”, “duvarcı=şidim” gibi meslek sahipleri ya kendi başlarına ya da amirlerinin mahiyetinde çalışırlardı. ”Amirlere=ugula” ve çavuşlarına da=ugula” adı verilmekteydi. Daha sonraları küçük ve büyük sanatlarla ilgili bu meslek isimlerine Sumerliler tarafından yüzlercesi daha ilave edilmiştir.[2]

Sumerliler’in Mezopotamya’ya nereden geldikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, Hindistan’ın batısındaki İndus ve Pencap vadisindeki eski kültür katlarındaki arkeolojik buluntularla, Sumerlilerin en önemli şehirlerinden olan Uruk’un IV. (M.Ö. 3100) ve V. (M.Ö.2250) tabakalarındaki kültür devreleriyle çağdaş olup çok büyük benzerlikler göstermektedir. Sumerliler’in MELUHHA ismini verdikleri ülkenin İndus vadisindeki toprakları kastetmiş olabilecekleri de ihtimal dâhilindedir. Meluhha, Sumerlilerce altın, değerli keresteleri ve kıymetli (korneal) taşların ithalinden bahseden belgeleriyle tanınmaktadır. Arkeologlar da, hem İndus vadisinde, hem de Mezopotamya’da elde edilmiş ve kendisine âit tezyin motifleri olan korneal boncuklarının sadece İndus vadisinde yapılabilecekleri kanaatındadırlar. Uruk’un IV. kültür devresinde Mezopotamya ile Meluhha (İndus) arasında ticarî münasebetler en ileri safhadaydı. Bilhassa bu devrin en büyük hükümdarı olan Akadlı Sargon (M.Ö.2334-2279), Meluhha’dan gelen gemilerin Fırat boyundaki bir liman olan Uruk’a kadar yanaştıklarını iftiharla söylemektedir. Bu kadar sıkı bir yakınlığa sahip olan bu kültür mümessillerinin yakınlığının olup olmadığı, Sumerlilerin İndus vadisinden mi Mezopotamya’ya geldiği sorusunu ortaya koyuyor.

Kavimlerin tarih sahnesine çıkışında, başka kavimlerle karışıp kaynaşmasında, bazen de büyük bir güç olarak ortaya çıkmasında göçlerin etkisi büyük olmuştur. Göçler, tarihten önceki devirlerde olduğu gibi, tarihi devirlerde de belirli aralıklarla devam etmiştir. Bu göçlerden en büyüğü ve en önemlileri de Türk Dünyası’nın ruhanî başkenti olan “Uluğ Türkistan”dan olmuştur. Biz de buluntu ve belgelere dayanarak asırlarca devam eden bu göçlerin en önemlilerinden birisi de M.Ö.± 4. asır içerisinde İndus vadisinde bir müddet konakladıktan sonra, oradan Mezopotamya’ya göç etmiş olan Sumerliler’dir diyebilir miyiz? Bu sahaların otorite bilim adamları, Sumerolog ve Asiriyolog Ord. Prof. Dr. Benno Landsberger, Arkeolog-Tarihçi Prof. Dr. Helmut Schmökel ve Sumerolog Samuel Noah Kramer, Sumerlilerin M.Ö. dördüncü bin yılın ikinci yarısında kara yoluyla Mezopotamya’ya gelmiş olabileceklerini söylemektedirler.

Sumerce destan nevinden yazılmış olan belgelerin de incelenmesiyle, ilk Sumer hükümdarlarının Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir devletle sıkı ilişkiler içerisinde oldukları ve Sumer dilinin de Ural-Altay dilleriyle akraba olduğu kanaati hâsıl olmaktadır.[3]

Sumerlilerin insanlığa bırakmış olduğu kültür mirâsına gelince: Sumerliler Mezopotamya’ya göç ettiklerinde orada hazır bulup kendilerine mal etmiş oldukları kültür değerleri ile kendilerine ait kültür varlıklarını yoğurarak insanlık tarihinde en üstün medeniyetin keşfini yapmış oluyorlardı. Bu arada Mısır tarih ve kültürünün de Mezopotamya ile birlikte aynı zamanda seyrettiği halde, kendi içine dönük ve kapalı kalmasına karşılık, Sumerliler kültür ve medeniyetlerini en eski zamanlardan itibaren komşu kavimlere yaymaya ve onları tesiri altına almaya başarmışlardır. Bilhassa Sumerlilerin ilk devirlerinden itibaren Mezopotamya’da Akadlılar’la iç-içe yaşamalarından dolayı, Akadlılar’ın da Sumer kültür ve fikriyâtını sadeleştirerek Akadca’ya geçirerek başka komşu kavimlere de Sumer kültür ve mirasını sür’atle yaymaya vesile olmuşlardır. Misal alarak verecek olursak, Mısır’da da Eski Sumer Çağı san’atının izleri görülmektedir.

Mezopotamya-Anadolu arasındaki ilk ilişki Adap’lı Annemundu ile Uruk kralı Lugal-zaggesi’nin Anadolu’daki zengin keresteye sahip olan Amanos dağlarından ve yukarı memleketten bahseden Akadca bilgileri sayesinde öğreniyoruz. Akad’ların büyük kralı Sargon (M.Ö.2334-2279) ve onun hedefleri olan kralların Anadolu’ya seferleri ile Mezopotamya-Anadolu arasında hem ticaret hem de kültür alış-verişi başlamıştır. Sargon (şarru-kenu) “gümüş dağları” adını verdiği Toroslara kereste için gittiğinden, Boğazköy’de bulunmuş olan “şar tamhari=savaşın kralı” adı verilen çiviyazılı metinlerde de, Sargon’un krallığının üçüncü yılında Puruşhanda (Puruşhattum) şehrinde ticaretle uğraşan Akadlı tüccarların baş temsilcisi Nûr-Dagan’ın yardım istemesi üzerine Anadolu’ya bir sefer yaptığından bahsetmektedir. Puruşhanda şehrinin yerli halkından bazıları ile Akadlı tüccarlar arasında çıkan bu anlaşmazlığı çözerek sükûneti sağlayan Sargon büyük ganimetlerle Mezopotamya’ya geri dönmüştür. Bu suretle Mezopotamya-Anadolu ticari ilişkilerinin de en eski çağlardan itibaren mevcudiyeti görülmektedir. Daha sonraları Akad krallarından Naram-Sîn’in Puruşhanda, Kaniş, Hatti ve Kurşaura’nın da dahil olduğu 17 adet Anadolu şehri krallarının Naram-Sîn’e karşı yaymış oldukları savaşlardan bahsedilmektedir.

Akad krallarının Anadolu’ya yapmış oldukları seferlerle her iki ülke arasında hem ticaret hem de kültür alış-verişi başlamış ve kesintisiz olarak devam etmiştir.

M.Ö. 2000’lerde Mezopotamya’da Yeni Sumer kültürünün baş mümessili ve Sumer ülkesinin imâr işlerinin mimarı olan Gudea’da kitabelerinde, Anadolu’daki Hahhum’dan altın ve Urşum (=Urfa) ’dan da kereste getirttiğinden bahsetmektedir ki, bütün bu belgeler Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticaretin oldukça gelişmiş olduğunu göstermektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ