MENZİL KAVRAMI VE OSMANLI DEVLETİ’NDE MENZİL YERLEŞİMLERİ

MENZİL KAVRAMI VE OSMANLI DEVLETİ’NDE MENZİL YERLEŞİMLERİ

Arapça kökenden gelen menzil kelimesinin çeşitli anlamları vardır ve menzilden de türeyen çok sayıda kelime söz konusudur. Konumuzu ilgilendiren menzil kelimesi, “konak”, “konak yeri”, “bir günlük yol”, “dinlenmek amacıyla durulan yer, konak”, “iki konak arasındaki uzaklık”, “kervanların ve posta tatarlarının indikleri ve ad değiştirdikleri yahut geceyi geçirmek üzere konakladıkları bina ve han”, “yolculuk sırasında geceleyin kalınan yer, konak”, “iki konak arası, bir konaklık yol”, “mesafe”, “ev, barınak” anlamındadır.[1] Bu bağlamda ordunun sefer amacıyla konakladığı yer, hacıların ve seyahat amacıyla yola çıkanların geceyi geçirdikleri yer, ticari amaçla yapılan kervan ticareti sırasında mola verilen mevkii ile ulak adıyla tanınan posta tatarlarının at değiştirdikleri ya da zorunlu hallerde kaldıkları noktalar menzil yeri olmaktadır. Menzillerin bulundukları yerler kimi zaman bir kuyu, çeşme, namazgah, köprü ve han ile vurgulandığı gibi kimi zaman da adeta yeni bir şehrin kurulması veya eski bir şehrin menzilin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden imâra açılması şeklinde gerçekleştiriliyordu.[2]

Menzillerin belirlenmesi ve seçimi hiç süphesiz yol kavramıyla yakından ilintilidir. Antik öncesi ve Antik Dönem’den itibaren ilk yollar oluşturulurken fiziki coğrafyanın koşullarına bağlı olarak geçit, bataklık, göl, akarsu, orman ve deniz vb. şartlar gözönüne alınarak zamana göre en uygun yol ağları belirlenmiştir. İlerleyen zamanda da bazı yolların hemen hemen hiç değişmeden ya da bazı kısaltma ve iyileştirmelerle kullanılması daha çok tabiî yol kavramıyla bağlantılıdır. Yol, insanlar arasında çeşitli bağlantıları sağlayan, insanların ve ihtiyaç maddelerinin bir yerden başka bir yere taşınmasına olanak veren, nakil araçlarının hareketlerine uygun yüzeyli, dönemine göre değişen malzeme ile donatılmış arazi şeritidir. Ulaşım kavramı ise insan, hayvan ve ihtiyaç maddelerinin bir sistem dahilinde gideceği yere nakladilmesidir.[3] Yol ve ulaşım şebekesi günümüzde olduğu gibi tarihsel süreç içerisinde de her devlet için daima büyük önem taşımıştır. Çünkü ülke başkentinin diğer merkezlerle bağlantısı ile uluslararası yollarla olan bağlantıları ülkenin gelişmişliği ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda askerî ve ticarî gayeler seyahat ve haberleşme özgürlüğü ancak düzenli ve gelişmiş bir yol sistemiyle gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı öncesinde Anadolu’da büyük bir devlet kuran Anadolu Selçuklu Devleti kapsamında konuya yaklaşacak olursak, başkent Konya ile önemli merkezler Kayseri, Sivas, Malatya, Harput ile limanlar Alanya ve Sinop’u birbirine bağlayan ana yolların mevcut olduğu görülür. Dolayısıyla Anadolu, hemen hemen Doğu-Batı, Kuzey-Güney yönlerinde birbirine bağlanmış durumda idi. Bu yolların oluşturulmasında ön plana çıkan asıl amaç ticaret olduğundan, ana yolların belirlenen menzillerine han-kervansaray yapılması planlanmıştır.[4] Genelde yüklü hayvan ve normal insan yürüyüşünün günde en fazla 30-40 km. olacağı düşünülerek hanlar inşa edilmiştir. Yolun işlekliği bu mesafeyi kısaltabiliyordu. Örneğin Aksaray-Kayseri yolunun Aksaray-Nevşehir arasındaki bölümünde Ağzıkarahan, Alay ve Öresin adlarını taşıyan üç hanın arka arkaya yapılması yolun işlekliği ve ticaretin canlılığı ile ilintili olmalıdır. Özellikle sultan ve saray çevresi tarafından inşa ettirilen hanlar farklı tipleriyle yoğun olarak çeşitli yerlere inşa edilmiştir. Hanlar içinde anıtsal boyutlarda olan ve sultanlar tarafından yapıldığı bilinen uygulamalara da “Sultan Han” adı verilir. Anadolu ticaretinin odak noktasını oluşturan hanların etrafı aynı zamanda pazar yeri olarak kullanıldığından cazibe merkezi konumuna yükselmiş ve daha ilerde biçimlenecek yerleşim yerinin çekirdeğini meydana getirmiştir. Anadolu Selçuklu hanlarının bulunduğu menzillerin bir bölümü daha sonra onarılarak çeşitli amaçlar için Osmanlılar tarafından da kullanılmıştır. Sonuçta Osmanlı dönemi menzil külliyeleri Anadolu Selçuklu Dönemi kervansaraylarının biçimsel ve işlevsel açıdan çok daha gelişmiş bir mimari kompozisyonun devamcısı niteliğindedir.

Osmanlı Devleti bağlamında konuya yaklaşacak olursak, Anadolu ve Rumeli’de eski dönemlerden itibaren kesintisiz yerleşimlere sahne olan ve aynı zamanda geçiş özelliği de taşıyan bölgelerde, günümüzde mevcut olan ana yollara baktığımızda çoğunun ya eski yolun kenarında ya da üzerinden geçerek yaklaşık aynı güzergâhı izlediği anlaşılır. Ancak kimi ayrıntılarda farklılıkların olduğu gözlemlenir. Bunun en büyük nedeni de özellikle artık değişmesi pek mümkün olmayan tabiî yol kavramından kaynaklanmaktadır. Sonuçta yollar öncelikle doğal çevrenin etkisi altındadır.

Ülke toprakları Asya, Avrupa ve Afrika olmak üzere üç kıta da oldukça geniş bir sahaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşım ve yol şebekesi, Rumeli ve Anadolu yol şebekesi olmak üzere iki alt bölüm halinde incelenir. Osmanlı yol şebekesi hangi tarihte kesin olarak ana hatlarıyla oluştuğu bilinmese de İstanbul’un fethi (1453) Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran (1514), Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Seferleriyle Kanuni Sultan Süleyman’ın Batı ve Doğu’ya yaptığı seferler sonrasında ülke topraklarının genişlemesi, başkent ile eyaletler arasındaki bağlantıyı sağlama amacına yönelik olarak şekillendiği kabul edilebilir.

Rumeli Yol Şebekesi: Asya ile Avrupa bir başka deyişle Doğu ile Batı arasında bağlantıyı kurmasıyla önemli bir coğrafi konuma sahip Rumeli ve Balkan toprakları genel değimiyle tarihin her döneminde gidiş ve dönüş yolu olarak kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u Batı Karadeniz ve Kırım’a, Balkanlar ve Orta Avrupa ile Yunanistan ve Adriatik Denizi’ni birbirine bağlayan üç ana yolla, bu yollarla bağlantılı ikinci derecede talî denilen ara yollar mevcut idi. Her üç yolun adları ve izledikleri belli başlı güzergâhlar şunlardır.[5]

Sağ Kol Güzergâhı: Bu yol İstanbul’u Batı Karadeniz ve Kırım’la irtibatı sağlayan ana ulaşım aksıdır. Güzergâh, başkent İstanbul’dan (Dersaadet) başlayarak Büyük Çekmece, Çatalca,Vize, Kırkkilise (Kırklareli), Prevadi, Karasu, Babadağ, Akkirman yolu ile Özi ve Kırım’a kadar uzanmakta idi. Günümüzde bu menzillerin çoğu ülke sınırlarımızın dışında Bulgaristan, Romanya, Moldavya ve Ukrayna topraklarındadır.

Orta Kol Güzergâhı: Orta Avrupa’nın yoludur. İstanbul’dan başlayarak Büyük Çekmece, Silivri, Çorlu, Karıştıran, Lüleburgaz, Babaeski, Havza, Edirne, Cisr-i Mustafa Paşa (Sivilengrad), Filibe, Sofya ve Niş üzerinden Belgrad’a kadar giden ana yol, bir dönem Budin’e kadar da uzatılmıştı. Günümüzde Edirne’den sonraki yerleşmeler Bulgaristan, Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan ve Macaristan sınırları içindedir.

Sol Kol Güzergâhı: Özellikle Yunanistan kimi zaman da Arnavutluk bağlantılı Adriyatik yolu idi. İstanbul, Silivri, Rodoscuk (Tekirdağ), Malkara, Ferecik, Dimetoka, Gümülcine, Pravişte, Lanzaka, Larissa (Yenişehir) yolu ile İstefe’ye (Tebai) oradan da Eğriboz menzili ile Gordüs’e gidiyordu.

Üç ana yol içinde en işlek olanı dolayısıyla en önemlisi Orta Kol Güzergâhı ve menzilleri idi. Osmanlı öncesinde ilk kez Roma İmparatorluğu sırasında bir sistem dahilinde biçimlendirilen yol askerî amaçla inşa edilmişti. Roma Dönemi’nde Signidinum (Belgrad) ile Byzantion/Costantinopolis’i (İstanbul) birbirine bağlayan bu yolun adı Via Militaris idi.[6] Ana yol üzerinde Romalılarca inşa edilen castrumlar (korunmalı askeri şehir) sayesinde yolun hem güvenliği sağlanmakta hem de çeşitli askerî, sosyal ve ticarî ihtiyaçlar karşılanmakta idi. Daha sonra Bizans Dönemi’nde de hemen hemen bir değişikliğe gidilmeden kullanıldığı anlaşılan yol, ikinci parlak zamanını ve son şeklini yeni işlevlerde yüklenerek bazı değişiklik ve eklemelerle birlikte Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 1350’li yıllarda Süleyman Paşa komutasında Rumeli topraklarına ayak basan Osmanlılar, yeni topraklar fethetme politikasına uygun olarak önce mevcut eski tarihi yollardan yararlanmışlardır. Bu bağlamda, Balkanlar’ın belkemiğini oluşturan Orta Yol’a hakim olmak özellikle Balkan Yarımadası’nın büyük bir bölümü üzerinde stratejik, ekonomik ve politik eğemenlik kurmak demekti. Osmanlı döneminde de birinci derecede askerî (sefer) amaçlı olan yol, ticarî (kervan ticareti), haberleşme (ulak) ile hac ve seyahat amacıyla yoğun kullanılmakta idi. Bu yol üzerinde İstanbul, Edirne, Sofya, Niş ve Belgrad gibi tarihte önemini korumuş büyük şehirlerin yanı sıra, orta ve küçük ölçekli köy, kasaba ve kaza kapsamına giren yerleşmeler de mevcuttu. “Menzil” adı verilen bu konaklanacak veya durulacak yerlerden bazısı zamanla ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden imâra açılarak şenlendirilmiştir. Bu gruba giren menzil yerleşmeleri ise, ordunun sefer sırasında yakın çevresinde konaklayarak iaşesinin ve sürsat zahiresinin temininde, kervanların güvenliğinin sağlanmasında, hacı ve seyyahların ihtiyaçlarının giderilmesiyle, İstanbul Topkapı Sarayı’ndan Taşra’nın (başkent dışına verilen ad) ilgili görevlilerinin ya da tersi durumlarda emirlerin veya diğer haberleşmenin hızlı ve emin bir şekilde yapılmasında önemli roller üstlenmiştir. Osmanlı Arşivi ile diğer belgeler ve bazı yayınlara göre Rumeli Orta Yolu’nun İstanbul-Edirne arası daha iyi izlenebilmektedir. Araştırmalar doğrultusunda, “İstanbul Caddesi”, “Ulu Yol” adları da verilen İstanbul- Edirne arasındaki Sultan/Devlet Yolu, özellikle belirli aralıklardaki menzillerde inşa edilen yapı toplulukları (külliye) ve anıtsal tek yapılarla donatılmıştır. Çoğu Mimar Sinan ve Hassa Mimarlar Teşkilatı tarafından tasarlanan külliyelerin yüksek minareleri, hareketli çarşıları, hayvan ve insan yoğunluğuna sahip büyük hanları ve köprüler daha dikkat çekmekte idi.

Anadolu Yol Şebekesi: Osmanlı İmparatorluğu’nun, özellikle Doğu ve Batı’ya fetihlerin gerçekleştirilip imparatorluk sınırlarının en geniş olduğu 16. yüzyıl ile 19. yüzyıl ortası arasında, başkent İstanbul ile taşrayı birbirine bağlayan altı ana yoldan diğer üçü de Anadolu Yol Şebekesi ile bağlantılıdır. İstanbul’un Anadolu ve Anadolu üzerinden Kafkasya, İran, Irak, Suriye, Kutsal Topraklar ve Mısır’la ilişkilerini sağlayan bu yolda, Rumeli’de olduğu gibi gerektiği kadar talî yollarla da diğer merkezlere bağlanmakta idi. Osmanlı döneminde Anadolu’da yaşam, genellikle yol şebekeleri üzerindeki şehir ve menziller ile bu yolların ulaştığı limanlarda yoğunlaşmıştır.[7] Osmanlılar Anadolu’da, eski uygarlıklardan kalma “Kral”, “İpek” yolu gibi adlarla anılan bazı yolları genişletilip, onarılıp kullanmakla birlikte yeni yollara da gereksinim duymuşlardır. İstanbul’un merkez olduğu ve Anadolu’yu bir uçtan diğer uca kateden ana ve talî yolların önemi, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, demiryolu ağının döşenmesi ve deniz yollarının önem kazanması sonucunda kervan ve ulak yolları artık eski canlılığını kaybetmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ