MEHMET ZİYA GÖKALP ve KÜRTLER

MEHMET ZİYA GÖKALP ve KÜRTLER

Üstün zekâsı ve çalışkanlığı ile geniş bir çevre edinmiş ve taşıdığı özgür düşünceleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesini ve esas teşkilatını biçimlendiren; Türk devlet adamlarına fikirleriyle ilham veren ve böylece modern Türkiye’nin kurulmasında rol oynayan şahsiyet; büyük düşünürlerimizden, Türkçülük tarihimizin manevi babası olan Mehmet Ziya Gökalp’tir.

M. Ziya Gökalp 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuş ve 25 Ekim 1924’de İstanbul’da kırk sekiz yaşında ölmüştür. Onu ölümünün 85. yılında minnetle anıyoruz. Gökalp, batı ve doğu tefekküründen bir hayli faydalanmış ve ülke gerçeklerine göre kendi düşünceleri ile fikir ağını örmüştür. Engin sezgisi, üstün zekâsı ve zengin hayat tecrübesiyle, zaman zaman da esnek davranarak, fikirlerini geliştirmeye çalışmıştır.

Bu bakımdan Türk milleti tarafından her zaman sevilmiş ve sayılmıştır.

Doğumunun 50.yılı dolayısıyla devlet yayınları arasında bütün eserleri basılmaya çalışılmış, büyük bir kısmı basılmış, ancak yine O’nun düşüncelerinden rahatsız olanların engellemeleri nedeniyle bazı eserleri basılamamıştır.

M. Z. Gökalp’in özellikle Türkçülük üzerine yazdığı şiirler ve yazılar daha o zamandan kimlik sıkıntısı çekenleri rahatsız etmiştir. Malta’ya İngilizler tarafından sürgün edildiği ve iki buçuk yıl sürgün olarak kaldığı sırada; düşmanla işbirliği yapan ve daha sonra da linç edilen zamanın Dışişleri Bakanı Ali Kemal, M. Ziya Gökalp’e “Kürt” demişti. Bunu duyan M. Ziya beş bentlik şiiriyle şöyle seslenmiştir:

Bana Türk Değil Diyene

Ben Türk’üm diyorsun, sen Türk değilsin!
İslâm’ım diyorsun, değilsin İslam!

Ben, ne ırkım için senden vesika,

Ne de dinim için istedim ilâm..

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için
Ummadım bu işten asla mükafat

Bu yüzden bin türlü felaket çektim

Hiçbir an esefle demedim: Heyhat!

Hattâ ben olsaydım: Kürt. Arap, Çerkes,
İlk gayem olurdu Türk milleti!

Çünkü Türk kuvvetli olursa mutlak

Kurtarır her İslâm olan milleti..

Türk olsam, olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan, olmasan sen Türk düşmanı!

Çünkü benim gayem Türk’ü yaşatmak,

Seninki öldürmek her yaşatanı..

Türklük hem mefkûrem hem de kanımdır
Sırtımdan alınmaz çünkü kürk değil!

Türklük hadimine “ Türk değil “ diyen

Soyca Türk olsa da “piçtir!” Türk değil!

Bu şiir, elbette bir şuur işidir.

Ne yazık ki, modern Türkiye’nin kuruluş aşamasında Atatürk başta olmak üzere bütün devlet adamlarını etkileyen ve bugünlere kadar fikirleriyle Türk gençliğine ilham veren bu düşünürümüz; “küreselleşme” modasının bütün değerleri alt üst ettiği sosyal anafor içerisinde millî kimliğimiz, millî devlet anlayışı dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefeleri de unutturulmak istenmiştir.

Ele aldığı konular ve düşünceleri üzerinde fikirler üretilebilir. Zaten bir hareket ve fikir adamı olan M. Ziya; hayatı ve fikirleri üzerinde en çok yazı yazılan ve eser verilen nadir insanlarımızdandır. O’nun hayatı, eserleri ve düşünceleri üzerinde değişik görüşler aktarılabilir. Ancak Kürtler üzerindeki araştırması ve hazırladığı rapor pek söz konusu edilmez. İşte biz bu yazımızda O’nun “Kürtler” konusundaki düşüncelerini, uzun zamandan beri ülke gündemini meşgul eden “Kürt açılımı / Demokratik açılım” konusu çerçevesinde gündeme taşımak istiyoruz.

Osmanlı devletini içerden yıkma konusunda batılı devletlerin kullandıkları iki önemli konu vardır ki devlet hayatımızda bugün hâlâ gündem oluşturmaktadır: Kürtler ve Ermeniler. Fransız Cumhurbaşkanı Miterand’ın eşinin Diyarbakır’a gelerek incelemelerde bulunması hep bu şer planının bir parçasıdır.

Kürtler konusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki rapor hazırlattığını biliyoruz. Elbette bizim bilemediğimiz daha nice raporlar ve incelemeler vardır. Bunlardan biri zamanın Sağlık Bakanı Dr.Rıza Nur’un Ziya Gökalp’e hazırlattığı rapor, ikincisi ise Celal Bayar’ın 1938’de başbakanken Doğu Raporu adıyla hazırlattığı rapordur. Bu raporu inceleme imkânı bulamadığımızı belirtmeliyim.

M. Ziya Gökalp’in diğer sürgün arkadaşlarıyla Malta adasından ayrılıp İstanbul’a gelişi 19 Mayıs1921’dir. İşte Z. Gökalp’in Ankara’ya geçerken yolda karşılaştığı Dr. Rıza Nur, Gökalp’e: “Milli hükümetin harp gailelerini bertaraf ettikten sonra içtimai kalkınma hareketine geçmesinin lüzumundan bahsetmiş, bu konuşmaları sırasında, yapılacak ıslahatın başında aşiretlerin tarihi ve sosyolojik bir tetkike tabi tutulmasını ve böylece, iktisadi ve coğrafi sebeplerle Türkçe konuşmayan ekseriyetin içinde kendi dillerini ve milli karakterlerini değiştirme yolunu tutan Türk aşiretlerinin meydana çıkarılması” isteğini iletmişti. Dr. Rıza Nur daha sonra “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinde bu amacını: “Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama, bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lazım… Maksadım oranın bir Makedonya olmadan kökünden meselenin halli idi.” diyecektir. Söz konusu rapor da bu isteğe dayalı olarak Ziya Gökalp tarafından üç ayda hazırlandı. Daha sonra da bu raporda eksik gördüğü kısımları Küçük Mecmua’da yayınlamış ve bunları Diyarbakir Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler adıyla bastırmayı düşünmüş ise de ani ölümü bunu engellemiştir. Bu çalışmaları önce 1975’de, daha sonra da Şevket Beysanoğlu önsöz’üyle 1992 yılında “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adıyla kitaplaştırılmıştır. Biz de bu kitaptan yararlandık.

Bu raporunda M. Ziya Gökalp Kürtleri beş kavim olarak şöyle tasnif eder: Guran(Goran), Kurmanç, Lur, Soran, Zaza. Önce bunların dilleri üzerinde durur ve Guran, Bahtiyari, Kalhur lisanlarını ayırırsak elimizde istiklalleri malum olmak üzere dört lisan kalır: Kurmanç, Zaza, Soran, Lur. Bu dört lisanın sahipleri birbirinin dillerini anlamazlar,  der. Daha sonra şu gerçeği de vurgular: Bu Kürt kavimleri gerek kendilerine, gerek birbirlerine başka isimler verirler. Meselâ Kurmançlar kendilerine Kürt namını vermezler, biz Kurmancız derler. Bunlar Zazalar’a Dünbülî derler. Türklerin Baban Kürtleri tesmiye ettikleri Güney Kürtlere de Soran nâmını verirler. Kendilerinin konuştukları lisana Kurmançî derler, diyerek bazı açıklamalarda bulunur.

Gökalp, Kürt aşiretlerinin medenileştirilmesi konusunda şu teklifleri sunar. Önce ilkel ve asrî teşkilatlar olarak aşiretleri şöyle ayırır: Tam göçebe, yarım göçebe, yerleşik aşiretler, ağa köyleri, ahali köyleri. İlkelliği, coğrafi sebeplerden çöl ve dağ olarak belirler.

Kanuni sebepler olarak da: İltizam usulü, adliye usulü ve askerlik usulünü gösterir. Bu konuda huzur bulunabilmesi için hemen aşiretler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmalı ve adaletli bir yönetim uygulanmalıdır, demektedir. Bu arada Kürtlerin yaşama biçimleri hakkında Diyarbekir, Mardin, Midyat, Nusaybin, Suruç bölgelerini içine alan karşılaştırılmalı enteresan bilgiler sunulmaktadır.

Bize göre raporun can alıcı noktası Kürtler hakkındaki düşüncelerini açıkladığı “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı bölümdür. Burada Gökalp, aşiretlerin Kurmanc, Lur, Soran ve Zaza lisanı kullandıklarını belirtirken aralarında dil birliğinin olmadığının ve birbirlerini anlamadıklarının altını çizer.

Raporun bir önemli noktası da Türkmenlerin Kürtleşmesi konusudur. Gökalp bu konuda diyor ki: “…Birçok yerde Türkmen aşiretleri Kürtleşmiştir. Mesela Diyarbekir’de Karacadağ’da yaşayan Türkan/Terkân (Kürtçe Türkmenler manasınadır.) aşiretinin bütün fertleri Oğuz ilinin Beğdili boyuna mensûp halis Türk olduklarını bilirler. Bununla beraber, Türkçeyi unutarak onun yerine Kürtçeyi ikame etmişlerdir. Bu aşiretlerden Karakeçi aşireti ise Kayı boyu ile akraba olduklarını bildikleri halde kendilerini Kürt zannetmektedirler. Urfa’daki Döğer ve Badıllı aşiretlerinin de Kürtçe konuştuklarını belirler. Bu Kürtleşme konusunda şunları da ilave eder: Türkmenler, yalnız şehirlerde Kürtleşmek tehlikesinden kurtulabilirdi. Çünkü, eyalet merkezi yahut Osmanlı Sancağı tarzındaki sancakların merkezleri olan şehirlerde, Kürt nüfusu câri değildi. İşte bu sayededir ki oralardaki şehirlerin Türk ahalisi Türklüklerini muhafaza edebilirlerdi”, tesbitini yapmaktadır.

Gökalp’in günümüzü ilgilendiren düşünceleri “Türklerle Kürtler” başlıklı bölümdedir. Bu bölümde Gökalp: “Musul’da Bağdat’ta Kürtlerle meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatanî vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir Kürt-Irakı ile bir Türk-Irakı var. Bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır.” gibi nice devlet adamımızın yutkunduğu ama nice Türk’ün gönlünde yaşattığı bu düşünce hâlâ varlığını korumakta ve Türkiye’nin gündemini farklı biçimde ilgilendirmektedir. Tarih gösteriyor ki başarı daima doğruluğun mükafatıdır, diyen Gökalp: Sebebini “Kürtlerin bey ve ağa tesmiye ettikleri mütegallipler, bu adetin devamından müteneffi oldukları için idameye çalıştılar, diyerek bağladığı bu sonuca dayalı olarak Kürtlerin medenileşmemesindeki sebebi bugün hâlâ varlığını koruyan aşiret hayatına bağlar.

Gökalp bir vesile ile araştırmaları sonucu şöyle bir açıklamayı gerekli görür: …Bizim gibi vilayet-i şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum… Hakikati bulmak için bir taraftan Türklüğü bir taraftan da Kürtlüğü araştırmaya başladım. Diyarbekir şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biriyle izah edilebilirdi: Ya Diyarbekir’in Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbekir’in Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisani tetkiklerim gösterdi ki Diyarbekir’in Türkçesi Bağdat’tan ta Adana’ya, Baku’ya, Tebriz’e kadar imtidat eden tabii bir dilden yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri Türkçesi’nden ibarettir, diyerek halini ve araştırma sebeplerini samimi olarak açıklar. Sonuç olarak günümüz “açılım” konusuna şu düşünceleri ışık tutacaktır. En azından temennisi ne kadar güzeldir:

Türklerle Kürtler bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dinî hem siyasi bir fariziyedir. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.

M. Ziya Gökalp, içinden geldiği coğrafyanın insanını, etnografisini, yaşama biçimini ve etnik yapısını elindeki imkânlarla araştırmış ve bir senteze vararak bu düşüncelerini hem devletiyle hem de Türk milletiyle yapıcı bir şekilde paylaşmak istemiştir.

“Açılım” hortumu içerisinde bu raporu ve raporu hazırlayan Mehmet Ziya Gökalp’i ölümünün 85. Yılında bir kere daha hatırlamanın kime ne zararı olabilir? Tarihimizin önce doğrularını öğrenmek, daha sonra da bu doğruları her yerde anlatmak bir asli görev değil midir?

Yazı Alıntı Kaynağı: Bilgiyurdu Gençlik Dergisi Sayı: 15 Eylül-Ekim 2009

Kaynaklar:

  • Hasan Tuncay. Ziya Gökalp, İstanbul 1976
  • Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Hz. Ş. Beysanoğlu, İstanbul 1992.
  • Uriel Heyt: Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri, çev. Cemil Meriç, İstanbul 1980.
  • Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, İstanbul 1964.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ