MEHMET SADIK ARAN VE TAHSİN DEMİRAY

MEHMET SADIK ARAN VE TAHSİN DEMİRAY

Şu geçen aylarda, bizi ilgilendirmesi gereken iki kişi, aramızdan göçüp gitti: Azerbaycanlı Mehmet Sadık Aran ve Türkiyeli Tahsin Demiray, “Bizi ilgilendirmesi” demekten maksadım ikisinin de Türk milliyetçisi olması, bu yolda çalışıp uğraşmaları, yazılar yazmaları ve hizmet etmeleri bakımındandır. Ayrıca beni ilgilendiren bir yönleri de var: Mehmet Sadık Aran, Edebiyat Fakültesinden; Tahsin Demiray, Sultaniden sınıf arkadaşımdır ve bu arkadaşlıklar ömür boyu sürüp gitmiştir.

1926 ders yılı başında Edebiyat Fakültesi’ne devama başlamışken bir hafta sonra beni askere aldıkları için askerliğimi yaptıktan sonra ertesi yıl, 1927’de tekrar derslere başladığım zaman yeni simâlarla karşılaştım. O zaman Edebiyat Fakültesi şubeleri üç yıldı ve ilk iki yılı hazırlanma, son yılı ihtisas sayılır, ihtisastaki öğrenciler kendi seçtikleri dört derse girmekle mükellef olurdu.

Bizim ilk dört sömestir hazırlanma dönemi epey kalabalıklaşmış, 10-12 kişi olmuştu. Günümüzün öğrencileri 12 kişilik kalabalığa hayret edeceklerdir ama öyleydi. Yeni simâlar arasında iki de Azerbaycanlı vardı: Kemal ve Mehmet Sadık.

Kemal tam Azerî ağzıyla konuşur, güleç, soğukkanlı; Mehmet Sadık ise Azerî ve Türkiye lehçeleri karması bir Türkçeyle konuşan şakacı, fakat hırçın; her ikisi de bilgili ve bütün Azeriler gibi güzel ve kolaylıkla söz söyleyen arkadaşlardı. Farsçayı ve Rusçayı iyi biliyorlardı. Mehmet Sadık, din adamı ailesinden geldiği için Arapçayı da anlıyordu.

İkisi de Fakülteyi bitirmedi. Zaten onlar öğrenci değil, siyaset adamıydılar, mücahiddiler. Kısa ömürlü Azerbaycan Cumhuriyeti‘nde hizmet etmişler, bu devlet Moskoflar taralından istilâ edilince Türkiye’ye sığınmışlardı. Sonra Kemal, İran Azerbaycan’ına giderek mücadeleye orada devam etti ve İkinci Cihan Savaşında İran İngilizlerle Moskoflar tarafından işgal edildiği zaman komünistler tarafından öldürüldü.

Mehmet Sadık Aranın bizim Edebiyat Fakültesi’nde öğreneceği pek bir şey yoktu. Fuzuli’yi zaten ezbere biliyordu. Farsçayı da iyi bildiği için bütün Divan Edebiyatımız ve İran Edebiyatı ona açıktı ve nihayet o da bir ülkü ve mücadele adamı olduğundan Azerbaycan‘ın kurtuluş davası için çalışmaya mecburdu. Bu sebeple Fakülteyi bıraktı. İstanbul’daki Azeriler’den bir kısmının başına geçerek dergi çıkarmak, konferans vermek, propaganda yapmak suretiyle Azerbaycan davası yolunda çalıştı.

Ülküsünü savunmak için nerde imkân bulursa oraya koşuyordu. Bu yüzden, bir aralık Finlandiya’ya giderek orada Türkçe bir gazete bile çıkardı.

Mehmet Sadık Aran’ın savaşı, sarf ettiği enerjiye göre az yemiş veriyordu ama o, bundan asla tedirgin olmuyordu. Bezmek, ümitsizliğe kapılmak onun sözlüğünde yoktu.

Yukarıda onun için “hırçın” demiştim. Öyleydi. Bu yüzden Azeriler’in bile hepsiyle anlaşamıyordu. Müsamaha nedir bilmiyordu. Fakat belki de kuvvetli tarafı burada idi. Ben onun, Azerbaycanlı öğrencilerin işlerini halletmek için sağlığını tehlikeye koyarak nasıl uğraştığını, nasıl koştuğunu görmüş kimse olarak bunu söylüyorum. Benden 8- 10 yaş büyüktü ve günümüzden aşağı yukarı on yıl önce de büyük bir akciğer ameliyatı geçirmişti. Kendisine yorulmak, çok konuşmak, sıcak ve soğuk şeyler içmek yasaktı ama Mehmet Sadık bu yasakların yalnız sonuncularına dikkat ediyor, yorulmak ve konuşmak hususunda kontenjan tanımıyordu. Çünkü çayı sıcak içmese de olurdu ama dava için yorulması da, konuşması da lâzımdı.

Cihangir’de oturuyordu. İstanbul’un berbat ve rutubetli sıcaklarında kaç defa Cihangir’den Süleymaniye’deki çalışma yerime, yahut Kartal Maltepesi’ndeki evime gelmişti. Bunu Azerbaycanlı öğrencileri okullara yerleştirebilmek için yapıyordu. Tabiî, sadece bana gelmekle mesele bitmediği için uzun boylu danışma ve tartışmadan sonra, verdiğimiz kararları uygulamak için başka yerlere de, hatta Ankara’ya da gidiyordu. O yorgunluğun ciğerlerindeki olumsuz tesirleri sesinin kısılmasından derhal anlaşılıyordu ama kendisini Azerbaycan’a adamış olan Mehmet Sadık Aran, bir tek Azeri gencini okula yerleştirebilmek için hayatını vermekte en ufak tereddüt gösterecek kişi değildi. Ona: “Türkler için uğraşan bir Atatürk Mustafa Kemal, Gagavuzlar için uğraşan bir Atagagavuz Hamdullah Suphi olduğu gibi Azeriler için çalışan bir Ataazeri var. O da sensin” diye takılmıştım.

Konuşmalarımız hep şakalı olurdu. Hükümetin, milliyetçilik bakımından yanlış bir davranışı olmuşsa “Siz Osmanlılar, Türklüğü batırdınız” diye söze başlar, yanlış yapılan işi anlatır, araya bir fıkra veya bir darbımesel katarak bitirirdi. Bazen de yalnız bana “Osmanlı” demekle kalmaz, “biz Acemler” diyerek Azerileri de eski Osmanlı-İran savaşlarındaki hava ile anacak konuşmaya neşe katardı.

Azerbaycanlıların halk söylentileri arasında Şah İsmail’in Yavuz’u yenerek İstanbul’u zapt ettiği hakkında bir masal varmış. Bunu kahkahalarla gülerek anlatmıştı. Bir gün telefonla beni aramış ve “Burası Şah İsmail-i Safevî’nin karargâhı” diye kendisini tanıtıp benden: “Burası da Yavuz Sultan Selim’in karargâhı” cevabını alınca: “Canım, şimdi ben övünürken Yavuz’u hatırlatmanın sırası mıydı” diyerek gülmüş ve güldürmüştü. Şah İsmail’le beni korkutamayınca daha sonraki bir telefonunda: “Burası Aksak Temür’ün karargâhı! Osmanlı ülkesini yıkmaya geliyoruz” demiş, ben: “Aksak Temür bizden önce sizin ülkenizi yıktı” cevabını alınca da yine gülerek “O kadarını karıştırma” demişti.

Mehmet Sadık Aran, Azerbaycanlılar’ın davası uğrunda ömür harcamakla beraber Azerbaycancı değil, Türkçü idi. Azerbaycan’ın ayrı devlet olmasını değil, Türkiye’nin doğu bölümü olmasını istiyor ve: “Ne yapalım? Siz Osmanlılar yardıma gelmediğiniz için biz de kendi başımızın çaresine bakıyoruz” diyordu. “San’an” imzasıyla yazdığı şiirlerin bazıları başarılıdır. Bunlarda millî ülkü ve hüzün vardır. O şiirler toplanıp yayınlansa ne güzel olur.

Mehmet Sadık Aran, Kuzey Azerbaycanlılar (yani Rusya elindeki Azeri Türklerinin çoğu gibi) Şii idi. İslamiyet’i iyi biliyordu. Fakat Kuzey Azerbaycanlılar daha çarlık zamanında din meselesini kesin şekilde halledip lâyıklaştıkları için onda dinî taassup diye bir şey yoktu. Türkiye’de şu son yirmi yılda çoğalan yobazların asla hazmedemeyecekleri şekilde konuşuyordu. Bir telefonda hatır sorarlarken “Nasılsın? Ben bir Sünni namazı kılacağım. Sen de orada Şii namazı kıl” diye takılmıştı. İstanbullu kibar bir öğretmen hanımla evliydi. Bir gün Cihangir’deki evinde kendi demlediği nefis çayı içerken yine böyle konuşunca hanımı bana: “Kuzum bu nedir Allah aşkınıza? Sünni mi, Şii mi, dinsiz mi, nedir, ben hâlâ anlayamadım” demiş, ben de: “Hiç biri değil Şamanî” diye cevap vermiştim. Mehmet Sadık Aran, şakacı tavrı ile “Hah! İşte, tamam” diye tasdik etmişti. Şaka ve mizah onda esaslı bir karakterdi. Yıllardır oturduğu Cihangir’deki ilk evleri Sormagir sokağında 111 numarada idi. Sokaklarında eksik olan bir belediye hizmeti için dilekçeyle başvurduğu zaman, sokağı unutmasınlar diye adresini manzum olarak:

Cihangir,
Sormagir,

Yüz on bir

diye yazmıştı.

Aziz kardeşim Mehmet Sadık Aran! Sen son fişeğe kadar, çarpışan bir cephe askeri gibi ülkü vazifeni yaptıktan sonra aramızdan ayrıldın. Her ne kadar ölmek, yaşamamak anlamına geliyorsa da bir bakıma göre insanlar anıldıkça yaşıyorlar demektir. Herhalde daha uzun zaman dillerde anılacak, sonra da Türkçülük tarihindeki yerini dolduracaksın. Sözlerimi bitirirken, çok defa söylediğim şeyi tekrarlayacağım: Sen karşı koysan da günün birinde kuzeyi ve güneyi ile bütün Azerbaycan’ı alacağız..

* * *

Mehmet Sadık Aran’dan daha önce göçen Tahsin Demiray ise Kadıköy Sultanisinden arkadaşımdı. Yani onunla arkadaşlığımız daha eskiye, 1920 yıllarına kadar uzanır. Benden bir iki yaş büyüktü ama bir yıl kaybettiği için Sultaninin 7. sınıfında, sınıf arkadaşı olmuştuk. Okulumuz şimdiki Fenerbahçe stadyumunun yanındaki karşılıklı iki binaya yerleşmişti. Evvelce her sınıfının birçok şubeleri olan Sultani, mütareke ve kurtuluş savaşı yıllarının yoksul, az öğrencili bir okulu haline gelmişti. Tahsin ile 7 ve 8. sınıfları birlikte okuduk. Biz 9. sınıfa geçerken o Bolu’ya gitti. Zaten okumak da kolay değildi. Az kalsın ben de okuyamayacaktım. Sekizinci sınıfta 30 kişi kadarken dokuzuncu sınıfta ancak 9 kişi idik.

Tahsin’i uzun zaman göremedim. Ancak Edebiyat Fakültesinin son zamanlarında ara sıra rastlaşır olmuştuk. İlkokul öğretmeni idi. Fen Fakültesi’nin Tabiiye şubesine devam ediyordu. Ben Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim. O, Fen Fakültesini bıraktı ama ne ben edebiyatçı oldum, ne de o fenci oldu. İkimiz de gayr-ı kaabil-i ıslah olan dünyayı ıslaha kalktık ve tabii başarısızlığa uğradık.

Tahsin Demiray, Bâbıâli’de Türkiye Yayımevi’nin sahibiydi. Buna, tasarlayarak değil, bir mecburiyetle sahip olmuştu. Birkaç ortakla birlikte ilkokullar için alfabe bastığı yıl harf inkılâbı olmuş, binlerce kitap elde kalmıştı. Kitabın sahibi olarak Tahsin Demiray gözüküyordu, sözleşmelerde imza onundu. Uğranan zararın yüklediği borcu kapatmak için kiraladığı bir matbaada uzun süre çalışarak ister istemez bir basımevi sahibi olmuş, onu yayınevi halinde genişleterek ve öğretmenliği bırakarak birçok dergiler çıkarmış, kitaplar basmıştı.

Sosyal bilim ekolüne mensuptu. Militarist fikirlerim yüzünden beni şiddetle tenkid ederdi, tartışırdık ve bütün tartışmalarda olduğu gibi herkes kendi fikrinde sabit kalırdı.

Memlekete hizmet etmek, fikirlerini uygulayacak alan bulmak için siyasî hayata da atıldı. Bir iki partiye girdi. Hattâ başkan oldu. Fakat particiliğin çıkar yol olmadığını deneyince vazgeçerek konferanslarla fikirlerini yaymaya başladı. Küçük broşürler halinde basılmış olan bu konferanslar irticâlen söylenmiş değil, uzun hazırlıktan sonra verilmiştir. Yıllardır edindiği kütüphanesinde son yüzyıl için tarihî malzeme toplamış, toplatmış ve nihayet “Son Yüzyılın Meşhur Kişileri” adıyla birkaç ciltlik bir eser yazmaya karar vermiş, eser kısmen de basıma hazır hale gelmişti; işte, pek çok hayırlı iş gibi bu da yarıda kaldı.

Tahsin Demiray memleketin kültür hayatına hizmet etmek istediği için külliyat halinde eserler neşretmek istiyordu. Birinci teşebbüsü olan “Canlı Tarihler” 6 cilt halinde basılmıştır. Memleketin fikir, kültür ve siyaset hayatında rolü olup da o sırada hayatta bulunan mühim kişilerin hâtıralarından ibarettir ve Türk tarihinin bir dönemi için ana kaynak haline gelmiştir. İkinci ve daha mühim teşebbüsü Osmanlı Tarihi’nin ana kaynaklarının yayınlanması idi. Bunlardan güzel ve sade Türkçe ile yazılmış olanlar aynen, Divan edebiyatı diliyle yazılmış olanlar sadeleştirilerek, Arapça ve Farsça yazılmış olanlar da tercüme edilerek basılacak, ayrıca Osmanlı tarihine ait Batı dillerindeki mühim eserler Türkçeye çevrilecekti.

Tahsin Demiray burada şatafata aldandı: Bu işlerin idaresini, kendisini satmasını çok iyi bilen birisine verdi. Ücretlerin şekli ve miktarı kararlaştırıldı ve Tahsin’in “telif vesaire hakkı olarak yılda 10.000 liranın aşılmaması”nı kesinlikle bildirmesine rağmen her önüne gelene eser ısmarlayan bu “A. Magnus” sekiz dokuz ayda 17.000 liralık eser sipariş edince işler durduruldu. Bu mühim teşebbüsten yalnız “Osmanlı Tarihleri” adı altında bir tek eser yayınlanmış ve en eski Osmanlı tarihinden beş tanesi bu kitapta toplanmıştır.

Tahsin Demiray İngilizce bilen evdeşi Rezan Hanım’la birlikte Amerika ve İngiltere’yi dolaştı. Bu bir eğlence gezisi değil, onun merak sardığı konu olan “sosyal bilim” açısından İngiliz ve Amerikan toplumlarını incelemek için yapılmış bir seyahatti. Dönüşünde intihalarının özetini bana şu şekilde söyledi: “İngiliz toplumu daha sağlam. Zenginliğine ve kuvvetli görünüşüne rağmen Amerika komünist olabilir; İngiltere olmaz.”

Onun, pek çoklarınca bilinmeyen bir özelliği, mizaha olan istidatı idi. Bu konuda Mehmet Sadık Aran’dan farklıydı. Mehmet Sadık Aran hem güler, hem güldürür; Tahsin ise hiç gülmeden, sanki ciddî bir şey söylüyormuş gibi mizah yaparak karşısındakini daha çok güldürürdü. Pahalılığın alıp yürüdüğü bir çağda: Yiyecek mi pahalı? Türk milleti yememekle mukavemet eder; giyecek mi pahalı? Giymemekle mukavemet eder” demişti. Bu, acıklı bir mizahtı.

Halk Partisi’nden nefret ediyordu. Bu parti iktidarının son zamanlarındaki bir konuşma sırasında bir olayın tarihi kendisine sorulduğu vakit: “O zaman ıhlamur inkılâbı olmuştu” diye cevap vermişti.

Tahsin Demiray’ın unutamadığım bir fıkrasını ve sözünü pek çok kimseye anlatmış ve Türk hükümetlerinin tutumunu, ona benzetmiştim. Şu idi:

Bana, ehemmiyet verdiği bir konu üzerinde yazı yazmak için gece çalışmasını anlatıyordu. Sözlerini şöyle bitirdi: “Saat 12’ye (yani 24’e) kadar doğru dürüst yazdım. 12’den sonra sapıttım ve yazıyı yırttım”.

Bu sözleriyle gece yarısından sonra, belki de yorgunluğun tesiriyle yazının zülfüyâra dokunacak bir şekil aldığını, basılamaz hale geldiğini söylemek istiyordu.

“12’den sonra sapıtmak” son çağ tarihimizde daima gördüğümüz manzaradır. İşe iyi ve dürüst başlanır. 12’den sonra sapıtılır ve işler karma­karışık edilir. Halk Partisi, Demokrat Parti, Millî Birlik İdaresi, Adalet Partisi hep 12’den sonra sapıtmışlardır.

Son görüşmemiz, ölümünden iki ay önce, tesadüfen karşılaştığımız Yeni Postahane önünde oldu. Ondan önce uzun süre görüşemediğimiz için benim artık emekli olduğumu öğrenince maziye telehhüf eder bir sesle “biz emekli olduk mu” diye sordu. O gün benden en aşağı on yaş genç gözüküyordu.

Şişli Camisinden cenazesi kaldırılıp yanımdaki tanıdıklar uzaklaşırken iki kişi gelip bulunduğum sıraya oturdular. Bunlar Kadıköy Sultânîsi’nden Tahsin’in ve benim sınıf arkadaşlarımız İlhami ile Namık’tı. Tahsin’le yıllardan beri temasları kesilmiş olduğu halde sırf vefakârlık dolayısıyla, gazetede gördükleri ölüm haberi üzerine gelmişlerdi. Emekli elçi olan İlhami “İçimizde en dinç o idi” dedi.

İnsan öldükten sonra dinçlikle ile tazeliğin hükmü kalmıyor.

Çok ilerde de bir gün gelecek; dünya, dünya sanki bu insanlar hiç yaşamamış, bu savaşlar yapılmamış, bu acılar çekilmemiş, bu sevinçler tadılmamış, bu medeniyetler kurulmamış gibi bir sessizliğe bürünecek..

27 Temmuz 1971

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ