MATBAAYI TÜRKLER İCAT ETMİŞTİR

MATBAAYI TÜRKLER İCAT ETMİŞTİR

İnsanoğlu 20.nci Yüzyılda özellikle teknolojik açıdan kayda değer ilerlemeler sağlamıştır. Hepimizin de bildiği gibi bilimin uzay, tıp, ulaşım, enerji, haberleşme vb. alanlarındaki mevcut kazanımları hayatı daha kolay ve yaşanabilir bir hale getirmektedir. Geçmişte bir sorun olarak karşımıza çıkan olgular, bugün bilimin katkısıyla çözüme kavuşturulmuştur. Karşılaşılan yeni sorunlar da yine bilim marifetiyle ortadan kaldırılacaktır. Sorunların çözümüne ulaşmak eskisi gibi yüzlerce yıl sürmeyecektir. Geçmiş dönemlerin sağladığı bilgi birikimiyle, yakın gelecekte hayal bile edilemeyecek üst seviyede teknolojik medeniyete ulaşmamız muhakkaktır.

Öyleyse bu bilgi ve kültür seviyesine veya birikimine nasıl ulaşılmıştır? Tabi ki insanlar veya medeniyetler sahip oldukları ve elde ettikleri birikimlerini kendinden sonrakine bırakarak. Burada akla şu soru geliyor. Büyük uğraşılar sonucu sahip olunan bu bilgi birikimi nasıl korunmuş ve nasıl sonraki nesillere miras bırakılmıştır?

Bilgi ve becerilerin sonraki nesillere aktarımı elbette hayvanlardaki gibi kalıtsal yollardan olmamıştır. Birincisi, bilgi ve kültür insanlarda ananevi olarak babadan oğula geçmiştir. Fakat bu durum güvenilir bir yol değildir. Çünkü devamlılık bir yerde sekteye uğrayacak ve sahip olunan bilgi kaybolacaktır. İkinci olarak da, insanların bilgi ve kültürlerini resimle, sanatla ve mimari yapılar yoluyla kayıt altına alarak muhafaza ettiklerini görüyoruz. Son olarak da, devreye bilgi ve kültürün yazılı olarak muhafaza edilerek sonraki nesillere aktarımı söz konusudur. Yazıdan kasıt, insanların birikimlerini çeşitli objeler üzerine yazarak kayıt altına almasıdır. Bu objeler taş, kemik, deri, papirüs, parşömen, tahta, kâğıt ve benzeridir. Özellikle kâğıdın icat edilerek kullanılmaya başlanması, diğer objelere nazaran insanlara kolaylık ve avantaj sağlamıştır. Yani kâğıt üzerine yazmak, taş veya deri üzerine yazmaktan daha az zahmetlidir. Yazılı bilgilere talep artınca da, elle yazmanın yetersizliği ortaya çıkmıştır. İşte bu aşamada matbaanın devreye girdiğini görüyoruz.

Matbaa için son ikibin yılın en önemli icadı dersek hiçte abartmış olmayız. Şüphesiz ki matbaanın icadından önce de insanlar kitap yazıyordu. Ancak elle yazmak zaman isteyen, zahmetli ve herkesin yapamayacağı bir işti. Yani bu durum yavaş işleyen bir süreçti. Matbaanın icadıyla insanoğlunun sahip olduğu bilgi birikimi ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması daha kolay ve hızlı olmuştur. Aynı kitaptan binlerce adet basılarak daha çok insana bilgiler ulaştırılmaktadır.

Matbaanın icadını Gutenberg’e atfetmek gibi yaygın bir kanaat vardır. Oysa Gutenberg’in yaşadığı çağdan yüzyıllar önce biliniyordu, kullanılıyordu ve onunla sayısız kitap basılmıştı. Matbaanın Çinliler mi, yoksa Uygur Türkleri tarafından mı icat edildiği bir tartışma konusudur. Fakat aşağıda gerekçe ve delillerini açığa çıkarttığımız zaman, matbaanın Türkler tarafından icat edildiğini ispatlamış olacağız.

Klasik batı kaynaklarından alınan aktarmalarla düzenlenen ansiklopedi, kitap ve ders kitaplarında matbaa üzerine yapılan ilk çalışmaların Çin’de başlatıldığı yönündedir. Oysa biliyoruz ki, Çinlilerin yaptığı iş, ağaç ve sair maddeleri oyarak üzerine kabartma yazılar yazmak ve bunları mürekkebiyle kâğıda geçirmekten ibaretti. Bu tür bir baskı sistemini Çinlilere mal etmek de yanlıştır. Çünkü onlardan binlerce binlerce yıl önce Mezopotamya’da aynı yolla hazırlanan klişeler yumuşak kile basılıyor, daha sonra bu kil sayfa şeklinde pişirilip sertleştiriliyordu. Çinlilerin Mezopotamya kavimlerinden tek farklılıkları kil yerine kâğıt kullanmalarıdır.[1]

20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen İkinci Türk Tarih Kongresinde, İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Prof. Dr. Theodor Helmuth Bossert “Tabı Sanatının Keşfi” isimli tebliğini Kongreye sunmuştur.[2]

Türk1

Prof. Dr. Bossert’e göre matbaanın ortaya çıkması için üç şartın olması gerekmektedir. Birincisi; harflerinin adedi çok az olan bir alfabe veya hece yazısının olması şarttır. Oysa Çin yazısı binlerce şekilleri ihtiva etmektedir ve bunlarla baskı yapmak oldukça zor olacaktır. Harflerinin tertibinin zorluğu sebebiyle Çinliler, tercihan tek parçalı blok baskı sistemini kullanmışlardır. Bu sistemde ağaç blok üzerine harfler ve şekiller kabartmalar halinde oyuluyor, basım için ağaç blok fırçayla mürekkeplendiriliyor ve mürekkepli kısmın üzerine kâğıt basılarak yazı ve şekiller kâğıt üzerine aktarılıyordu. Uygurlar da bu sistemi biliyor ve baskı yapıyorlardı (Resim-1,2). İkincisi; baskı sanatı ancak bir metinden birkaç nüshaya ihtiyaç duyulduğu ve okuma isteğinin bulunduğu bir devirde kâr elde etmek maksadıyla ortaya çıkar. Üçüncüsü ise; üzerine basılacak elverişli bir maddenin mevcudiyetine bağlıdır.

Bossert’in dediğine göre; Pi-Sheng adlı bir Çinli demirci, kitap basmak için 1041 tarihinde Çin harflerini madenden imal etmişti. Şüphesiz ki madenden matbaa harfleri dökmek baskı sisteminin ıslahını gösteriyor. Fakat madenden harf kullanılması daha önceden tahtadan harflerin keşfedilmesi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu keşfi ise bir demirciden bekleyemeyiz. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz cihetle, matbaa fikrine ilk defa, alfabe yazısına sahip bir milletin eriştiği daha yakındır. Eğer Pi-Sheng matbaayı alfabe yazısına malik Çinli olmayan bir milletten aldı ise, bu milletin ya Çin ülkesinin içinde oturması yada hiç olmazsa Çin’e komşu bir millet olması gerekir. Biliyoruz ki böyle bir millet var, Çin’e bağlı olmayan komşu Uygurlar.

Burada Uygurların medeniyetini anlayıp, kavrayabilmemiz açısından tarih ve kültürlerinden kısa da olsa bahsetmek faydalı olacaktır. Uygurların tarih ve kültürlerini anlattığımız zaman, gerçekten de Uygurların matbaayı icat edebilecek bir medeniyet seviyesine ulaşmış olduklarını hep birlikte göreceğiz.

Bugünkü Moğolistan’da Selenga nehrinin doğu kıyısında Göktürklere bağlı olarak yaşayan Uygurlar, 745 yılında Göktürklerin yerine geçerek, Uygur devletini kurmuşlardır. Merkezleri Ötüken yaylasında Karabalgasun şehridir.

840 yılında Ötüken’deki Uygur hâkimiyeti Kırgızlar tarafından sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonra Uygurlar başlıca iki bölgede varlık gösterebilmişlerdir: Kansu ve Turfan bölgeleri.

Turfan’a gelen Uygurlar burada yeni bir devlet kurdular. Bu devletleri de 1207 yılında Moğollar tarafından yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye anılan bu bölgede Çin’e bağlı bir özerk devlet olarak yaşamaktadır.

Kırgızlardan kaçarak Kansu bölgesine gelen Uygurlar tarafından kurulan devlet 1209 yılında Moğolların hâkimiyetine girmiştir. Bu devlete Sarı Uygur Devleti de denilmektedir.

Gerek Turfan ve gerekse Kansu bölgesindeki bu Uygurların fazla bir siyasi ve askeri başarısı görülmemiştir. Ancak Doğu Türkistan’daki Uygur Devleti, doğu-batı ticaret yolları üzerinde bulunduğu için iktisadi bakımdan çok gelişmiştir. 10 ncu Yüzyıl başından 13 ncü Yüzyıl başındaki Cengiz istilasına kadar Uygur Devletinde sanat ve edebiyat çok gelişmiştir. İslamiyet öncesi Türk tarihinde medeniyet eserleri bakımından en zengin dönem bu Uygur çağıdır.[3]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ