MAKI HANLIĞI

MAKI HANLIĞI

Azerbaycan’ın batı kısmında kurulan Makı hanlığının arazisi küçük ve nüfusu azdır. Coğrafi durumu bakımından Azerbaycan tarihinde kendine has izler bırakmıştır. Bu hanlık başka hanlıklardan farklı olarak, varlığını uzun süre koruyabilmiş ve İran’a bağlı olarak, 1920’li yıllara kadar bağımsızlığını koruyabilmiştir.

Ne yazık ki, Makı Hanlığı’nın tarihi pek az araştırılmıştır. Merhum N. İ. İshaki’nin 1966 yılında yazdığı ve savunduğu master tezi[1] istisna, hanlığın tarihine ait, ciddi bir araştırma eseri ortada yoktur. Adı geçen eserde bir takım kusurlara rastlanır. Hanlığın ekonomik tarihi nispeten detaylı araştırıldığı halde, siyasi tarihi çok kısa ve yetersiz şekilde yansıtılmıştır. Mesela, kimi hallerde birbirine aykırı fikir ve mülahazalara rastlanır. Rusya ile ilişkileri aşırı düzeyde abartıldığı ve idealize edildiği halde, hanlığın Türkiye ile sürdürdüğü ilişkiler yanlış yorumlanmış ve geçiştirilmiştir. Biz N. İshaki’nin adı geçen tezini geniş boyutta kullanmakla beraber çoğu zaman ilk kaynaklara başvurup hanlığın nispeten objektif tarihini ortaya koymaya çalıştık.

N. İ. İshakî’ye göre Makı adı Midiyalıların bu bölgeye gelmelerinden sonra meydana gelmiştir (mad-guh yani Midiya dağı veya Mar guh-yılan dağı). Azerbaycan Türkçesinde kalın ve ince, yuvarlak ve düz seslilerin uyumuna göre halk onu Maku yerine Makı adlandırmıştır.[2]

Makı kalesinin bulunduğu vilayet kalenin adından dolayı XVII. yüzyıldan itibaren Makı vilayeti olarak adlandırılmıştır. Makı ülkesi Safevi döneminde Çukursed Beylerbeyliği’nin terkibine dahil idi.

XVII. yüzyılın ortalarında aynı vilayet kuzeyden İrevan hanlığının güney kısımları ve Gapanat, doğudan ise Gotur nehri, güneyden Hoy vilayeti ve Gotur bölgesi, batıdan ise Türkiye’nin Van, Doğu Bayezit ve Malazgirt şehri ile komşuydu.[3] Küçük Ağrıdağ’dan ayrılan dağ silsilelerinin ikisi paralel şekilde doğuya doğru yönelerek, onlardan biri Kırçındağ (3300 m. yüksekliğinde) Makı’nın güneyinden, diğeri ise, yani Sarı Dağ, Makı’nın kuzeyinden geçiyor. Kırçındağ’ın uzantısı Makı’da Sebet dağı idi (1500 m. yükseklikte). Sebet dağı şehrin güneyine paralel olarak geçmektedir. Sarı dağ ise yarım daire şeklinde şehri batı, kuzey ve doğudan kapsıyor, iki üç noktada Sebet dağına yaslanıyor. Böylece, şehir doğal bir istihkamı oluşturur. Dağların birbirine yaslandıkları iki nokta batıdan ve doğudan tek noktaları veya doğal büyük kapılarıdır. Şehir batıdan ve doğudan taş duvarla çevrelenmiştir. Şehrin yerleştiği arazi kuzey istikametinde giderek yükseliyor, nihayet, kuzeyde tam şakulı yönünde kaya ile sınırlanıyor. Bu kayanın içinde 50-70 m. yüksekliğinde yatay olarak yüz metre uzunluğunda bir mağara vardır. Mağaranın önünde uzunluğu boyunca pek titizce yapılmış korniş çekilmiştir. M.Ö. 900’lü yıllarda yapılan bu korniş Haldey dönemi yapıtıdır ve zincir gibi kayanın kuşağına sarılıdır. Bu yüzden onu “Zincirli kaya” diye de adlandırırlar.[4] Şehrin güneyinde Sebet dağının eteğinde Zengimar veya Zengibar nehri siyah volkanik taşlar üzerinden pek keskin şekilde akar. Nehrin yatağının derinliği 8-15 m., eni ise 12-20 m. arasındadır.[5]

XV. yüzyılın başlarında Makı’da Karakoyunlu Kara Yusuf’un emri ile geniş yayla ve kışla alanlarına sahip olan Mahmudiler, kendi arazilerini Van’dan Nahçıvan’a ve Kotur’dan Ağrı Dağı’na kadar uzanan bir mesafede genişletmişlerdi.[6] 1642 yılında ise II. Şah Abbas Mahmudileri Makı’dan kovalayıp ülkenin yönetimini Han Ali Sultan’ın şahsında Bayat beylerine bırakmıştır. Bundan sonra Makı idaresi Bayatlarda kalmıştır.[7]

Nadir Şah Makı hakimi İbrahim Bey’den vergi ve askeri kuvvet almakla yetinerek, ülkenin yönetiminin Bayatların elinde kalmasını onaylamıştır.[8]

Nadir Şahın sert vergi siyaseti Makı’da da bir hoşnutsuzluk meydana getirmişti. Makı halkı önceki yıllarda vergilerden muaf tutuldukları halde, daha sonra onlardan da vergi alınmasına başlanmıştır.[9]

Makı’da bağımsız devlet kurumunun meydana gelmesinde bu vilayetin özel durumu ve coğrafi tutumunun da önemli payı olmuş, onun merkezî hükumetin denetiminden çıkmasına ve özgürleşmesine elverişli şartlar yaratmıştır. Makı vilayeti iki rakip devletin -Türkiye ile İran- arasında kurulmuştur. Bu ülkenin ilbeyleri, hakimleri bu iki devletten birinin baskısına uğrayınca diğerinin himayesini ve desteğini kullanıp kendilerini koruyorlardı. Bu da kimi vakit yarı özgür ve kimi vakit de bağımsız kalmaları için kendilerine uygun şartları sağlıyordu.

Makı vilayeti Mahmudi Kürtlerinden alınıp Bayat Türklerine geçtikten sonra da sultanlık olarak adlandırılıyordu ve Han Ali Beye sultan unvanı verilmişti. Şah Sultan Hüseyin Makı kalesinin ve bu ülkenin Türkiye ile sınırlarının korunmasını Makı’nın Bayatlı beylerine bırakmıştı. Bu hizmetin karşılığından da onlar vergilerden muaf tutulmuşlardı. Makılılar şah ordusuna 150 süvari verecek ve hazineye her yıl sürekli şekilde 580 tümen 2888 dinar ve avariz ödeyecektiler.[10] Makı ülkesi İran’a tabi bulunan en uç vilayetlerden biri idi. Onu İran’ın merkez vilayetleri ile birleştiren stratejik yollardan yoksun bulunuyordu.

Makı şehri doğal istihkam şeklinde idi; şehrin etraf duvarı pek dayanıklı Makı kalesi ve büyük barınak oluşturan dağ arası mağarayla birlikte kale içinde su çeşmelerinin, pınarlarının bulunması şehri uzun süre savunmak imkanı yaratıyordu. Emir Timur ve I. Şah Abbas bu kaleyi ele geçirememişlerdi. Hanlığın kuzeybatı kısmında Küçük Ağrı Dağı’nın güneyinde bulunan enli dereyi oluşturan bir barınak yeri idi. Burada derin ve dolanbaç mağaralar bulunuyordu.[11]

1722 yılında ayaklanan Afgan kabileleri Safevi Devleti’nin başkenti İsfahan şehrini kuşatınca Makı Bayatlarının lideri İbrahim Bey uygun fırsatı kullanarak bağımsız hareket etmeğe başladı. Nadir Şah Azerbaycan’a yaptığı ikinci seferinde Nahçıvan’dan İran’a gideceği zaman Makı’dan Safevi döneminde olduğu gibi 150 silahlı atlı ve vergi istemişti. Makı hakimi İbrahim Bey Makı’nın alınmazlığına güvenerek bu talebi yerine getirmekten vazgeçmişti.[12] Fakat Nadir Şah kendi seferinden dönerken İbrahim Bey onun Makı’yı kuşatacağından korkarak kendi oğlu Ahmet Beyi 100 atlı ile Nadir Şah’ın barınağına göndermişti, Ahmet Bey savaşlarda pek çok başarı gösterdiği için Nadir Şah ona sultanlık rütbesi verip pişdarhana reisi olarak tayin etmişti.[13] (piş-Fars dilinde ön, karşı; hane-ise ev anlamına gelir). Pişdarhane şahın sefer sırasında onun önünde hareket eden haremhaneye deniyordu.[14]

Nadir, Horasan’ın Fethabat köyünde 1747 yılı Haziranı’nda katle getirildiği sırada, Ahmet Sultan haremhane etrafındakı çadırlardan birinde bulunuyordu. O, sabah erkenden karısı ile beraber en kıymetli mücevheratını alıp Tebriz’e, oradan da Makı’ya gelmişti.[15] O, babası İbrahim beyin yerine tahta oturdu, Makı hakimi oldu ve kendisini bağımsız han ilan etti. Ahmet Hanla İrevan (Revan) ve Nahçıvan hanları arasında akrabalık bağları bulunuyordu. Horasan’dan alıp getirdiği kadın ile evlenmiş bulunduğu için Gence hanı ile de akrabalık ilişkisi kurdu.

Ahmet Han müttefiklerinin yardımıyla hanlığı geliştirip güçlendirdi. Hanlık başlangıçta ortalama 60-70 köyü bulunan iki bölgeye sahipken sonraları 340-400 köyü kapsayan 14 bölgeli bir hanlığa çevrilmişti.[16]

Makı hanının kendisine tabi bulundurduğu arazilerden biri de Çörs sultanlığı idi. Çörs sultanlığı 1747 yılına kadar Makı ülkesinden daha büyük ve güçlü olmuştur. Makı hakimleri bey, sonra ise sultan unvanı taşıdıkları halde Çörs hakimleri han ünvanını taşıyorlardı. XVII. yüzyıl ortalarında Makı sultanlığı ortalama 150 mülazim (savaşçı asker) hazırladığı halde, Çörs sultanlığı 300 mülazim hazırlıyordu.[17]

Makı hanlığı Erivan’daki Bayat Türkleri ve Kacarlarının yardımıyla kendisinden güçlü olan Çörs Sultanlığı’nı kendisine bağlamıştı. Çörs’ün Makı hanlığına bağlanmasıyla buradaki sultanlık kaldırıldı. Çörs kasabası Makı hanının malikanelerinden birine çevrilmiş bulundu.[18]

Makı hanının arazilerinden biri de Avacık bölgesi olmuştur. Avacık Terekemeleri Makı Bayatlarının müttefiki bulundukları için Makı hanı bu bölgeyi silah kullanmadan, kendi tabiyetine almakla yetinmişti. Hanlığa tabi bulunan arazilerden biri Şerur bölgesi idi. Ahmet Han hanlığın arazisini kendi oğulları arasında bölerken aynı bölgenin Aras nehrinin güney tarafında bulunan kısmını büyük oğlu Hüseyin Han’a, kuzeyde bulunan kısmını da küçük oğlu Hasan Han’a vermişti. Hasan han bir süre sonra Erivan hanına bağlanmıştı.[19]

Makı’nın başlıca 5 bölgesi, Çaypara, Çaybasar, Sarısubar, Arazkenarı ve Geclerat tarım alanıdır. Çaypara bölgesinin merkezi olan Karaziyaeddin köyü pamukçuluğun gelişmesiyle kasabaya ve ticaret merkezine dönmüştü. Çaypara bölgesinde fazla miktarda pamuk yetiştiriliyordu. Bölge aynı zamanda büyük çapta meyve bahçeleri ve üzüm bağları ile ün kazanmıştı. Burada bitki yağı hazırlamak için zeyrek, çetene vs. gibi yağlı tohumlar yetiştiriliyordu. Hazırlanan bitki yağları gıda ürünü olarak değil de, yakıt olarak kullanılıyordu. Kasaplık mandaların beslenmesi için de aynı yağlar kullanılıyordu. Askeri kışlaların ve kalelerin aydınlatılması için de bu yağlardan yararlanılıyordu.

Çaypara bölgesi büyük ormanlıklara sahipti. Çaypara’da sanayi bitkileri dışında çok miktarda beyaz, sarı buğday ve Çavdar yetiştiriliyordu.[20] Bu buğday iri taneli ve güzel olsa bile, kalite bakımından köy yerlerinde yetiştirilen buğday türünden geride kalıyordu. Dağ köylerinin yazlık kızıl ve ak buğdayı küçük, uzun, şeffaf ve dolgundu. Onların pişirilme sırasında artışı hayli fazla olup, ekmeği tatlı ve leziz oluyordu.[21]

Çaypara’da toprakların fazla verimli olması dolayısıyla toprak sahipleri toprağı sadece köylülere vermiyor, reaya olmak hakkını da altın paraya satıyorlardı. Onun için bu bölgede bulunan tarlaları-ekin alanlarını “zer herid” diye adlandırıyorlardı. Bu toprağı işleyen köylü veya çiftçi tüm vergilerle birlikte zer herid vergisi veriyordu.[22]

Çaybasar bölgesinin toprağı çakıllı ve suyu Çaypara’ya kıyasla az olduğundan pek verimli değildir. Bu bölgede pamuk, bugday, arpa ve mısır yetiştirilirdi. Bölgenin merkezi Araplar köyü idi.[23] Sarısubasar bölgesi Sarısu nehrinin etrafında Türkiye sınırında yarı kayalık tepeler üzerinde kurulmuştu. Köylerinin bir kısmı düz alanda, diger bir kısmı da dağlık arazide bulunuyordu.

Makı Hanlığı’na bağlı Aralık bölgesinde üzümcülük daha fazla gelişmişti. Üzümcülüğün daha fazla geliştirildiği yerler Karakoyunlu ve Makı şehrinin civar tarafları idi. Makı şehrinde yaşayan 250 Ermeni ailesi şarapçılıkla uğraşıyordu. Karakoyunlu’da yaşayan Karakoyunlu Türkleri Eli Allahi tarikatına mensup olduklarından şarabı haram saymıyorlardı.[24]

Makı hanlığının dağ köylerinde, bu arada Sökmenabat ve Karadere’de yerel nüfusun ihtiyaçlarını karşılayan çavdar, arpa ve bir tür kırmızı renkli buğday yetiştiriliyordu.[25]

Kesin olmayan verilere göre Makı’da yıllık olarak 10 bin hektar tarladan 8 bin ton tahıl, 5 bin hektar toprak alanından 5 bin ton arpa, 1120 ton bezelye, mercimek, 750 hektar tarladan 2850 top pamuk ürünü alıyorlardı.[26]

Makı Hanlığı’nda şu toprak biçimleri mevcuttu:

  1. Mülk: Onu almak, satmak, miras olarak vermek, bağışlamak, kiraya vermek, rehine koymak, değiştirmek mümkündü. Yalnız toprak alanları değil, su kaynakları, binalar ve çeşitli tesisler de mülk sayılabiliyordu.
  2. Süyurgal ve Tiyul: Süyurgal kelimesinin lügat anlamı bağışlamaktır. XII-XIV. yüzyıllarda ağanın hizmetçilerine verdiği bahşiş böyle adlandırılıyordu. Tiyul ise XV. yüzyıl müellifi Abdürrezzak Semerkandi’nin fikrine göre askeri komutanların tükettiği yiyecek ve gıda maddelerine deniyordu.[27] yüzyılda Azerbaycan hanlıklarında tiyul daha karakteristik mülk biçimi idi. Makı ve bazı diğer yerlerde tiyul ve süyurgal eş anlamlı kelime olarak kullanıyordu. Mesela Kerim han Zend’in 21 Şubat 1776 yılı tarihinde Nahçıvan hakimi Hacı Aligulu hana yazdığı fermanda, Nahçıvan’ın ve Azadcıra’nın ona her zaman için süyurgal ve ebedi tiyul unvanı ile kaldığından söz edilir.[28]

Tiyul ve süyurgal ömürlük, kimi hallerde de kalıtsal olabilirdi. Bu hallerde tiyuldarın ve onun haleflerinin tiyulu veren kişiye ve onun mensup bulunduğu hanedana sadakatle hizmet etmesi gerekiyordu.[29] Tiyuldar ve süyurgal sahibi aynı emlakı satamaz, değiştiremez veya rehine koyamaz, yalnız onun gelirini kullanabilirdi.

  1. Halise Topraklarının lügat anlamı halis kelimesinden gelmektedir. İ. P. Petruşevski’ye göre hass veya halise divana verilen tüm vergilerden muaf tutulmuş özel mülkiyettir.[30] Halise hükümdarın direkt olarak hakimiyetinde bulunan topraklara deniyordu. Hass ise onun özel topraklarına deniyordu. Hükümdarın ölümünden sonra onun hasse toprakları, tüm evlatları arasında şeriat yasalarına dayanılarak dağıtılıyordu Halise toprakları ise yalnız tahta oturan kişinin mülkiyetine geçiyordu.[31]

Karakoyunlu, bölgesi köyleri, bu arada Karazemi, Sof, Merkenler, Akbulak, Kızılcakale, İnce, Ötüre, Hızırlı, İmkesu, Zenmire vs. halise topraklarının terkibine dahildi.

  1. Mazbute (müsadere edilmiş, el koyulmuş) topraklar: Orta Çağlarda hükümdarlar merkezî hükümete tabi bulunmayan ve askeri mükellefiyetleri yerine getirmeyen ağaların arazisini zaptediyorlardı. Bu tür topraklar mazbute topraklar diye adlanıyordu. Kimi İran yazarları ve Sovyet araştırmacıları mazbute toprakları halise topraklar içine dahil etmiş ve onu haliseyi-mazbute adlandırmışlar. Fakat mazbute topraklar XVIII. yüzyılın 2. yarısından itibaren ortaya çıkmış ve devlet hazinesinde haliseden farklı olarak ayrıca deftere kayda geçirilmiştir.[32]
  2. Vakıf Toprakları: Herhangi bir mülk sahibi kendi mülklerinin bir kısmını, tüm emlakının üçte birinden fazla bulunmaması şartıyle kutsal mekanlara, ziyaret yerlerine, camilere, Hıristiyan veya Yahudi mabetlerine ve diğer dinsel ocaklara verebilir veya belli dinsel merasim ya da törenin düzenlenmesi için kullanabilirdi. Bu topraklar vakıf toprakları olarak adlandırılıyordu. Bu tür toprakları idare eden kişiye mütevelli deniyordu.

Mütevelli vasiyet eden kişinin vasiyatnamesine dayanılarak tayin edilirdi. Vasiyet eden kişinin tayin ettiği mütevelli öldüğü taktirde, yeni bir mütevelli şeyhülislam veya imam tarafından tayin olunuyordu. Mütevelli vakıf topraklarını satmak, değişmek, rehine koymak veya bağış yapmak hakkına sahip bulunmuyordu, fakat onun gelirini tesbit edilmiş kurallar üzere harcayabilirdi.[33]

Vakıf toprakları vasiyet eden kişinin iradesine bağlı olarak belli kişinin veya kişilerin, bu arada vasiyet eden adamın evlatları yararına da verilebilirdi. Böyle vakıflara “vakfe-tefvizi” denirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ