MACAR VE POLONYALI İHTİLALCİLERİN OSMANLI DEVLETİ’NE İLTİCASI VE DİPLOMATİK KRİZ

MACAR VE POLONYALI İHTİLALCİLERİN OSMANLI DEVLETİ’NE İLTİCASI VE DİPLOMATİK KRİZ

Bu makalenin konusu, Macar özgürlük savaşından sonra Osmanlı Devleti’ne iltica eden Macar ve Polonyalı ihtilalcilerdir. Osmanlı diploması tarihinde son derece önemli olan böylesi bir konunun bu makalede geniş bir şekilde ele alınması tabiatıyla imkansızdır. Bu nedenle, konuyu ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağız.[1] Osmanlı diplomasi literatürüne “Mülteciler Meselesi” olarak geçen bu hadisede Tanzimat devlet ricali ve özellikle de Reşid, Âli ve Fuad Paşalar başarılı bir sınav vermiştir. Başta Abdülmecid olmak üzere bütün devlet adamları, bir savaş riskini göze alarak, Rusya ve Avusturya’nın mültecileri iade isteğini reddetmişlerdir.

Bir mültecinin hatıratında ifade ettiği gibi çoğu yazar Macar Özgürlük Savaşı’nı “kahramanca bir savaş dramı” olarak tarif eder. Belki de bu tanımlama doğrudur. Ancak, bu dramın sonu oldukça trajikti. Bir dramın son sahnesi çarpıcı ve oyunun doruk noktası olmalıydı. Oyuncunun görevi, finalde oyunun ifadesini azaltmak değil, aksine güçlendirmektir. Oysa, Macar Özgürlük Savaşı’nda bu özelliklerin hiçbirisi yoktu. Hatta oyuncular, içerisine düştükleri çaresizlik ve ümitsizliğin kıskacında rollerini bile unuttular. Bu sebeple, bu kahramanca savaş dramında giriş ve gelişme bölümünden sonra finalde büyük bir hayal kırıklığı yaşanmıştır.[2]

Daha Avusturya ordusu, Peşte’ye yaklaşıp 1848 yılının sonunda Görgei ve Perczel’in ordularını bozguna uğrattığında, bir çok Macar devlet adamı ve milletvekili zaferden endişe duymaya başlamışlardı. Imrefi’nin ifadesine göre, daha o zaman çoğu kaçacak ülke aramaya girişmişlerdi.[3] Fakat bu başarısızlıklara rağmen, Macaristan’ın bağımsızlığına beslenen inanç tamamen ortadan kalkmamıştı. Dembinski, Göregi ve Bem idaresindeki ordularla yapılacak bir savaşta Rus ve Avusturya orduları bozguna uğratılabilirlerdi. Hatta Macar Hükümeti bunun için bir plan dahi yapmıştı. Fakat bu plan da işe yaramadı. Başlangıçta daha üstün bir durumda olmalarına rağmen, Avusturya ordusu Macarları yenilgiye uğrattı. Macarlardan bir çoğu tutuklandı ya da öldürüldü ve arkasından Temeşvar Avusturya’nın eline geçti.[4]

Temeşvar’ın Macarların elinden çıkması sivil yönetim üzerinde çok büyük olumsuz tesir yaptı. Bunun sonucu olarak da, Arad’da bulunanlar kaçış için hazırlık yapmaya başladılar. İmrefi, Macar ordusunun Temeşvar’dan kaçışını tam bir kaos olarak değerlendirir ve hatta bunu bir deli kaçışına benzetir.[5]

Temeşvar yenilgisinden sonra, 11 Ağustos 1849’da Arad’da Kossuth’un evinde bakanlar kurulu toplanmıştı. Bu toplantıya iki bakanın dışındaki tüm bakanlar iştirak etmişti.[6] Macar devlet erkanı, bundan sonra özgürlük savaşını kazanabileceklerinin çok zor olduğu kanaatine vardılar. Bu toplantıdan çıkan en önemli sonuç ise, Kossuth’un bütün yetkilerini Görgei’ye devrettiğini açıklaması olmuştur.[7] Kossuth devlet başkanlığı görevinden istifa ettikten sonra, Lugos üzerinden Türk sınırına doğru harekete geçmiştir.[8] Görgei, Temeşvar yenilgisinden sonra Arad’daki Macar devlet erkanına “bana başkumandanlığı verin sizi Peşte’ye götüreyim”[9] demişti. Oysa olayların seyri hiç de onun dediği gibi gelişmemişti. O, 13 Ağustos 1849’da silahları bırakıp Arad yakınlarındaki Vilagos’ta bulunan Rus generaline sığınmıştı. Görgei’nin bu davranışı, Macar özgürlük savaşının en fazla tartışılan konularından biri olmuştur.[10] Kossuth, 12 Eylül 1849 tarihli Vidin mektubunda Görgei’nin vatana ihanet ettiğine ve onun yüzünden Macaristan’ın düştüğüne dair birçok delil öne sürer.[11] Bu yüzden Görgei’yi her zaman vatan haini olarak suçlamıştır. Ancak buna karşılık, Görgei’nin komutası altında savaşmış olan bazı subaylar da savaşın kaybedilme nedeni olarak bizzat Kossuth’u gösterirler.

Temeşvar yenilgisi ve Görgei’nin Ruslara teslim olmasından sonra Macarlar, Polonyalılar ve İtalyanlar kitleler halinde Osmanlı sınırına yığılmaya başladılar. İhtilalcilerin iltica sebepleri, Avusturya ve Rusya’ya karşı duyulan güvensizlik, öldürülme ve hapsedilme korkusuydu. Hepsinden daha önemlisi, Osmanlı Devleti’nin yardımıyla orduyu tekrar ayağa kaldırıp, kaybedilen vatanı geri alma ümidiydi.[12] O sırada Bükreş’te bulunan Fuad Efendi’nin Bâbıali’ye gönderdiği 27 Temmuz 1849 tarihli yazıda ilk gelen mülteci kafilesinin 36’sı subay gerisi çavuş, onbaşı ve er olmak üzere 1.120 kişi olduğu belirtilmekteydi.[13] Fuad Efendi ‘asâkir-i hazret-i şâhânenin zîr-i cenâh-ı fütüvvetine iltica…”[14] eden subayların iâdeleri halinde ağır cezalara çarptırılacaklarını belirterek, bunların sınırdan uzaklaştırılarak iç bölgelere yerleştirilmelerini tavsiye ediyordu. Erlerin, subaylar gibi tek tek suçlu olmadıklarından bunların hemen iâde edilmesi gerektiğini belirtiyordu.[15] Ancak mültecilerden kimsenin iâde edilmemeleri yolunda İstanbul’dan Fuad Efendi’ye bir tahrirat gönderildi. Bu tahriratta, “.o makûleleri Avusturyalulara veyâhûd Rusyalulara teslîm etmek cânlarını tehlîke-i ‘âzîmeye ilkâ eylemek demek olub buna ise merhamet-i seniyye kâil ve şân u şevket-i Devlet-i Aliyye’ye bir vechile muvâfık…”[16] olmayacağı ifade ediliyordu.

Bu ilk mülteci kafilesini diğerleri takip etti. İhtilalin önde gelen isimlerinden Dembinski, Meszaros ve Perczel de sınırı geçerek Osmanlı Devleti’ne iltica ettiler. Bu üç generalin iltica haberi İstanbul’a ulaştığında Meclis-i Mahsûs hemen toplanarak durumu müzakere etti. Yapılan görüşmelerde adı geçen üç generalin vakit geçirilmeden Vidin’e gönderilmelerine karar verildi. Çünkü Rusya veya Avusturya ani bir baskınla bunları ele geçirebilirdi.[17] Neticede Dembinski, Meszaros, Perczel ve maiyetlerinde bulunan 23 kişilik mülteci kafilesi Vidin’e geldiler.[18]

Bu arada Rumeli Ordu-yı Hümayunu Müşiri Ömer Paşa,[19] Vidin Valisi Ziya Paşa’ya bir yazı göndererek adı geçen üç generalin Vidin’e gönderildiklerini haber vermişti. Ömer Paşa ayrıca, mültecilerin tayinatlarının eksiksiz verilmesi, saygıda kusur gösterilmemesi ve muhafazalarına itina edilmesini validen istemişti.[20] Gerçekten de Ömer Paşa’nın istekleri, Ziya Paşa tarafından eksiksiz yerine getirilmişti.

Macar özgürlük savaşı lideri Kossuth’un Ferenc ve Lajos adında iki oğlu ve Julia adında bir kızı vardı. Kossuth Arad’ı terketmeğe karar verdiğinde çocuklarının geleceği hakkında bir bilgisi yoktu.[21] Eşi Theresia, çocuklarının geleceğinin belirsiz olması yüzünden eşiyle birlikte gitmek istemiyordu. Bu yüzden Theresia, çocuklarının yanına gitmeye karar vermişti. Kossuth eşiyle vedalaştıktan sonra Arad’dan Lugos’a doğru yola çıktı.[22] Kossuth, Lugos’a vardığında şehirde adeta mülteci kaynıyordu. Ancak onları o kadar moralsiz bulmuştu ki, artık bunların hiçbir savaşta kullanılamayacağına karar verdi. Bu şehirde fazla kalmayan Kossuth, Orsova’ya hareket etti. Orsova bir sınır şehriydi. Bu arada Kossuth, Abdülmecid’e bir mektup yazarak izni olmadan Osmanlı topraklarına girmek istemediğini bildirdi. Genç Sultan da Kossuth’a mültecilerin bizzat kendisinin misafirleri olduklarını, hatta onların saçının bir teline zarar gelmektense halkından 50.000 kişinin kurban edilmesini yeğleyeceğine dair güvence vermişti. Abdülmecid’den bu güvenceyi de alan Kossuth, Osmanlı Devleti’ne iltica etti.[23] Kossuth, sınırı geçerken tanınmamak için ne kadar gayret göstermişse de bunda başarılı olamadı. Hatta sakalını tamamen kestirmiş, bıyıklarını kısaltmış ve öndeki açıklığı kapatmak için öne doğru taradığı saçlarını kendisini kel gösterecek şekilde arkaya taramıştı. Kossuth Vidin’e geldikten sonra da bir süre aynı şekilde dolaşmaya devam etti. Fakat sonraları İngiltere’ye gideceğine dair ümitleri sönünce saçlarını eskisi gibi taramaya başlamasına rağmen bıyığını kısa tutmaya devam etti.[24] Buna rağmen Kossuth, kamufle olmayı başaramadı. Tanınmamak için her yolu denemesine rağmen Severin’deki görevliler tarafından, kendi deyimiyle “Dostluk güvencesi veren bir yığın sözlerle”[25] karşılandı. Imrefi’ye göre bu karşılama büyük bir ihtimalle Ömer Paşa tarafından düzenlenmişti.[26]

Kossuth’tan sonra Bem iltica etti. Ziya Paşa’nın verdiği rakamlara göre, 26 Ağustos 1849’da Vidin’deki toplam mülteci sayısı, 1.350 kişiydi. Bunlardan 53’ü Macar, 833’ü Polonyalı ve 464’ü de İtalyandı. Macarlar Eflak, Polonyalılar ve İtalyanlar ise Sırbistan üzerinden Osmanlı Devleti’ne iltica etmişlerdi. İltica edenlerin mesleki durumları da şöyleydi: 2 politikacı, 4 general, 2 miralay, 365 subay, 949 asker, 10 hizmetçi, 18 vasıfsız.[27]

Vidin’e gelen mültecilere 27 Ağustos’ta birkaç önemli isim daha katıldı. Bunlar General Kmety,[28] General Richard Guyon, General Baron Stein ve Yüzbaşı Balog idi.[29] Mültecilerin Vidin’deki sayısı gün geçtikçe artıyordu. Öyle ki, bu sayı yaklaşık olarak 5.000’i bulmuştu.[30] Bunlar arasında asker kimlikli kişiler olduğu gibi; tüccarlar, kadınlar ve sanatkârlar da vardı.[31]

İltica edenlerin bu kadar artması üzerine son gelenler kabul edilmek istenmedi. Bunların bir kısmına ülkelerine geri dönmeleri söylendi. Buna karşılık “kendilerini Tuna’ya atıp geri gitmeyeceklerini”[32] belirttiler. Hatta Fuad Efendi’nin ifadesine göre “biraz daha sıkıştırılırsa cümlesi kabûl-i İslâmiyet”[33] edeceklerdi. Ancak sınırdan içeriye bir anda bu kadar mültecinin girmesinin mahzurları da vardı. Mültecilerin yiyecek ve giyecek ihtiyaçları yeterince karşılanamayacağı gibi, korunmalarında da bazı sıkıntılar yaşanacaktı. Fuad Efendi, mevcut durum karşısında hem kendisinin hem de diğer görevlilerin ne yapacaklarını bilemez olduklarını Sadaret’e bildirip yardım istemişti.

Bu tarihlerde Vidin, 5.000’i Hıristiyan, 1.000’i Yahudi, geri kalanları da Müslüman olmak üzere toplam 25.000 nüfusa sahipti.[34] Ayrıca, şehrin kenar mahallelerinde, merkezde yaşayanlara nazaran her yönüyle geri kalmış ve sayıca çok az olan Bulgarlar ve Sırplar oturuyordu.[35] Şehrin ticarî hayatı büyük ölçüde Türklerin elindeydi. Terzilik ve yelken bezi Bulgarlar; tütün ticareti, kahve çekiciliği, silah yapımı, semercilik ve fırıncılık gibi meslekler de Türkler tarafından icra ediliyordu. Ayrıca askeri memurlar da Türklerdendi.[36] Bütün bu ticari faaliyetlere rağmen, şehir kendi nüfusunu doyuracak ekonomik potansiyele sahip değildi. Bu şartlar altında da, ancak küçük bir mülteci grubunu barındırabilirdi.[37] Kuşkusuz, binlerce mültecinin Vidin’e akın etmesiyle işler daha da karışmış ve bu yüzden büyük problemler yaşanmıştı. Bu bakımdan, başlangıçta, Vidin’de Türkler de mülteciler de sıkıntı içerisindeydi.[38] Çünkü, ilk gelen mültecilerin erzakları tükenmiş, sonradan gelenlerin ellerindeki az miktardaki para da kısa sürede suyunu çekmişti. Öyle ki, Joseph Bem, henüz şehre yeni gelmiş olan Kossuth’a alaylı bir şekilde; “tek kuruşumuzun olmadığını size bildirmekten şeref duyarım”[39] diye yazıp, mültecilerin Vidin’de düştükleri sıkıntıyı dile getirmişti. İşte, bu şartlar altında, Vidin Vâlisi Ziya Paşa, vatanlarını terk ederek buraya gelen yaklaşık 5.000 mülteciyi Osmanlı Devleti’ne yakışır bir misafirperverlikle ağırlamak zorundaydı.

Mülteciler kampta zaman geçirmek ve konuşulacak bir konu bulabilmek için günlük tutmuş oldukları notları gözden geçiriyorlardı. Subaylar, gruplar halinde bir araya gelerek çubuklarını içiyor ve geçmiş hakkında tartışmalar yapıyorlardı.[40] Diğer taraftan, Vidin kampında, çöküşün sebepleri hakkında mülteci şefleri arasında da sert tartışmalar yaşanıyordu. Kossuth’un devlet reisliği salahiyetini Görgei’ye devretmesi, büyük bir hata olarak değerlendiriliyordu. Perczel, askerlere yaptığı konuşmalarda bağımsızlık savaşının kaybedilmesinde Kossuth’un zayıflığı ve korkaklığının büyük rolü olduğunu anlatıyordu. Mülteci liderleri arasında, Vilagos kalesi önünde Ruslara karşı silahları bırakan Görgei’ye lanet okumayan yoktu. Perczel, Guyon ve diğerleri Görgei için “hain” kelimesini kullanıyorlardı. Vatansız kalan bütün mülteciler de ona karşı büyük bir öfke ve nefret duyuyordu.[41]

Kossuth, Vidin’de tükenmez bir enerji ile anavatanı ve mülteciler için büyük uğraş veriyordu. Mültecilerin Vidin kampında yaşamlarını iyi bir şekilde sürdürebilmeleri için, başta Ziya Paşa olmak üzere, Türk yöneticiler ile sürekli iletişim halindeydi. Bâbıâli’ye gönderdiği mektuplarla da, mültecilerin Avusturya’ya iâde edilmesini engellemeye çalışıyordu. Aynı zamanda, Batı’daki güçlü mercileri de zorluyor ve özellikle İngiltere ve Fransa kamuoyunu Macaristan lehine çevirmenin yollarını arıyordu. Böylece Kossuth, Vidin’deki hayatının önemli bir kısmını diplomatik girişimlere ayırıyordu. Kendisine tahsis edilen evde yoğun bir çalışma temposu içerisindeyken, yaveri Asboth ve tercümanı Szölöy sürekli yanında bulunuyordu. Kossuth, bunlarla sadece aynı çatı altında değil, aynı odada kalıyordu. Asboth ve Szölöy sürekli olarak Kossuth’a moral vermeğe çalışıyorlardı.[42] Kossuth, mültecilerin başı olarak onların hayatlarını kolaylaştırmak için, sınırlı etkinliği dahilinde, mümkün olan her şeyi yapmaya da çalışıyordu. Gerçekten de, Kossuth’un 22 Ağustos’ta Vidin’den Mustafa Reşid Paşa’ya ve İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçilerine gönderdiği mektuplar, onun vatandaşlarını unutmadığının kanıtlarıydı. Bu mektuplarda Kossuth, Reşid Paşa’yı ve elçileri, mültecileri Avrupa’nın diğer ülkelerine göndermeğe ikna etmenin yollarını arıyordu. Bunun hemen gerçekleşmeyeceğini bildiği için de, mültecilerin durumlarını kolaylaştıracak çözümler peşindeydi. Bu diplomatik girişimin üzerinden çok geçmeden, 12 Eylül 1849’da Londra ve Paris’teki Macar elçileri Pulszky Ferenc ve Teleky Laslo’ya Macarlar için büyük tarihi önemi olan mektupları göndermişti.[43] Bu mektuplarda ise elçilerden, Macaristan için Avrupa’da kamuoyu oluşturmalarını istiyordu. Nihayet, 20 Eylül 1849’da İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’a da dikkate değer bir mektup yazmıştı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ