MACAR MÜLTECİLERİ

MACAR MÜLTECİLERİ

Macar tarihinde ihmal edilen konulardan birisi de 1848-1849 Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Macar göçmenlerin Macaristan’ı terk etmelerini takiben Türkiye’deki yaşantılarıdır. Vali Lajos Kossuth ve onun seçkin maiyetinin hayatı, Vidin’de, Şumnu’da ve Kütahya’da ikametleri ve mültecilerle ilgili uluslararası çatışmalar ve ilişkilerle ilgili konular iyi bilinirken,[1] Eylül 1851’de Kossuth’dan ayrılmalarından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda kalan yüzlerce Macar’ın hayatları hakkındaki bilgimiz -bunlardan bir çoğunun önemli mevkilere gelmiş olmasına karşın- çok azdır. Bu çalışma temel olarak, Macar kaynak ve literatürünü kullanmak suretiyle her iki ulusun tarihinde de az bilinen göçmenlerin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hayat tarzlarını anlatmaya çalışarak onların hayatları ve 1951’den sonraki olaylar üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Avusturya Hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu’na gitmesi beklenen mültecileri sınır dışı etmesi için 1848 yılının sonunda Babıali’yi haberdar etmiştir. 1848’in Ocak ayının sonunda Avusturya Dışişleri Bakanlığı, İstanbul ve diğer Doğu konsolosluklarındaki diplomatlarına Kossuth’un portrelerini ve eşkalini göndermiştir.[2] İlk mülteciler Budapeşte’de Osmanlı Hükümeti’nin temsilcisi olan Fuat Efendi’nin 23 Temmuz 1849 tarihli raporunda anılmaktadır. Raporda 1120 kişi listelenmiştir, bunlardan otuz altısı 20 Temmuz 1849’daki Vöröstorony savaşından sonra Osmanlı topraklarına sürülen 55. ve 88. honved taburlarına (bir batarya ve yaklaşık 30 süvari) tabi idi.[3] Mülteciler askeri eskortla sınırdan götürülmüşlerdir. 17 Ağustos’ta Kossuth da Türkiye’ye girmiş ve oradan Turnu Severin’e, daha sonra da 22 Ağustos’ta Vidin’e nakledilmiştir.

Ayın sonlarına doğru honved tüfek alayı ile Leh ve İtalyan lejyonları olan 27., 67. ve 78. taburlar da bir ünite olarak kaçmışlardır. Vidin kampının nüfusunun yeni mültecilerin gelmesi ve hastalıkların ya da salgınların neden olduğu kayıplar sebebiyle değişmesi sonucunda, göçmenlerin tam olarak sayısı belirlenememektedir. Bununla birlikte, Türk kaynaklarına göre, Ekim ayının sonunda 3156 kişinin Macaristan’a geri dönmeleri ile sayılarının 5000-5500 olduğu tahmin edilmektedir. Kasım ayının başında 1690 mülteci kaydedilmiştir. 4600 kişi hastalık nedeniyle kampta ölmüştür. Bu bilgilerden başka birkaç başarılı kaçışın da bulunduğu bilinmektedir.[4] Sınır dışı edilme konusunda diplomatik ilişkiler derhal başlamıştır. Macar ayaklanmasını bastıranlar şartsız olarak mültecilerin sınır dışı edilmesini talep etmişler, Avusturya 1739 Belgrat Anlaşması’nın 18. maddesini belirtirken, Ruslar 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 2. maddesine atıf yapmıştır. Bu anlaşmalarda taraflar, isyancıları sınırdan uzakta tutma ve kendi ülkelerinde böyle kişilere barınak sağlamamaları konusunda iki taraflı yükümlülükler üstlenmişlerdir. Bu maddeler arasında, İslam’a dönenler dışında Türkiye’ye kaçan mültecilerin sınır dışı edilmeleri vardı.[5] Leh görevliler, muhtemel bir Leh isyanı durumunda ciddi bir Çarlık tehlikesine işaret edebiliyorlardı. Rusya Macar Savaşı’nı kazanmasından elde ettiği prestiji kullanarak etkisini Osmanlı İmparatorluğu’na yaymak istedi. En başından beri, İngilizler Osmanlı Hükümeti’nin Rusya’nın taleplerini reddetmesini teşvik etmişler, ancak savaş olmaksızın barış ve dengeyi devam ettirmeyi amaçlamışlardır. Yayılan Rus etkisi Türkler için de ana sorun idi. Mülteciler sorunu ve daha da gergin Rus-Osmanlı ilişkisi potansiyel bir savaşın çıkmasını ihtimal dahiline getirmiştir. Çar birliklerine karşı savaşmada deneyim sahibi olan Macar ve Leh subaylarının desteği Türkiye’ye büyük bir yardım olacaktı.

Türkiye sınır dışı etmeyi reddedince Ruslar savaş tehdidini ima ettiler. İngilizler ve Fransızlar herhangi bir çatışma durumunda Türkiye’ye yardım etme sözü verdiler. Aslında onlar Rus tehdidini potansiyel bir tehlike olarak görmüyorlardı. Yıllardan beri savaşmış olduklarından dolayı, Avusturya ve Rusya böylesi bir konuda Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa’nın büyük güçleri ile çatışmak istemeyeceklerdi.

Osmanlı İmparatorluğu gizli bir biçimde mültecilere Müslüman olmalarını teklif etti. Euduan dinini değiştirmemiş olan Kovutuh’un başlangıçtaki düşüncesini bilemeyiz ama, kısa bir süre sonra Papalıktan memnun olmayan halkın Protestanlığına dönmelerini teklif ettiğine göre, bu teklifi suçlayıcı görmediği aşikardır. Fakat mülkçüler bu teklifle bir sığınak bulma şansını değil ama, düşman tarafları birbirine düşürme ümidini gördüler. Vidin kampına 17 Eylül’de ulaşan mektubunda Kont Gyula Andrâssy şöyle yazıyordu: “Macar Savaşı Türkiye’de devam ettirilecektir.” Kont, Kossuth’un İstanbul’daki temsilcisi idi, sonra Macar Başbakanı olmuş ve daha sonra da Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı olarak çalışmıştır. Başlangıçta mülteciler başka bir dine geçmeyi reddettiler, ancak Korgeneral Jozef Bem’in zekice bir konuşmasının ardından gittikçe daha çok sayıda mülteci dinini değiştirdi. Bundan başka, Osmanlı İmparatorluğu’nun teklifine göre herkes birkaç ay sonra sözünden geri dönüp dönmeme konusunda serbest olacaktı. Bununla birlikte, Kossuth İstanbul elçisine ve İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston’a yazdığı mektubunda, Batı Avrupa’da büyük bir curcunaya sebep olan Türk teklifini reddetmiş ve Osmanlı Hükümeti’ni kendi kendinden özür dilemesi için zorlamıştır. Din değiştirenler diğerlerinden ayrılmışlar, kendilerine üniforma ve ücret verilmiştir. Kamptaki kötü şartlarla karşılaştırıldığında oldukça iyi bir hayat sağlayan bu durum bir çoğuna din değiştirtmiştir. 29 Ekime kadar din değiştirenlerin sayısı 238’i bulmuştur (216’sı Macar, 7’si Leh ve 15’i de İtalyan). Ancak başka bir kaynak 256 kişiden söz etmektedir. Bu rakamlar, Osmanlı Ordusu’na katılanların yer değiştirmesini gösteren bir Türk belgesi ile örtüşmektedir. 193 kişi Rumeli’ye gitmiş, 21 kişi İstanbul’a gönderilmiştir. Ayrıca muhtemelen din değiştirenlerin karıları olan 15 de kadın vardır. Bunların toplamı 229 yapmaktadır. Din değiştirenlerden ve entelektüellerden başka bir grup da daha sonra atanmışlardır.[6] 12 Ekim’de Avusturya Generali Hauslaup Vidin’e gelmiş ve yurda dönen askerlerin bir şartla affedileceğini garanti etmiştir. Bu şart zorunlu askerlik yapmalarıydı. Aynı şartlar (Avusturya bakış açısından) herhangi bir suç işlemedikleri varsayılan subaylara da önerilmiştir. Ancak bunlar sadece normal asker olarak Avusturya ordusuna katılabileceklerdi. İmparatorluk rejimi, tek bir ünitede bulunan göçmenlerin neden olduğu dezavantajları kabul etmiştir. Kossuth onu daha önce yazmıştır: “Ordudan kaçan ve uygun bir düzen ve disiplin ile askeri yapısını koruyan Macarların, bizi dostça kabul eden Türklerin sempatisini korumaları en çok istenen şeydir ve Macar uyrukluğunu temsil etmek Avusturya’nın despotizmine karşı canlı bir tehdit oluşturmaktadır.” Yurda dönenlerin büyük bir kısmıki bunlardan bir çoğu hastaydı- hayatlarının tehdit edilmemesi nedeniyle normal askerdiler. Fakat, subaylar yurda dönerken nasıl bir cezalandırma ile karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Türk kaynaklarına göre, 21 Ekim’de 3156 Macar, Leh ve İtalyan Avusturya’nın otoritesi altında ülkeye geri dönmüşlerdir.[7]

Ekim ayının sonunda ve Kasım ayının başında, Rusya sınırının yakınlığı ve yaklaşan kış nedenleriyle 1469 mülteci Vidin’den Şumnu’ya getirilmişlerdir. İtalyanlar Gelibolu’ya yöneltilmiştir.[8]

Şumnu’daki yetkili komutan olan Halim Paşa, muhtemelen göç sırasında Kossuth ile düşmanlığa giren Bem’in baskısı ile göçmenlerin lideri olarak honved General Mor Perczel’i tayin etmiştir. Perczel’in önerisi sıkıntılı durumu çözmüş ve Vali’nin başkanı olduğu bir komite kurulmuştur. Macarlar kendi yargı sistemlerini kurmuşlardır. Ancak, Şumnu’da daha ciddi bir olay vukua gelmiştir. Göçmen Rudolf Bardy Avusturya konsolosunun tercümanı ve yardımcısı ile güvenilmez bir honved subay olan Pollak’a hakaret etmiştir. Pollak’ın konsolosluğa kaçması üzerine Bardy, Pollak’ın dışarı çıkarılmasını istemiş ve sonunda silah sıkılmıştır. Avusturya konsolosunun şikayeti nedeniyle göçmenler kışlalara dönmek zorunda kalmışlardır.[9]

Avusturya ve Rusya göçü dağıtmayı ve temizlemeyi amaçlamaktaydı. Uzun müzakerelerden sonra Macarların Anadolu’da, Rusya ve Avusturya sınırlarından çok uzakta Konya ve Kütahya’da iskan edilmesi ve yurda dönmek isteyenlerin serbestçe dönmelerine izin verilmesi konularında anlaşmaya varıldı. Lehler Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmak zorundaydılar. Osmanlı vatandaşı olarak kabul edilen İslam dinini seçmiş olanların Diyarbakır’a götürülmeleri düşünülüyordu. Ancak kötü hava koşulları nedeniyle Suriye’deki Halep şehrine götürülmüşlerdir. Bu anlaşmayı takiben üç büyük güç 23 Aralık 1849’da tekrar diplomatik ilişki kurdular ve Osmanlı Hükümeti yedek birliklerini terhis etti.[10]

Kossuth ve onun 56 arkadaşı 15 Şubat 1850’de Şumnu’yı terk ettiler ve Bursa’da bir aydan daha fazla süre geçirdiler. Buradan 6 Nisan’da ayrıldılar ve 12 Nisan’da Kütahya’ya vardılar.[11] Bir taraftan suikast nedeniyle Vali’yi Avusturya saldırılarından korumak amacıyla, öte yandan da, birçoğunun Batı Avrupa’ya veya Amerika Birleşik Devletleri’ne Kütahya’dan gitmenin daha kolay olduğunu düşünmeleri nedeniyle, daha sonra Kütahya’ya, gittikçe artan sayıda Macar gelmiştir.

Kossuth İzmir yakınlarında bir koloni kurmak istemiş ve bunun için de kendisi bir plan yapmıştır. Bunun nedeni daha önce kendisi tarafından ifade edilmiştir: “Eğer biz dünyada dağılırsak, kişiler haline geleceğiz, birliğimizi kaybedeceğiz, hiçbir şeyi temsil etmeyeceğiz ve uygun koşullarda dahi kazanamayacağız, savaşta bile örgütlenmiş bir bütün olarak değil, tek tek ve zorlukla ülkemizde sadece sürünebileceğiz.” Kolonide askeri disiplini devam ettirmeyi istedi. İzmir yakınlarında biraz arazi edindi ve biraz sermaye biriktirdi. Bununla birlikte, Valin’in isteğine karşı, Türkiye’de yaşayan Macarları devşirmek çok ‘gürültülü’ idi. Şöyle ki; kısa bir süre sonra Avusturya ve Rusya’nın bundan haberi oldu ve önceleri bunu potansiyel bir çözüm olarak görmelerine rağmen planın uygulanmasını Osmanlı Hükümeti’ne engellettirerek bunu derhal protesto ettiler.[12]

3 Mart 1851’de Amerikan Kongresi bir karar alarak Kossuth ve maiyetini Birleşik Devletler’e davet etti. Avusturya’nın sert protestosuna karşın, Osmanlı Hükumeti gözlem altındaki tüm Kütahyalıları serbest bırakmayı istediğini açıkladı. Daha sonra da Viyana, Macar göçmenlerin Avusturya İmparatorluğu sınırlarına yakın kalmalarındansa Birleşik Devletler’e gitmelerinin daha iyi olduğunun farkına vardı. Tam 8 Mayıs’ta Macar Hükûmeti’nin birinci sorumlusu Savaş Bakanı olan Honved Korgeneral Lazar Meszaros ve Kütahya göçmenlerinden yarısından daha fazlası şehri terk ettiler ve İngiltere’ye gemi ile yola çıktılar. Aynı zamanda Türk polisi İstanbul ve Bursa’da Macar avına çıktı ve ele geçirilenler gemiyle yola çıkmaya zorlandılar. Osmanlı İmparatorluğu bunların seyahati için 286,487 kuruş ödedi. Kossuth ve maiyeti sonunda şehri 1 Eylül 1851’de terk ederek uzun ve daha özgür olan göçmen hayatına başladı.[13]

Mülteciler göç sırasında zamanlarını faydalı bir şekilde harcamaya çalıştılar. Pek çoğu daha sonra Amerika ya da İngiltere’de kalmayı umarak yabancı dil, daha çok da İngilizce öğrenmeye başladılar. Hemen hemen hepsi Türkçe öğrendiler. Daha sonra anılacak olan eski süvari çavuşu Daniel Szilagyi, dili mükemmel olarak konuşuyordu. Bu çavuş arkadaşları için bir gramer kitabı yazmıştır.[14] Kossuth da Şumnu’da 1850-1851 yıllarında Türkçe öğrenmeye başlamıştır ve o da bir kitapçık ve iki lügatçe yazmıştır. Onun el yazısı, Türkçe lehçelerinin tarihi konusunda bize birkaç ilginç bilgi sunmaktadır.[15] Ayrıca askeri çalışmalara da devam etmiştir. Meszaros da kısa bir gramer kitabı ve bir sözlük yazmıştır.[16]

Nisan 1851’de, Kossuth Türkiye’de kalırken, Macaristan’ın bağımsız bir devlet olarak anayasal yapısı konusunda fikirlerini açıkladığı muhtemelen en önemli çalışmasını yapmıştır. Bu plan demokrasi bağlamında Amerikan Anayasası’nı dahi geçmektedir. Çalışmanın ana fikri kendi kendini yönetim idi. Yasama organından kasaba düzeyine kadar devlet organlarının genel oy hakkı temelinde seçilmesini istiyordu. İfade, din ve toplantı özgürlüklerini vurguluyordu. Yaşamın tüm alanlarında her bir uyruk için ana dilin serbest kullanımının garanti edilmesini istiyordu. Göç yılları süresince, değişen siyasal şartlara göre çalışmalarını değiştirmiştir, ancak temel fikir ilk defa Kütahya’da kağıda dökülmüştür.[17]

Bununla birlikte, göçmenlerin çoğunluğu Şumnu’da kalmışlardır. Osmanlı Devleti tarafından desteklenmişlerdir ve karpat, aldıkları paranın miktarından hareketle yayılmanın yaklaşık 730 olduğunu hesaplamaktadır; ancak bu sayıdan ihtiyacı olmadığı için Osmanlı’dan para yardımı almayanları ve düzenli bir ödeneğe sahip subayları muaf tutmuştur.. Eğer, 26 Ocak 1850’de Şumnu’da 492 kişinin listelendiği bir kaydı ve bildiğimiz kadarıyla daha sonra Şumnu’ya çok daha fazla mültecinin geldiğini düşünecek olursak, bu rakamlar mübalağalı görünmektedir. Bunlardan 492 kişi Amerika’ya gitmiştir. Diğerleri Osmanlı İmparatorluğu’nda dağılmışlar veya diğer ülkelere gitmişler ve birkaç kişi de Osmanlı askeri hizmetine girmiştir.[18]

Türk listesine göre toplamı 35 olan din değiştirenlerden bazıları, Bem tarafından rehberlik edilerek Halep’e gitmişlerdir. Bunlar İskenderun’a deniz yolu ile taşınmışlar ve oradan Arabistan Ordusu’nun bir süvari birliği onları Beyrut yolu ile Halep’e götürmüştür. Şehrin dışındaki bazı kışlalar bunların ikametinde kullanılmıştır. Başlangıçta, mahkum olarak ele alınmışlar ve şehirde serbest biçimde hareket edememişlerdir. Dükkanlara gidemiyorlardı ve Halep’in diplomatik kolonisinin üyeleri ile temas kurmaları engelleniyordu. Bem, Vezir Büyük Reşit Paşa’ya bir şikayet dilekçesi yazmış ve bunu takiben durumları oldukça düzelmiştir: Şehir içinde ve çevresinde serbestçe hareket edebiliyorlardı. Hatta kesilen ödemeleri de halledilmiştir. Ayrıca Fransız, İngiliz, İtalyan ve İspanyol konsolosluklarından sık sık davetler de kabul edebiliyorlardı.

Yeni adı Murat Paşa olan Jozsef Bem 7500 kuruşluk aylık ödeme ile ferikliğe (bölgesel komutan) atanmıştır. Paşa Osmanlı ordusunda reform yapmak için hırslı planlar yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir bölgesine hızlı bir biçimde kumanda edilebilecek mobil bir top planı yapmıştır. Bu plan içerisinde develerin nasıl kullanılabileceğini incelemiştir. Arapların dışında düzensiz süvari birlikleri kurmak istemiştir. Fırat nehrinin kavşak yollarını korumak için büyük kaleler zinciri planlamıştır. Sınırlara yakın yaşayan nüfusu göçebe çöl kabilelerinin saldırılarından korumak amacıyla sınır muhafız birlikleri kurmak istemiştir. İki büyük nehir olan Fırat ve Dicle’yi kontrol etmekle de uğraşmıştır. Kışlalarda kendi geliri ile oldukça deneysel tarzda çalışan bir salpetre fabrikası kurmuştur. Top ve tüfek koruması için modeller üzerinde çalışmıştır.[19] Mayıs 1850’deki mektubunda, Fransız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısına, Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu ile askeri bir anlaşma yapmasını önermiştir. Temmuz ayında, Şumnu’daki Leh ve Macar göçmenlere, istedikleri zaman istifa etme ve ayrılma seçeneği vermek suretiyle, önceki rütbeleri ile Suriye alaylarına katılmaları, kabiliyetlerinin yok olmasını engellemeleri ve onları kullanmaları için başvurmuştur. Bildiğimiz kadarıyla bu başvuru fazla bir sonuç doğurmamıştır.[20]

Ekim 1850’de, askerlerin kaçmasına yol açan Halep garnizonunda ödemelerin suiistimali hoşnutsuzluk yaratmış ve kale önemli ölçüde zayıflamıştır. Bir grup göçebe Arap topluluğu bu durumun avantajını kullanmış ve şehri abluka altına almıştır. Diğer Araplara, şehirdeki tüm Türk ve Hıristiyan askerleri öldürmelerini, aksi taktirde şehri tahrip edeceklerini söylemişlerdir. Fakat onların planı şehrin karargahına bildirilmiştir. Osmanlı yönetimi Bem’den yardım etmesini istemiştir. Talebi üzerine tam yetki verilmiş ve mükemmel bir örgütlü savunma ile isyancıları bozguna uğratmıştır. Ölü sayısı hakkında tam bir rakama sahip değiliz. Savaştan sonra Bem emekli olmuş, daha önceki yaraları, sıtma ve alışık olmadığı iklim nedenleriyle kısa bir süre sonra 10 Aralık 1850’de ölmüştür. Hükümet borçlarını halletmiş ve onun için süslü bir mezar taşı dikmiştir.[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ