LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI (24 TEMMUZ 1923)

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI (24 TEMMUZ 1923)

Bu Muahedenâme, Türk Milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Muahedenâmesiyle ikmâl edildiği zannedilmiş, büyük bir suikastın inhidamını ifade eder bir vesikadır.”

M. Kemal ATATÜRK

Lozan’a Giden Yolda Birinci Dünya Savaşı Sonrası Olayları

Birinci Dünya Harbi, insanlığın maddî ve manevî kayıpları dikkate alındığında beşeriyetin başına gelen en büyük felaketlerden biridir. Çünkü bu savaşta ülkeler, milyonlarca insanını kaybetti, sakat kaldı, geri dönebilenler büyük bir dram yaşadı. Savaş ekonomisi sebebiyle devletler malî açıdan da kayba uğradılar. Savaştan sonra ekonomik buhran bütün dünyayı etkisi altına aldı. Dört yıl süren bu büyük mücadelenin galipleri oldu, ancak siyâsî ve iktisadî neticeleri göz önüne alındığında kazananları yoktu.

Savaş sonrası imzalanan barış antlaşmaları, dünyaya sulh ve sükûneti getirmekten uzak kaldı. Aksine yeni bir büyük savaşın işaretlerini verdi. Bu yüzden Lozan Barış Antlaşması hariç, Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan antlaşmalar sistemi, “barışa son veren barış” olarak adlandırıldı.[1]

Galip devletler, kendi aralarında topladıkları Paris Sulh Konferansı neticesinde Almanya ile 23 Haziran 1919’da Versailles Barış Antlaşması, (Avusturya-Macaristan savaş sonrası iki devlet olarak parçalandığı için) Avusturya ile 10 Eylül 1919’da Saint Germain Antlaşması, Macaristan ile 6 Haziran 1920’de Trianon Antlaşması ve Bulgaristan ile 27 Kasım 1919’da Neuilly Antlaşması’nı imzaladılar.[2]

Paris Barış Konferansı’nda ele alınan en önemli konulardan birisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini belirleyecek “Doğu Sorunu / Şark Meselesi” idi. Gerçi, İtilaf Devletleri savaş esnasında aralarında imzaladıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti topraklarını kâğıt üzerinde paylaşmış bulunuyorlardı.[3] Bununla beraber, Paris Barış Konferansı’nda en uzun süren müzakereler, Osmanlı ülkesinin paylaşımı konusunda olmuştu. Bu vesile ile Osmanlı Devleti ile imzalanacak barış şartları, diğerlerine göre en geri bırakılmıştı. Özellikle İngiltere ve Fransa arasındaki bölüşmelerin ne şekilde olacağına dair çekişmeler, konferansın uzamasına sebep oldu. İtilaf Devletleri, bu anlaşmazlıkların giderilmesi sonrası, nihayet 24-26 Nisan 1920’de San-Remo’da Osmanlı Devleti ile yapacakları barış şartları üzerinde uzlaştılar.[4] 11 Mayıs’ta Osmanlı delegelerine tebliğ edilen bu kararlar, 22 Temmuz 1920’de. Osmanlı Saltanat Şurası’nda oylanarak kabul edildi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri ile Osmanlı delegasyonu arasında 10 Ağustos 1920’de “Sevr Antlaşması” imzalandı.

Tamamı 433 maddeden oluşan bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, kendi ölüm fermanını imzalamış bulunuyordu. Buna göre; Osmanlı ülkesi, İstanbul şehri ile Batı Karadeniz ve İç Anadolu’ya sıkışmış küçük bir toprak parçasından ibaret olacaktı. Asırlardır Türk yurdu olan Doğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt devleti kurulacaktı. Bunun dışında kalan Türk toprakları, İtilaf Devletleri tarafından paylaşılacaktı. Türk ordusu terhis edilerek, çok az sayıda jandarma bırakılacak; Boğazların idaresine el konulacak; azınlıklara Türklerin millî bütünlüğünü zedeleyici her türlü haklar tanınacaktı. Kapitülâsyonlar, muhtevaları ve uygulanan ülkelerin sayıları genişletilerek devam ettirilecek ve Osmanlı Maliyesi denetim altına alınarak, İtilaf Devletleri tarafından idare edilecekti.[5]

Osmanlı yönetimi, bütün bu ağır şartlara rağmen kurtuluşu galip devletlerin isteklerine uymakta görüyordu. Bununla beraber Türkler arasında gerçek kurtuluş çareleri arayanlar da vardı. Mütarekenin imzasından hemen sonra, memleketin her yöresinde Millî Mukavemet teşkilatları kurulmuş ve Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Millî Mücadele ateşi yakılmıştı. İzmir’in işgalini müteakip Türk Milleti, ateşe koşan kelebekler gibi Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer aldı. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktı”. Toplanan kongreler ve alınan kararlarla Türk nüfus ekseriyeti bulunan yerler, millî sınırlar olarak kabul edilerek, Sevr kararlarını alanlara ve imzalayanlara karşı çıkıldı. Sevr Muahedesi hükümleri, her ne kadar İstanbul Hükümeti tarafından kabul edilmişse de uygulama alanı önemli ölçüde Anadolu toprakları idi. Bu topraklar, TBMM Hükümeti ve ordularının hâkimiyetindeydi. İtilaf Devletlerine göre, Sevr’e giden yol Ankara’nın düşürülmesinden geçiyordu.[6] Bu gaye ile Anadolu’daki işgalci Yunan ordularını Ankara üzerine sevk ettiler. Anadolu, tarihin en şanlı İstiklâl Savaşı’na sahne oldu. Türkler, 26 Ağustos 1922’de düzenledikleri Büyük Taarruz, Başkumandanlık ve Takip harekâtı ile İzmir’e doğru ilerlediler. Hedef, bütün ülkenin düşmandan arındırılması idi.

Türklerin bu şekilde art arda zaferler kazanarak, İzmir’e doğru ilerlemeleri, bozguna uğratılan Yunan karargâhında endişe ile izleniyordu. Yunan Hükümeti, Anadolu’dan gelen kötü haberler üzerine, 2 Eylül 1922’de İngiltere’ye müracaat ederek, mütareke istedi.[7] İngiltere, bu teklifi birkaç gün gizli tuttuktan sonra, 4 Eylül’de Fransa ve İtalya Hükümetlerine bildirdi. Ancak, mütareke şartları hususunda müttefikler arasında görüş ayrılıkları vardı. İngiltere, yalnız Anadolu’nun tahliyesi şartı ile mütarekeye razı idi, Fransa ise, Yunanlıların Midye-Enez hattına kadar olan Doğu Trakya’yı tamamen boşaltmalarını istiyordu.[8]

İtilaf Devletleri Yüksek Komiserleri, 6 Eylül’de kendi aralarında anlaşarak, 7 Eylülde TBMM Hükûmeti’nin İstanbul Mümessili Hamid Bey’e Anadolu’nun boşaltılması şartı ile Yunanistan’ın mütareke istediğini bildirdiler.[9] Ankara Hükümeti, Müttefiklerin bu teklifini ihtiyatla karşıladı. Kısa sürede cevap vermeyerek, zaman kazanacak ve bu süre içerisinde bütün Anadolu düşmandan temizlenecekti. Nitekim, 9 Eylül’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa, 12 Eylül’de Gemlik ve Mudanya kurtarıldı.[10]

Misâk-ı Millî sınırlarına ulaşılabilmesi için İstanbul ve Trakya’nın da kurtarılması gerekli idi. Bu gaye ile ordu, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına ileri harekâta yöneldi. Bu durum tarihte “Çanakkale Olayı” diye tanınan krizi yarattı.[11] Bu buhran döneminde Türk kuvvetleri Çanakkale ve İzmit önlerine kadar ilerlediler. Bu askerî gelişmeler üzerine İtilaf Devletleri temsilcileri (Poincare, Curzon, Kont Sfortza), Boğazlara karşı girişilen Türk harekâtını durdurmak ve mütareke şartlarını belirleyerek, barış konferansına zemin hazırlamak için, 20-23 Eylül 1922 tarihleri arasında Paris’te bir araya geldiler. Müzakereler çok sert tartışmalara sebep oldu. Curzon, mütareke görüşmeleri esnasında generallere esneklik kazandırmak için Türk tarafına sunulacak teklife, Trakya ile ilgili açık bir hüküm koymak istemiyordu. Fransa ve İtalya ise Trakya’nın Türklere verileceğinin taahhüt edilmesini, aksi takdirde Mustafa Kemal ve ordularını durdurmanın imkansız olduğunu söylüyordu.[12] Sonuçta “Üç müttefik devlet, Türkiye’nin Meriç’e ve Edirne’ye kadar Trakya’yı geri alma arzusunu olumlu telakki eyler” şeklinde ortak bir formül bulundu.[13]

Bu karar, 23 Eylül 1922’de Türk Hükûmeti’ne sunuldu. Türk Hükümeti de kısa süren müzakereden sonra, Trakya’nın tahliyesi şartı ile Mudanya’da görüşmelerin yapılmasını kabul eden cevabını, 29 Eylül’de İtilaf Devletlerine bildirdi.[14]

Bunun üzerine İngiltere (Genl. Harrington), Fransa (Charpy), İtalya (Mombelli) ve Türkiye (İsmet İnönü) arasında, 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında Mudanya Mütarekesi görüşmeleri gerçekleşti. İmzalanan Mütareke hükümlerine göre, Trakya tek bir kurşun atılmadan anavatana kavuştu. Buna karşın İtilaf Devletleri, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile İstanbul şehri üzerindeki hakimiyetlerini barış imzalanıncaya kadar koruyacaklardı.[15]

Böylece, Türk-Yunan savaşı sona ermiş ve Avrupa devletleri ile Türkiye arasında barışın yolu açılmıştı. Lâkin İngiltere, mütareke şartları ile Türkiye’nin barış konferansındaki gücünü oldukça kısıtlamıştı. Trakya’ya çıkarılan Türk askeri sayısı 8.000 jandarma ile sınırlandırılmıştı. Çanakkale ve İstanbul Boğazları barış yapılıncaya kadar Müttefik kuvvetlerin elinde kalacaktı. Böylece Türkiye, konferansın kesilmesi tehlikesi karşısında Yunanistan’a karşı harekât gücünü önemli ölçüde önceden kaybetmiş olacaktı. İngiltere, bu askerî kısıtlamalarla da yetinmemiş, bir kısım manevralarını da konferans dönemine bırakmıştı. Karaağaç’ı Yunanlılardan tahliye ettirmeyerek,[16] ileride elde edecekleri bir tavize karşılık Türkiye’ye vermeyi plânlamıştı. Ayrıca konferansa, Ankara ve İstanbul Hükümetlerini birlikte davet ederek, görüş ayrılıklarına sebep olacaktı. Türkiye bu oyunu önceden fark etmiş ve karşı bir hamle ile İstanbul Hükûmeti’ni ortadan kaldırmıştı. Bütün bunların yanı sıra Müttefikler, konferansta ortak bir politika belirleyeceklerdi.

A. Lozan Barış Konferansı (20 Kasım 1922-24 Temmuz 1923)

1. Konferansın Yeri ve Delegelerin Tespiti

Mudanya Mütarekesi sonrasında barış görüşmeleri süreci hızlandırıldı. Ancak müzakerelerin nerede yapılacağı kesinleşmiş değildi. Mustafa Kemal Paşa, konferansın Yunanlıların mağlubiyetinin tescil edildiği İzmir’de toplanmasını istiyordu.[17] Böylece Türkiye, görüşmelerde psikolojik bir baskı kurmayı düşünüyordu. Buna karşılık Müttefikler, konferansın Lozan’da yapılmasını istiyorlardı. Lozan, o dönemde Türklük için iyi bir yer değildi. Burada oturan Rumlar ve Ermeniler Lozan şehrinin havasını Türkler aleyhine çevirmişlerdi. Bütün İsviçre bu havadan etkilenmiş durumdaydı. Bu sebeple müzakerelerin yapılacağı yerin havası, Türklerin millî davalarının anlaşılabilmesi için iyi bir muhit değildi.[18] Bu olumsuzluklara rağmen Türk yönetimi, bunu bir sorun haline getirmeyerek, İzmir hususunda ısrar etmedi.

Bununla beraber, davetin şeklinden kaynaklanan önemli bir sorun yaşandı. Üç Müttefik Devlet, konferansa Ankara Hükümeti ile beraber İstanbul Hükûmeti’ni de davet etmişlerdi. Böylece Türk tarafının görüşlerini zayıflatmış olacaklardı. Bu şekilde İstanbul Hükûmeti’nin müzakerelere davet edilmiş olması ve Sadrazam Tevfik Paşa’nın da bu konuda ısrarcı görünmesi, Ankara’nın tepkilerine yol açarak, saltanatın ilgasını gündeme getirmişti.[19] Bu amaçla toplanan TBMM, 1 Kasım 1922’de tarihî bir karar alarak, saltanat ve hilafeti bir birinden ayırarak, Osmanlı saltanatına son verdi.[20] Böylece İstanbul Hükûmeti’nin de varlığına son verilerek, konferansa hangi tarafın katılacağı meselesi halledilmiş oldu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ