KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’NİN TARİHİ

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’NİN TARİHİ

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye’nin askeri müdahalesinden 1 yıl sonra 1975 yılında kurulmuş olan Kıbrıs Türk Federe Devletinin yerine geçmek üzere 15 Kasım 1983 tarihinde ilan edildi.[1] Federe devlet ile Cumhuriyet arasındaki temel fark, federe devletin, ileride Kıbrıslı Rumlarla birlikte oluşturulacak olan federal bir sistemin parçası olarak düşünülmüş olmasıydı. Federe devletin kurulması bağımsızlık ilanı niteliği taşımamaktaydı. Kıbrıslı Türkler, 1983 yılında federe devlet olma statülerini bir kenara bırakarak kendilerinin self-determinasyon hakkı olan bir ‘halk’ oluşturduklarını vurgulamanın gerekli olduğu sonucuna vardılar.

Kıbrıslı Türklerin bağımsızlık ilan etmelerinin temel nedeni, Yunan Başbakanı George Papandreou tarafından teşvik edilen Kıbrıslı Rumların Cumhurbaşkanı Spyros Kipriyanu’nun Kıbrıs meselesini uluslararası hale getirme konusunda kararlı olmasıydı. Kıbrıslı Türkler bu şekilde davranarak dünya kamuoyunu davalarının haklılığı hususunda ikna edebileceklerini ümit etmekteydiler. Bu yönde harekete geçmek için de oldukça iyi bir konuma sahiptiler. Birincisi, sadece Kıbrıslı Rumlardan oluşan Kıbrıs hükümeti, Türkiye hariç tüm devletler tarafından 1960 yılında uluslararası anlaşmalarla oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti olarak tanınma başarısını elde etmişti. Bu olgu, içinde sadece Kıbrıslı Rumların kaldığı hükümeti, Kıbrıs’a BM Barış Gücü yerleştirmek amacıyla de facto hükümet olarak tanıyan BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı kararının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Bu kararın çok ciddi bir karar olduğu daha sonra meydana çıkacaktı.[2] İkinci olarak, ada üzerinde oluşacak bir Sovyet varlığının, 1960 Kuruluş Anlaşmasına göre izin verilmiş olan iki İngiliz egemen askeri üssünü tehlikeye atabileceği yolunda İngilizlerin (ve Amerikalıların) duyduğu kaygı, 1964 yılından sonra İngiltere’nin 1960 düzenlemelerinin Garantör Devleti olarak etkisini ortadan kaldırmıştı. Başpiskopos Makarios, Kıbrıslı Rumların siyasi olarak adaya hakim olma amaçlarının gerçekleşmemesi halinde ada üzerinde Sovyet varlığına izin vermeyi olasılık dışı tutmuyordu. Bu yüzden İngilizlerin Rumlara yönelik politikası, yatıştırma politikası haline dönüştü.[3] Kıbrıs’ın Akdeniz’in Küba’sı haline dönüşebileceği yolunda görüşler ortaya konuyordu. Kıbrıs meselesinin uluslararası hale getirilmesinin, Kıbrıslı Rumların ada üzerinde yasal hakimiyetlerini şüphe götürmeyecek şekilde kurmasına neden olacağı yolundaki inancın üçüncü nedeni, Makarios’un önemli liderlerinden biri olduğu Bağlantısızlar hareketinin BM’deki temsil gücüydü. Aynı zamanda sınırları içinde azınlıklar bulunan sömürgeden yeni kurtulmuş birçok devlet, bu azınlıkların Kıbrıslı Türklerin özerklik kazanmalarıyla teşvik edilmelerini istememekteydi.

Adanın güneyinde Kipriyanu’nun 1983 yılında yeniden cumhurbaşkanı seçilmesiyle Kıbrıs meselesinin uluslararası hale getirilme kampanyası daha da yoğunluk kazandı. Bu kampanya, BM Genel Kurulunun, ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin ve halkının, Kıbrıs toprağı ile Kıbrıs’ın doğal kaynakları ve diğer kaynakları üzerinde tam ve etkili egemenlik ve kontrole sahip olma hakkını’ teyit eden, tamamen Kıbrıs Rum tarafını kararıyla zirve noktasına ulaştı.[4] Karar aynı zamanda ‘işgal güçlerinin’ Kıbrıs’tan çekilmesi ve mültecilerin kendi evlerine dönmesi çağrısında da bulunuyordu.[5]

Kıbrıslı Türklerin, kendilerine azınlık muamelesi yapan bu olumsuz karara gösterdiği tepki, bağımsızlık ilanını düşündüklerini dünyaya duyurmak şeklinde ortaya çıktı. Bu tavır, BM Genel Sekreterinin, Denktaş tarafından önerilen şekliyle iki toplumun liderini yeniden bir araya getirmek için çaba göstermesine neden oldu. Kipriyanu, bu girişimi kabul eder gibi görünmesiyle birlikte Genel Sekreter, her iki tarafın problemin çözümüyle ilgili ortaya koydukları öneriler arasında ortak noktalar bulabilmek için çaba gösterdi. Ancak taraflar arasında temel farklılıklar olduğu ortadaydı. BM’nin arabuluculuk çabalarının çok fazla ümit vaad etmemesi karşısında Kıbrıs Türk Federe Devletinin Yasama Meclisi 17 Haziran 1983’te büyük bir çoğunlukla Kıbrıslı Türklerin self-determinasyon (kendi kendini yönetme) hakkına sahip olduğunu onaylayan bir karar aldı. Bu, daha sonra ortaya çıkacak olan kararın bir habercisiydi.

Cumhuriyetin Kurulması

Daha fazla ileri gitmeyi frenleme, yalnızca dış dünyaya ılımlı görünmek açısından değil, aynı zamanda Devlet Başkanı Denktaş’ın tartışmalı gözüken popüleritesi açısından da bir gereklilikti. Denktaş Haziran 1981’de başkanlık seçimlerini kazanmıştı, fakat 1976 yılında elde ettiği yüzde 77.6 oy oranına göre, bu seçimde elde ettiği yüzde 51.7 oy oranı daha düşüktü. Onun kurmuş olduğu Ulusal Birlik Partisi de aynı yıl yapılan Meclis seçimlerinde pek iyi performans gösteremedi; partinin oyu yüzde 53.7’den yüzde 42.5’e düştü. Yeni Meclisteki iki sol görüşlü parti, toplam 40 üyeliğin yarıdan bir fazlasına sahipti. Sol görüşlü partiler, yeni devletin çok zor zamanlar geçirdiği bir dönemde iç meselelerde takip ettikleri politikalarla halkın desteğini almışlardı, fakat bununla birlikte Kıbrıslı Rumlar konusunda duydukları kaygı, Ulusal Birlik Partisinin duyduğu kaygıya göre çok daha azdı. 1974’ten önce bu partilerin üyelerinden bazıları, sömürgecilik karşıtı aşırı sol görüşler taşıyan AKEL’in (İleri İşçi Partisinin) üyesi olmasalar da bu partiye sempati beslemişlerdi. Bu yüzden bağımsızlık ilanı yolunda mesafe katedilmesi, iç politika nedenlerinden dolayı da büyük önem taşımaktaydı.

Bu önemli dönemeçte sol görüşlü partilerden daha ılımlı olan Toplumcu Kurtuluş Partisinde, Rum solcuların benimsedikleri aşırı solcu politikalara ve Kıbrıslı Rumların iyi niyetine güvenmeme hususunda bir tepkinin ortaya çıkması Denktaş’a büyük destek oldu; Rumların Kıbrıslı Türkleri gözden düşürme ve çökertme yönündeki uluslararası kampanyaları Türkler tarafından tepkiyle karşılanmıştı. İki sol partiden daha büyük olanında ortaya çıkan bu davranış değişikliği, Meclisin bağımsızlık ilanını oylamasının da yolunu açtı. Böylece bağımsızlık konusunda referandum yapılmasının da önüne geçilmiş oldu; referandum yapılması problem oluşturabilirdi ve büyük ihtimalle Türkiye’deki kamuoyuyla birlikte uluslararası kamuoyunu da endişeye sevk edecekti.[6] Mecliste yapılan oylamada oybirliği sağlandı, fakat Cumhuriyetçi Türk Partisi, kendisi de Kipriyanu’nun niyetlerinden şüphe etmesine rağmen, bağımsızlık ilanı için oy vermemesi durumunda yeni devletten dışlanacağı söylenerek baskı altında tutulduğunu iddia etti.

Denktaş’ın kendisinin açıkça belirttiği başka bir nedenden dolayı da bağımsızlık ilanının geciktirilmeden gerçekleştirilmesi gerekiyordu: ‘Türkiye’de kararlaştırılmış olan rejim değişikliği yüzünden uygun bir zamanda harekete geçmek zorundaydım; görevden ayrılan Ulusu yönetimi, bağımsızlık ilanından beni alıkoyamayacaktı, görev başına geçecek Özal hükümeti ise bir oldu-bittiyle karşılaşacak ve Türkiye ile Kuzey Kıbrıs’taki kamuoyunun gücünden dolayı bu kararı değiştiremeyecekti.’[7]

Bağımsızlık oylamasından sonra Denktaş yeni anayasayı hazırlamak üzere bir kurucu Meclis oluşturulmasını önerdi. Öneri, 16’ya karşı sadece 24 oyla kabul edildi. Muhalefet, anayasaya ilave yapılmasının, elde edilmesi çok zor olan üçte iki çoğunluk gerektirdiğini bildiği için mevcut anayasaya ilave yapılmasının yeterli olacağını savundu. Kurucu Meclis’te görev alacak üyeler; mevcut Meclisin üyelerine başkan tarafından atanan 10 üye, Kıbrıs Cumhuriyetinin eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük tarafından atanan 1 üye ve küçük siyasi partiler ile sendikalar da dahil olmak üzere değişik kuruluşların seçtiği 19 üyenin ilave edilmesiyle belirlendi. Kurucu Meclis, aynı zamanda geçici yasama meclisi görevini de gördü.

Kurucu Meclisteki sol görüşlü partiler çok sayıda atanmış üyenin olduğu bir organda etkilerinin azaltılmış olmasından dolayı huzursuz oldular. Yeni bir anayasa hazırlanarak, halka öneriler yapması çağrısında bulunuldu, fakat sonunda yeni anayasa, Türk Federe Devletininkinden çok farklı olmayan bir anayasa olarak ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı, başkanlık sistemi oluşturulmasını elbette tercih ederdi, fakat bu yönde herhangi bir gelişme sağlanamadı. Yeni anayasayla ilgili referandum, yeniden başlayan ve ümit verici işaretler veren BM gözetimindeki görüşmeleri olumsuz yönde etkilememek için ancak 1985 yılında gerçekleştirildi. Anayasa taslağı, 12 Mart 1985’te (Cumhuriyetçi Türk Partisi üyelerinin kullandığı) 6 oya karşı 63 oyla kabul edildi. 5 Mayıs’ta yapılan referandum da yüzde 29.82 olumsuz oya karşı yüzde 70.16 kabul oyuyla Anayasanın onaylanmasını sağladı. Oylamaya katılma oranı ise düşüktü ( %78.3).[8]

9 Haziran 1985’te Denktaş, yüzde 85.7 oranında oylamaya katılan halkın yüzde 70.2’sinin oyunu alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Bu hem Denktaş açısından hem de onun Kıbrıs politikası açısından büyük bir zaferdi. Şimdi 40 üyelikten 50 üyeliğe çıkarılmış olan Meclis için yapılan seçimlerde de Ulusal Birlik Partisi iki sol görüşlü partinin toplam milletvekilinden sadece 2 fazla olmak üzere 24 sandalye kazandı, fakat Türkiye’den yeni göç etmiş halkı temsil eden Yeni Doğuş Partisinin desteğini elde etmeyi başardı. Meclis seçimlerinde iki sol parti, Ulusal Birlik Partisi’nin kazandığı yüzde 36.7 oya karşı, birlikte yüzde 37.2 oy topladılar. Denktaş, Kıbrıs meselesini yürütülmesi konusunda açık bir şekilde bütün siyasi partilerden önemli oranda destek elde etmişti, bu onun uzun süredir kaygı duyduğu bir konuydu, fakat iç politikada muhalefetin hâlâ canlı olduğu ortadaydı.

1985 Yılından Sonra İç Politika

1985 yılından sonra Ulusal Birlik Partisi, soldaki iki partiden daha ılımlı olan Toplumcu Kurtuluş Partisiyle koalisyon kurmaya karar verdi. Bu, hiç de sorunsuz bir koalisyon değildi, hem kişisel hem de ideolojik nedenlerden dolayı ortaklık büyük baskı altına girdi. Çekişmenin temel nedeni, Türkiye’de 1983 yılında Anavatan Partisi lideri Turgut Özal’ın iktidara gelmesiydi. Özal, Türkiye’de kendisinin ekonomik politikasının temelini oluşturan Friedman tipi ekonomik politikaların KKTC’de de benimsenmesini istiyordu. Bu yöndeki ekonomik baskılar, yeni ekonomik doktrininin kendisinin sosyalist ilkeleriyle uyuşmayan Toplumcu Kurtuluş Partisi açısından kabul edilemezdi. TKP, aynı zamanda koalisyonun büyük ortağı parti tarafından, zarar verici nitelikteki petrol işçilerinin grevi ile gıda endüstrisinde 16 gün süren grevi kınamaya çağrıldığında da oldukça zor duruma düştü. Bu açıkça birbirleriyle uyuşamayanların koalisyonuydu .

Koalisyon dağıldığında Ulusal Birlik Partisi destek elde etmek üzere Yeni Doğuş Partisine yönelerek Özal’ın benimsediği yeni ilkeler doğrultusunda ekonomik reformlar uygulamaya devam etti. KKTC, kendi ayağı üzerinde durmaya teşvik ediliyordu, ancak bu uluslararası ekonomik ambargonun oluşturduğu koşullar altında gerçekleştirilmesi çok zor bir olaydı. Yeni ekonomik paket yeni politikaların uygulanması vaadinde bulunmaktaydı, fakat bu politikalar kararlı bir şekilde uygulanmadı. Zorluk, uluslararası ambargonun özellikle turizm endüstrisi başta olmak üzere ekonomik genişleme olanaklarını sınırlandırmasından kaynaklanıyordu, halbuki adanın güneyi turizm sayesinde sürekli zenginleşiyordu. Yeni Doğuş Partisi yeni liderini seçtikten sonra küçük bir parti olsa da hükümette kendisine daha fazla pay verilmesini istedi, bunun üzerine Ulusal Birlik Partisi koalisyonu sona erdirdi. UBP artık 25 milletvekiline sahipti ve eskiden Yeni Doğuş Partisine mensup olan iki bağımsız milletvekilinin de desteğini alıyordu. İçerde güçlü muhalefetle karşılaşan ve şimdi kurucusu Cumhurbaşkanı Denktaş’tan gittikçe uzaklaşan Ulusal Birlik Partisi, seçimlerden birinci olarak çıkan partinin Meclis’teki sandalye sayısını artırmak için çok hayati nitelikte olan seçim yasasını değiştirme kararı aldı.

Yeni seçim yasasına diğer partiler şiddetle karşı çıktılar; Cumhurbaşkanı da yasayı eleştirenler arasındaydı. 1990 Meclis seçimlerinde temel muhalefet partileri tamamen seçimle ilgili nedenlerden dolayı birlikte hareket ettiler; bu, onların tutarlı bir politika platformu oluşturmalarına engel olan bir taktikti. Muhalefet partileri Meclisteki 50 sandalyeden 34’ünü ve toplam oyların yüzde 55’ini kazanan Ulusal Birlik Partisi karşısında seçimi kaybetti. UBP, teknik olarak eski seçim yasasına göre de Mecliste çoğunluğu elde edecekti, fakat bu durumda muhalefet partileri politikalarını daha iyi geliştirme ve seçmene sunma fırsatı elde edecekdi. Bu seçim değişikliği sonunda ülkede demokrasi meselesinde ya da demokrasinin olmadığı konusunda büyük bir karışıklık çıktı. İki sol görüşlü parti, Meclis seçimlerini boykot ettiler ve eski seçim yasasına göre yapılsa da onların boş kalan sandalyeleri için yapılan ara seçimlere de katılmadılar.

Kısmen KKTC’nin imajını kötü şekilde etkileyen bu gelişmelerden dolayı Cumhurbaşkanı ile Başbakan Derviş Eroğlu arasındaki ilişkiler ciddi şekilde bozuldu. Hükümet aynı zamanda cumhurbaşkanının çok istediği Ombudsman kurumunun oluşturulması önerisine karşı çıkıyordu; cumhurbaşkanının bu aracı kullanarak hükümetin icraatı üzerinde kontrol kurmaya çalışacağı düşünülmüştü. Bundan başka Eroğlu, Kıbrıs meselesinde Denktaş’ın takındığından çok daha sert bir tutum içinde bulunuyordu. Denktaş’tan gelen baskılara rağmen hükümet seçim sistemiyle ilgili olarak referandum düzenlemeyi reddetti. Ancak sonunda Ulusal Birlik Partisi içindeki rahatsızlıklar ile Ankara’nın gerçekleştirdiği arabuluculuk durumun değişmesine neden oldu. Ulusal Birlik Partisi içinden Hakkı Atun’un liderliğinde yeni bir parti, Demokratik Parti, ortaya çıktı. Cumhurbaşkanının oğlu Serdar Denktaş bu partinin önde gelen üyelerinden birisiydi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al