KUZEY AFRİKA’DA OSMANLI SANATI VE TUNUS

KUZEY AFRİKA’DA OSMANLI SANATI VE TUNUS

Garb Ocakları olarak adlandırılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarb’da ilk Türk faaliyetleri XVI. yüzyılın ilk yarısında başlamıştır. Oruç ve Hızır adlı iki kardeş bu dönemde Batı Akdeniz’e gelerek önce Cerbe adasını, ardından 1516 yılında Cezayir’i ele geçirmişlerdir (Resim: 1). Oruç Reis’in ölümünün ardından Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim zamanında bağlılığını bildirerek Osmanlı Devleti’nin desteğini arkasına almış ve böylece Cezayir’deki konumunu kuvvetlendirmiştir. İspanyolların Kuzey Afrika’daki askeri hareketlerine karşı mücadelelere girişen Hızır Reis, 1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın daveti üzerine İstanbul’a gelmiş ve Kapdan-ı Deryalığa atanmıştır. Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa), Padişah’ın emri ile 1534 yılında Tunus’u fethetmiş ancak bir yıl sonra Şarlken Tunus’u geri alarak buranın idaresini Hafsilerden Mevlay Hasan’a geri vermiştir. 1551 yılında Sinan Paşa ile Turgut Reis, Trablusgarb’ı kesin olarak Osmanlı topraklarına kattı. 1556’da Gafsa, 1558’de Kayravan ve nihayet 1569’da Tunus tekrar ele geçirildi. 1571 yılındaki İnebahtı yenilgisinden iki yıl sonra Don Juan Tunus’u tekrar işgal etti. Böylece Tunus, Kuzey Afrika’daki Osmanlı-İspanyol rekabetinin adeta odak noktası haline geldi. Bunun üzerine İspanyol varlığını Afrika’nın kuzey sahillerinden tamamen silmeye karar veren Osmanlı Devleti tekrar harekete geçmiştir. Koca Sinan Paşa ve Kapdan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın komutasındaki donanmanın 1574 yılında gerçekleştirdiği sefer ile Tunus kesin olarak Osmanlı hakimiyetine girmiştir.[1]

Önceleri Cezayir’de daha sonra Trablusgarb’da gördüğümüz Ocak teşkilatının benzeri Tunus’ta da kurulmuştur. İlk yıllarda merkezden atanan paşa unvanında beylerbeyi ve onun başkanlığında toplanan yüksek rütbeli askerlerden meydana gelen Divan tarafından yönetilen bu eyaletlerde zamanla mevcut yeniçeri ağalarından seçilen biri Dayı unvanı ile yönetimde söz sahibi olmuştur. Bunun yanında sancak beyleri, merkezden atanan paşaların yerine burada yaşayan Türklerden seçilmeye başlanmıştır. İdaredeki bu ikilik nedeniyle eyaletlerdeki iktidar mücadelesi yıllarca devam etmiş, her iki kurum da zaman zaman yönetimde etkili olmuştur.[2]

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki hakimiyeti XIX. yüzyılda ortadan kalkmaya başlamış; 1830 yılında Cezayir, 1881 yılında Tunus Fransa tarafından işgal edilmiştir. Trablusgarb’ın yönetimi 1835 yılında doğrudan İstanbul’a bağlandığından buradaki Osmanlı idaresi, 1912 yılındaki İtalya’nın işgaline kadar devam etmiştir.[3]

Tarihi çerçeve ve idari yapılanmaları hakkında çok genel olarak bu bilgileri aktardıktan sonra, Kuzey Afrika’da Osmanlı eyaletlerindeki mimari faaliyetlerin ne şekilde geliştiğini görelim.

Devletin yönetim merkezi olan İstanbul’dan oldukça uzak bir yerde bulunan Cezayir, Tunus ve Trablusgarb’in (Libya) Osmanlılar ile sürekli mücadele halindeki Avrupa devletlerinin yakınında bulunuşu, Garb Ocakları’na bağlı Türk denizcilerinin Akdeniz’deki faaliyetleri ve eyaletlerin kendi aralarındaki rekabetleri burada askeri tesislerin yapımı ya da onarımına öncelik verilmesini gerektirmiştir. Bir yandan Cezayir, Trablusgarb ve Tunus’ta Muvahhidler Dönemi’nde önemli ölçüde şekillenen Kasbalar, Medineleri kuşatan surlar ve istihkamlar hızla yenilenmiş, diğer yandan müstakil askeri yapılar inşa edilmeye başlanmıştır. Bunlar arasında Cezayir’de 1545 tarihli İmparator Burcu, 1545 yılından kalan Yıldız Burcu, Cerbe adasındaki 1560 yılından sonra büyük ölçüde yenilenen Gazi Mustafa Burcu, Mehdiye’de 1595 yılında inşa edilen Büyük Burcu (Burc’el-Kebir) ve Tunus’ta XVII. yy. başlarından kalan Ali Sâbit Reis Burcu’nu (Resim: 2) saymak mümkündür.[4]

Sonraki dönemlerde şehirlerin nüfuslarında meydana gelen artışlar, yerleşimlerin Medine dışına taşmasına yol açmıştır.[5] Şehirlerde ortaya çıkan yeni yerleşim bölgeleri, güvenliğin sağlanması amacıyla XVIII. yüzyılda surlarla çevrelenmiştir. Bunun en güzel örneği, Tunus Medinesi’nin kuzey ve güney yönlerindeki yeni oluşan mahalleleri kuşatan surları ile bunların uygun görülen yerlerine yerleştirilen kışla, burç ve anıtsal kapılardır. Bu tesislerin büyük bölümü Hüseynilerden Hammuda Paşa’nın eseridir.[6]

Kuzey Afrika’da Osmanlı devrinden kalan askeri tesisler arasında kışlalar önemli bir yer tutar. Bunlara Cezayir şehrindeki Reisler Semti adıyla anılan bölgede yer alan sekiz adet kışla,[7] birçoğu XIX. yüzyılda yenilenen Trablusgarb’daki kışlaları (Resim: 3) ve Tunus’da büyük bölümü Medine’nin içinde inşa edilen kışlaları örnek verebiliriz. Çoğunluğu XVIII ve XIX. yüzyıllardan kalan Tunus’taki kışlalar, revaklı avluların çevresinde sıralanan koğuşlardan meydana gelen plana sahiptirler (Çizim: 1-2). Birçoğu iki katlı olarak inşa edilen kışlalara, üzerlerinde oldukça uzun yapım kitabelerinin yer aldığı atnalı kemerli anıtsal kapılardan girilmekteydi.[8]

XIX. yüzyıldan itibaren bu eyaletlerde Batılı tarzda askeri eğitim veren okullar inşa edilmeye başlanmıştır. Tunus’taki Bardo Sarayı’nın bahçesinde XIX. yüzyılda inşa edilen askeri okul ile Trablusgarb’da inşa edilen askeri rüştiyeleri buna örnek olarak vermek mümkündür.[9]

Garb Ocaklarına bağlı denizcilerin yaptıkları seferlerden elde ettikleri gelirlerle refah düzeyi XVII. yüzyıldan itibaren iyice yükselen Cezayir Tunus ve Trablusgarb’da, dini ve sosyal içerikli eserlerin yapımı önem kazanmıştır. Bunlar arasında camiler önemli bir yekün teşkil etmektedir. İnşa edilen camilerde daha önceki mimari geleneğe bağlı kalanların yanı sıra Osmanlı üslubunun hissedildiği yapılara da rastlanmaktadır. Buna örnek olarak özellikle camilerde uygulanmaya başlanan merkezi plan şemasını gösterebiliriz.

Cezayir’de 1622 tarihinde inşa edilen Ali Biçin Camii, XVII. yüzyıldan kalan Yeni Camii (Peşeriye Camii), XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Muhammed Paşa tarafından yaptırılan Saide Camii, son şeklini büyük ölçüde 1794’te alan Keçava Camii, Denizlili Hüseyin Bey’in 1818 yılında yaptırdığı Kasba Camii, ilk olarak 1534 yılında inşa edilen ve 1826’da geçirdiği onarımla günümüze ulaşan Safir Camii, Oran’da Paşa Camii, 1791 yılında tekrar inşa edilen Tlemsen’deki Lala Ruya Camii; aralarında sütunlar yer alan ve birbirlerine kemerlerle bağlanan dört payenin taşıdığı, tromp geçişli sekizgen kasnaklı kubbenin örttüğü orta mekânı kuşatan galerilerden meydana gelen düzenlemeleri ile merkezi plan şeması sergilemektedirler.[10] Aynı uygulamaya, 1815 yılındaki yenilemelerle günümüze ulaşan İzmir’deki Şadırvanaltı Camii[11] ile Cerbe adasındaki Kâtib Ali Camii’nde[12] de (XIX. yüzyıl sonları) (Çizim: 3) rastlanmaktadır.

Önceleri türbe iken daha sonra camiye çevrilen Cezayir’de Sidi Abdurrahman Zaviyesi’nin mescid bölümü duvarlardan taşıntı yapan sekiz payenin taşıdığı kubbenin kapattığı ibadet mekânı ile önem taşımaktadır. 1696 yılında bahsetmiş olduğumuz son şeklini alan yapı[13] bu düzenlemesi ile sekiz destekli Osmanlı camilerinin Cezayir’deki bir örneği durumundadır.

Tunus’ta tam bir Osmanlı etkisi ile inşa edilen Mehmed Bey Camii (Sidi Mahrez Camii) merkezi planlı yapıların önemli örneklerindendir. Burada önceden var olan Fellari Mescidi yıkılarak 1692 yılında inşasına başlanan Mehmed Bey Camii, 1699 yılında tamamlanmıştır.[14] Birbirlerine kemerlerle bağlanan dört haçvâri payenin taşıdığı kubbe ile kapatılan orta bölüm, dört yönden yarım kubbe ve köşelerde küçük kubbelerin örttüğü birimlerle genişletilmektedir. Çarşıların arasında, zeminden yükseltilen alana kurulan cami, bir de yüksek tutulan beden duvarları nedeniyle dıştan kolaylıkla algılanamamaktadır. Yapıdaki klasik Osmanlı etkileri sadece mimaride değil süslemede de kendini belli etmektedir. Zira mihrabın iki yanında ve payelerin üzerinde yer alan sıraltı tekniğindeki İznik çinileri camiyi süslemektedir.[15]

İstanbul’da Şehzade Camii, Sultanahmed Camii ve Yeni Cami’de uygulanan bu merkezi planlama Tunus’dan başka, başkente uzak diğer şehirlerde de karşımıza çıkmaktadır. Humus Ulu Camii ve Kahire Kalesi’ndeki Kavalalı Mehmed Ali Paşa Camii[16] bunun en iyi örneklerini oluşturmaktadır. Ancak bu uygulama Tunus’ta daha sonra camilerde değil türbelerde uygulanacaktır.

Kuzey Afrika’da Osmanlı devri camilerinde karşımıza çıkan diğer bir uygulama enlemesine ya da derinlemesine gelişen, çok destekli plan şemasıdır. Sütunları bağlayan atnalı kemerlerin üzerindeki tonozlardan oluşan üst örtü sistemleri ile daha çok önceki mimari geleneğe bağlanan bu camiler, fazla yüksek tutulmayan beden duvarlarına açılan az sayıdaki pencereden ışık aldıklarından loş bir ortama sahiptir (Resim: 4). Osmanlı döneminde üst örtüde tonozların yanı sıra kubbelerin de kullanılmaya başlandığı camilerde atnalı kemerli revaklar, mihrablar,[17] bazen karşımıza çıkan ahşap minberler, sütun başlıkları ve süsleme[18] genellikle Mağrib etkilidir.

1551 yılında Trablusgarb’da inşa edilen Turgut Reis Camii (Çizim: 4), yine aynı yerde 1707 tarihinden kalan Halil Paşa Camii ve Misrat’da İbrahim El-Mahcub Camii, kuzey-güney yönünde dikdörtgen planlı yapılar olup çok sayıda ayakla taşınan kubbelerden meydana gelen üst örtü sistemine sahiptir.[19] Üzeri yine kubbelerle örtülen ve kuzey ile güney duvarlarının daha uzun tutulduğu enlemesine plan şemasına sahip camilerle de karşılaşmaktayız. Bunlara örnek olarak Trablusgarb’daki El-Naka Camii (1610-1611), Gürcü Camii (Resim: 5), Cerbe adasında Türk Camii (XVI-XVII. yüzyıl) ve Derne Ulu Camii’yi (1689-1690) göstermek mümkündür.[20] Bu plan düzeni Anadolu’da Osmanlı döneminde yaygın olarak kullanılmıştır. Buna Bursa Ulu Camii’ni örnek gösterebiliriz.[21]

Çok destekli camilerde üst örtüde düz çatının yanı sıra tonozların tercih edildiği örneklere Kuzey Afrika’da sık olarak rastlanmaktadır. Başkent Cezayir’de Kasba (Dış) Camii, Konstantin’de Sûk El Gazal Camii (1730), Salih Bey Camii (Sidi El-Kettani Camii) (1776-1777) bu yapıların Cezayir’deki belli başlı örnekleridir.[22]

Tunus’ta, üst örtüde tonozun kullanıldığı çok destekli camilerde Osmanlı devrinde bazı değişikliklerin meydana geldiği görülmektedir. Daha önce olduğu gibi avlu sadece harim genişliği kadar değil onu U biçiminde saracak şekilde düzenlenmekte, mihrab önünden başka bazen giriş kapısı ve köşelerin bazen de tüm ibadet mekânının kubbelerle örtüldüğü (Cerbe Türk Camii’nde olduğu gibi) camilerle karşılaşılmaktadır. Başkent Tunus’ta Dayı Yusuf Camii (1614-1615), Hammuda Paşa Camii (1654-1655), Cedid Camii (1726-1727), Yusuf Sahib Tab’a Camii (1808-1814) (Çizim: 5), Binzert Ulu Camii (1652-1653), Ğar’ul-Melh (Porta Farina) Ulu Camii’nde (1659-1660) harim U şeklinde avlular ile kuşatılmakta; bunlardan Yusuf Sahib Tab’a Camii’nde mihrab önü, giriş ve köşelerin kubbelerle örtüldüğü görülmektedir.[23]

Kuzey Afrika’da Osmanlı devri camilerinde farklı minare formlarının denendiği görülmektedir. Mesela Cezayir’de Ali Biçin Camii, Keçava Camii, Yeni Camii, Sidi Abdurrahman Camii, Tunus’ta Bardo Sarayı Camii, Kayravan’da Sidi Sahib Camii, Hanefi Camii, Süleyman Ulu Camii, Zağvan Hanefi Camii’nde Mağrib etkili kare gövdeli minareler görülmekte iken Cezayir’de Safir Camii, Kasba Camii, Trablusgarb’da Karamanlı Ahmed Paşa Camii, Binzert Ulu Camii, Mehdiye Hacı Mustafa Hamza ve Hacı Süleyman Hamza camileri, Tunus’ta Dayı Yusuf Camii, Hammuda Paşa Camii’nde sekizgen planlı minarelere; Cerbe Türk Camii, Trablusgarb Turgut Reis Camii’nde silindirik gövdeli minarelere rastlanılmaktadır.[24]

Cezayir, Tunus ve Libya’da Osmanlı döneminde çok sayıda medresenin inşa edildiği bilinmektedir. Yerli halkın mensup olduğu Maliki mezhebinin yanı sıra yönetici durumdaki Türklerin mensup olduğu Hanefi mezhebine göre eğitim vermek üzere yapılan medreselerde, önceki dönemlerde inşa edilenlere göre Osmanlı devrinde mimari yönden değişimlerin meydana gelmeye başladığı görülmektedir. Bu değişim bilhassa Tunus’daki Osmanlı devri medreselerinde daha iyi gözlemlenebilmektedir.[25] Hafsi medreselerinde olduğu gibi avluya açılan eyvan uygulaması Osmanlı medreselerinde ortadan kalkmış, Tunus’daki Aşuriye[26] ve Gabis’deki Mehmed Bey medreselerinde minareye yer verilmiştir.

Osmanlı devrinde Tunus’ta inşa edilen medreselerin en görkemlileri Zeytune Camii’nin çevresinde yer almaktadır.[27] Eski bir yeniçeri kışlasının yerine inşa edilen Muradiye Medresesi (1673-1674)[28] ile birbirine bitişik olarak inşa edilen Nahlâ (Palmiye) (1714), Başiye (1752-1753) ve Süleymaniye (1754-1755), Kayravan’da Hüseyniye medreseleri[29] dört yönden atnalı kemerli revaklarla çevrelenen avluların gerisindeki beşik tonozla örtülen hücreler ve geniş alanları kaplayan mescidleri ile önem kazanmaktadır. Bunlardan Başiye Medresesi’nde, yapının bânisi Ali Paşa’ya ait türbe ile medresenin sokağa açılan giriş kapısının sağında sebile yer verilmektedir. Cami, medrese, türbe ve sebilden meydana gelen Cedid Külliyesi’nde[30] ve Bi’r-El-Ahcar Medresesi’nde de giriş kapılarının bulunduğu cephelerde sebile yer verildiği görülmektedir. Tunus’taki Osmanlı dönemi medreseleri bu yönleriyle Mısır’da ve XVI. yüzyıl sonlarından itibaren İstanbul’da inşa edilen medrese, türbe ve sebilden meydana gelen komplekslerle benzerlik göstermektedir.[31]

Cezayir’deki Osmanlı medreselerinde de benzer uygulamalar dikkati çekmektedir. Bunlardan Konstantin’de Salih Bey tarafından 1776 yılında yaptırılan Sidi El-Kettani Medresesi buradaki diğer yapılar hakkında bilgi vermesi bakımından önem taşımaktadır. Önü revaklı giriş kapısından geçilen ve düz örtülü revaklarla kuşatılan avlunun çevresindeki talebe hücreleri, mescid ve türbeden meydana gelmektedir.[32] Trablusgarb’da XVI. yüzyılda inşa edilen Murad Paşa Medresesi ile XVIII. yüzyıl eseri olan Karamanlı Ahmed Paşa Medresesi’nden günümüze pek bir şey gelememiştir.[33]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al