KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ATATÜRK’ÜN DIŞ SİYASASI

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ATATÜRK’ÜN DIŞ SİYASASI

Şunu belirtmek lazım. Atatürk’ün nasıl muharebelerde verilen emirlerde imzası yok idiyse dış konularda da imzası yoktur. Fakat, her mühim karar onun bir girişimi sonucudur veya tasvibiyle çıkmıştır. Mühim bir nota verilecek. Dış İşleri Bakanlığı hazırlar, Bakanlar Kurulunda görüşülür. Değişiklik isteniyorsa yapılır, ondan sonra Dış İşleri Bakanlığı’nda gereken değişiklik yapılıp bazen nota bir kez daha Atatürk’e gösterilir; fakat onun imzası yoktur. Muharebelerde olduğu gibi.

Birinci Dünya Savaşı tarihinin dönüm noktası Çanakkale’dir. Yani, dünya mukadderatını, acunun keskilini saptayan hâdise Çanakkale’deki Türk zaferidir. Düşmanlarımızın plânına göre 1915’te Çanakkale zorlanacak, Rusya cephane ve silâh bakımından elden geldiği kadar beslenecektir.

Fransız-Alman cephesi gayet çetin siperlerle örtülüdür ve kısadır, Kuzey Denizi’nden İsviçre’ye kadar gider. Beş altı yüz kilometredir. Rus cephesi ise birkaç bin km’dir. O öyle kolayca siperlenemez, dolayısıyla orada hareket savaşı olabilir. Rusya’nın ordusu mükemmeldi. Fabrikası da vardı. Fakat bu yeni şekil siper muharebesine göre, fabrikaları ve cephane yetiştirecek imkânları kıttı. 1915’te Boğazlar açılsa Rusya’ya her şey gidecek. O olmadı mıydı iş Vladivostok’a kalıyor. On bin km. kadar bir mesafe veyahut senenin beş altı ayında buzla örtülü Arkanjel ve Kuzey Denizi limanlarından yararlanmak gerekiyor.

Rusya 1915’ten itibaren cephane ve silâh bakımından beslenebilseydi, 1916’da Rus’un Avusturya’yı plân gereğince çökertmesi mümkün olacaktı. Bu da, kısmen sabit olmuştur. 1916 yazında kıt cephane ile Avusturya’ya karşı büyük bir Rus saldırısı olur. Buna Brussilof saldırısı denir. Bir hamlede dört yüz bin Avusturyalı esir ve 300 top alınır vs. Yalnız Rus saldırısı cephane kifayetsizliğinden durur. Alman da Avusturya’ya yardıma gelir. Fakat asıl duruş cephane kifayetsizliğindendir. Cephane yetseydi Avusturya yıkılmıştı. Avusturya gidince de Almanya her taraftan kuşatılmış olarak ezilecekti.

Binaenaleyh, Çanakkale’de Türk kahramanlığı ve Mustafa Kemal’in dehâsı bu durumu husule getirmiştir. Şimdi Çanakkale zorlamayınca ne oluyor? Fransız-Alman cephesinde sonsuz siper savaşı. Eğer harp 1916’da bitseydi, âlem yine eski âlem olurdu. Bitmeyince ve daha iki yıl uzayınca müthiş insan kayıpları olur, müthiş tahribat olur. Avrupa dış piyasaları kaybeder, çünkü iki senede bitseydi, harp dışı dünyada, sömürgelerde, şurada burada yeni fabrikalar pek yapılmazdı. Bu fabrikalar, savaş dört sene uzadığı ve daha da ne zaman biteceği belli olmadığı için her tarafta yapıldı. Sömürgeler halkı da azdı. Hindistan’da en çok azgınlık, Çanakkale ve Kutü’l-amâra’dan dolayı başlar. Çünkü, “ha İstanbul alınıyor, alınacak”, “ha Bağdat alınıyor, alınacak” derken İngilizlerin Çanakkale’den yenilip çekilmeleri ve Kutü’l-amâra’da da koca bir tümenin esir alınması, sömürgeler halkını azıtır ve uyandırır.

Savaşın iki yıl uzamış olması yüzünden insan kayıpları da çok büyümüştür. Meselâ Fransa’daki cephede İngiliz insan kayıpları 1914, 1915, 1916 yıllarında 1.035.000 kişidir. 1917-1918 yıllarında 1.670.000 kişidir. Buna Osmanlı cephelerinde kaybedilen 295.000 kişi ilave edilirse, Türkiye’nin harbe girmesi ve Çanakkale muzafferiyeti İngiliz’e fazla olarak 1.966.000 kişi kaybettirmiştir. Yani, 2.000.000 kişi fuzulî kaybettirmiştir. Bu muazzam şeydir. Osmanlı cephelerindeki harbin masrafı bir milyar altın İngiliz lirasıdır. İngiltere’nin dört milyar lira dış piyasalara yerleştirilmiş parası vardı. Bilmem nerede demiryolu tahvili, bilmem nerede kanal, şu fabrika, bu fabrika. Bu varlık eriyecektir. Fakat iki yıl savaşılsaydı, bu erimezdi. Yalnız Osmanlı savaşı İngiltere’ye bir milyar altın liraya mal olmuştur.

Yine bu sayede, yani bizim taraf 1916’da çökseydi, Rusya İstanbul’u alacak ve ne komünizm ne de başka şey olacaktı. Bir ayaklanma da olsa komünizm olmaz ve değişiklik meşrutiyet şeklinde olurdu. Amerika’ya da lüzum kalmayacaktı ve fırsat olmayacaktı. 4 Nisan 1917’de Amerika savaşa girer. Bu olay ve 13 Mart 1917’de başlayan Rus ayaklanması savaşa yeni bir şey ekler: İdeolojiler savaşı. Bütün Avrupa ve Türkiye bu fırtınanın içinde bocalayacaktır.

Şimdi bu ideolojilerin çarpışması ve etkilerine bakalım. Bolşevikler 7 Kasım 1917’de iktidara gelirler, 8 Kasım’da bir bildiri çıkarırlar. Biz katmasız ve salmasız barış istiyoruz. Memleket istemiyoruz. Kimse memleket almayacaktır. Kimse de harp tazminatı almayacaktır. 15 Kasım’da yeni bir bildiri daha çıkarılır. Rusya’daki bütün uluslar eşittir. Bağımsız hükümetler kurabilirler, isterlerse Rusya’dan ayrılabilirler. Tabiî bu bir bomba idi. 23 ve 24 Kasım’da gizli antlaşmaları ret ve ilân ederler. 3 Aralık’ta Müslümanlara çağrıları vardır. Onun birkaç noktasını alıyorum:

“Zulüm yıkılmıştır. Rus işçileri boyunduruk altındaki ulusları bağımsızlığa kavuşturmak için çabalıyorlar. Rusya Müslümanları, Volga Tatarları, Kırım Tatarları, Kırgızlar, Sibir ve Türkistan Tatarları, Kafkas Türkleri ve Tatarları, Çarlıkça cami ve minberleriniz yıkılmış, din ve gelenekleriniz çiğnenmiştir. Artık dinleriniz, kültürleriniz, ulusal kültürel müesseseleriniz her türlü saldırıdan kurtulacaktır. Ulusal yaşamınızı dilediğiniz gibi düzenleyin. Bütün Rusya’da yaşayan ulusların haklarını devrim koruyacaktır. Siz de bize yardım edin.”

Rusya Türklerinin çoğu buna inanmıştır ve büyük yardımda bulunmuştur. Çarcı generallerini yenen orduların bazılarında Türkler 2/3 nispetindedir. Çünkü Bolşeviklerce Ruslara o kadar güvenilmiyor, Çarcı ve mürteci olabilirler diye. Böylelikle Türkler büyük ölçüde harcanmıştır. Bir de Müslüman komünist partisi kurulmuştur. Yani, hem din afyondur denmiş hem de Müslüman komünist partisi kurulmuştur.

Sonra bazı yerlerde de bilhassa Kazan’da kurulan müstakil Türk devleti bir ara gerçekten müstakil olmuştur, yani ona itimat edilmiştir. Oradaki ülkücü Türkler ve Müslümanların kanaati şudur ki eğer biz Bolşevikliği kuvvetlendirirsek İslâm âlemini de kurtaracağız. Bu bakımdan ilk zamanlarda kaynaşma, dostluk samimidir.

Bu Doğudan gelen ideoloji dalgasıdır.

Batı’dan gelen ideoloji dalgasını Amerika Cumhurbaşkanı Wilson temsil etmektedir.

Evvela on dört ilkesi vardır, meşhurdur. 8 Ocak 1918’de açıklanmıştır.

Bir tanesi sömürgelere ait olanı, yarımdır. Bolşeviklerinki gibi değildir. Yani onda sömürge halklarının iddialarıyla, sömürgeci devletin çıkarları telif edilmelidir, denilmektedir.

Osmanlı hakkında da meşhur 12. madde vardır. Onda: Osmanlı Devleti’nin Türk kısımlarına egemenlik verilecektir; öbür uluslara yaşama güvenliği özgür ve engelsiz gelişme imkânı sağlanacaktır, denilmektedir.

Çanakkale Boğazı uluslararası inancalar altında bütün ulusların gemilerine açık olacaktır.

Bu da Amerika’dan gelen dalga. Ama ancak bir dereceye kadar tatmin edici.

Avrupa ve Türkiye bu iki akım arasında bocalayıp duracaktır. Bu akım üzerine Lloyd George da 10 Ocak 1917’de: Türkler Avrupa medeniyetine uymazlar. Onlar Avrupa’dan kovulmalıdır, dediği halde sonra 5 Ocak 1918’de yani, Rusya çöktükten ve oradan bu ideoloji akımı geldikten sonra: “Biz Türkiye’yi başkentinden ve ilke bakımından, Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın zengin ve ünlü topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz Akdeniz’le Karadeniz arasında gidiş geliş arsı ulusallaştırılmış ve yansızlaştırılmış olarak başkenti İstanbul ile birlikte İmparatorluğun Türk ırkının öz yurdunda kaladurmasına itiraz etmiyoruz, ancak Arabistan, Ermenistan, Irak, Suriye’nin özel durumları tanınmalıdır.” Yani o da Türklere teminat veriyor, Türklerin İstanbul’una ve Türk ırkının yaşadığı yerlere gerçek bağımsızlık tanınacaktır diyor.

Şimdi bu çarpışan iki ideolojiden evvela Batı’daki ideolojinin foyası meydana çıkar. Doğununki daha epey yaşayacaktır.

Bütün yenilen devletler, Almanya, biz vs. Wilson ilkelerine göre barış yapmak üzere bırakışma istedik. Halbuki bizimle yapılan Mondros bırakışmasına bakılırsa hiç de öyle olmamıştır. İstedikleri yerleri (mütareke mucibince) ele alabilirler, işgal edebilirler, eğer orada kendileri için bir tehlike görürlerse. Ama öyle olmamıştır. Musul’u aldılar, İskenderun’u aldılar yeni hiçbir hâdise olmadan, bir tehlike ortaya çıkmadan. Sonra da Yunan’a İzmir’i işgal ettirdiler yine hiçbir hâdise olmadan. Sırf işgal etmek için bunları yaptılar. Sonra da Türkiye’yi tamamıyla silâhsızlandırdılar.

Bu durum doğal olarak bizleri Bolşeviklere teveccüh etmeye mecbur etti. Hatta daha sonralarda da 1919 Ocak’ında, ileride Rusya Dışişleri Bakanı olacak olan Litvinof Avrupa’ya genel elçi olarak gönderilir ve onun beyanatı vardır: “Bütün Rusya içindeki uluslar isterlerse bağımsızlıklarına kavuşabilirler” diye. Dolayısıyla biz Bolşevikliğin ancak açığa vurulan yüzünü biliyorduk. Halbuki ötekilerin gerçek yüzünü tatmıştık.

Şu yön de şayan-ı dikkattir, Wilson 29 Haziran 1919’da Avrupa’dan ayrılırken Venezilos da kendisini teşyi edenler arasındadır. Ona: Ben yaptığıma pişmanım der: “Şimdi anladım ki İzmir’de ve İtalyanlara verilen Almanla meskûn Tranten gibi yerlerde yapılan yanlış imiş, bir ulusun yabancı bir devletin boyunduruğu altına konmasının zararlı olduğunu anladım. Fakat şimdi artık dönemem.” Bu şayan-ı dikkattir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ