KÜRESELLEŞEN DÜNYA’DA AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN YORUMLANMASI

KÜRESELLEŞEN DÜNYA’DA AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN YORUMLANMASI

I. Giriş

Uzun bir tarihsel perspektif içinde yaklaşıldığında Avrupa ile Türkiye’nin ilişkisinin çok değişik aşamalardan geçtiği görülebilir. Eğer Osmanlı döneminin ilk yıllarına kadar geriye gidersek, Anadolu’da doğmasına karşın gelişmesini büyük ölçüde Avrupa’da gerçekleştirmiş olan Avrupayla çatışma içindeki bir imparatorluk ile karşılaşırız. 18. ve 19. yüzyıla geldiğimizde ise Avrupa’nın kuzey Atlantik kıyılarında modernite projesi doğmuştur. Bu proje doğduğu bölgenin sınırlarına hapsedilememekte, tüm dünyayı dönüştürmeye yönelmektedir. Modernite projesi bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nu ulus devletlere ayrıştırarak çözerken bu ulus devletleri kuran aydınlanmacı kadrolarını yaratmıştır. Birinci Dünya Savaşı döneminde ise Osmanlı İmparatorluğu Avrupanın sanayileşmiş devletlerinin pazar paylaşım savaşında, bir yandan savaşan bir taraf, öte yandan paylaşılacak Pazar olarak önemli bir rol oynamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden tarafta olmasına karşın kazanan tarafın paylaşım planlarına karşı çıkarak, bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş, bu planların gerçekleşmesini engellemiştir. Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’de ulus devlet oluşurken uygulanan radikal modernite projesi döneminde ise Avrupa’yla yeni bir ilişki biçimi gelişmiştir. Türkiye bu dönemde Batı’ya rağmen bir Batılılaşma stratejisi benimsenmiştir. Avrupa’ya karşı bir yandan hayranlık duyulurken, öte yandan eleştirel bir konum seçilmiştir. Avrupa iyinin kaynağı olduğu kadar kötünün de kaynağı olarak algılanmıştır. Bu nedenle onun karşısında seçmeci bir tutum benimsenmiştir.1929 dünya ekonomik bunalımından sonra ortaya çıkan dünya konjontüründe Türkiye Avrupa’yla ilişkisini bu bakış açısıyla geliştirebilme olanağını elde etmiştir. Bu kısa özetleme bile Avrupa ile Türkiye ilişkisinin ne kadar karmaşık ve girift olduğunu ve sürekli yeni anlamlar kazandığını ortaya koymaktadır.

1957 yılında Roma Antlaşması’nın imzalanarak, 1958 yılında Ortak Pazar’ın oluşmaya başlamasıyla Avrupa-Türkiye ilişkilerinde yeni bir safhaya girilmiştir. Avrupa’daki ulus devletler dünyasının kendi sorunlarını çözmek için oluşturmaya başladığı bu bölgesel birliktelik,[1] daha başlangıcında Türkiye’yi bir savunma güdüsüyle ilişki kurmaya itmiştir. Denilebilir ki Türkiye açısından AB ilişkisinin daha başlangıcında olan bu savunma güdüsü dünyadaki ve AB’deki gelişmeler karşısında biçim değiştirerek varlığını korumuştur. Türkiye AB ilişkilerinin gelişme tarihi büyük ölçüde bu savunma güdülerinin yeni biçimlerde gerçekleştirilme tarihidir.

Böyle bir öyküyü kurmak için bu yazıda önce AB projesinin gelişmesi ortaya konulmaya çalışılacak daha sonra da, Türkiye AB ilişkilerinin nasıl geliştiği ele alınacaktır. Ama AB projesinin öyküsü anlatıldığında bir başka ölçekte orada da bir savunma güdüsünün varlığı ortaya çıkacaktır.

II. AB Projesinin Doğma ve Evrilme Öyküsü

1948-1994 yılları arasında GATT’a bildirilen bölgesel birlikler oluşturma anlaşmalarının sayısı 109’a ulaşmıştı. Avrupa Birliği olgusunu küreselleşen dünyada ortaya çıkan bu çok sayıdaki bölgesel birliklerden her hangi biri olarak görmek doğru olmaz. AB bu birlik düşüncesini en ileriye götüreni olmuştur.

Avrupa Birliği oluşturma düşüncesinin gerilere giden bir tarihi vardır. Avrupa terimi 17. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. Aynı yüzyılda ulus-devletin ortaya çıkışından sonra Avrupa federasyonu düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. Kant sürekli bir barışı sağlayacak düzen arayışına girdiğinde Avrupa Birleşik Devletleri düşüncesini ortaya atmıştır. Bu düşünce hiçbir zaman ortadan kalkmamış olsa da İkinci Dünya Savaşı’nın çok acılı deneyiminden sonra Avrupa’nın gündeminde o zamana kadar görülmemiş bir düzeyde etkili olmaya başlamıştır.[2]

II. Dünya Savaşı’nın acıları daha unutulmadan Avrupa’da kanlı savaşları önlemek için Avrupa ülkeleri arasında bir siyasal birlik oluşturma projesi gelişmiştir. Bu barış içinde bir Avrupa rüyasıdır. Savaş sonrasında böyle bir birlik oluşturmak için atılan adımlar bazı ülkelerin parlamentolarından destek bulmamış ve dolayısıyla uygulamaya konulamıştır.

AvrupaSavunma Topluluğu projesi 1952 yılında, Avrupa Siyasal Birliği Projesi 1953 yılında başarısızlığa uğramıştır. Bu yıllarda gerçekleştirilebilen tek proje 1952 de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği olmuştur.[3] Bunun üzerine birleşik Avrupa projesinin öncüleri farklı bir strateji izlemeye başlamışlardır. Avrupa ülkeleri arasındaki birliği önce bir ekonomik proje olarak gerçekleştirme, daha sonra da bu projenin işleyişinin yaratacağı güven ortamı içinde aşama aşama siyasal bir birliğe geçilmesi arayışı içine girmişlerdir.

Avrupa’da bir federal devlet oluşturmanın öncülüğünü edenler 1957 yılında kabul edilen Roma Antlaşması’yla Ortak Pazar diye de bilinen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasına razı olmuşlardır. 1958 yılında atom enerjisinin barışçı kullanımını geliştirmek için bir ortak pazar niteliğinde olan Avrupa Atom Enejisi Topluluğu kuruldu. Ama ekonomi alanında bir birleşmeyi öngören bu antlaşmanın Avrupa’yı gelecekte bir siyasal birliğe götüreceği umudunu korumuşlardır. Bu umud Antlaşmada ifadesini “ever closer union” (her geçen gün daha yakın birliğe) ibaresinde bulmuştur.[4] Bu nedenle uygulamaya konulan bu proje daha başlangıçtan itibaren belli bir güzergah üzerinde hareket edecek bir biçimde tasarlanmıştır. AB bu güzergah üzerinde sürekli müzakerelerle ilerlemektedir. Eğer AB’yi bir tek metaforla tanımlamak gerekirse onu sürekli müzakere olarak ifade edebiliriz.

Avrupa Ekonomik Topluluğu 1958-1968 yılları arasında bazı zorluklarla karşılaşsa da kararlı ve inançlı bir gelişme göstermiş, Roma Antlaşması’nın ortaya koyduğu projeyi başarıyla uygulamaya koymuştur. 1968 yılında gümrük birliği gerçekleştirilmiştir. Daha gümrük birliğinin gerçekleştirilmesi tamamlanmadan 1967 de yürürlüğe giren füzyon antlaşmasıyla gümrük birliğiyle yetinilmeyerek AET, EUROTOM ve Avrupa Demir ve Çelik Topluluğu birleştirilerek Avrupa Toplulukları (AT) adı alınmıştır.

Bu aşamada gümrük birliğini amaçlamanın ötesinde üye ülkelerin ekonomik politikalarında bir uyumun da sağlanmasının amaçlanmasıyla birleşmenin derinleşmesi konusunda bir adım daha atılmıştır. Bu birleşmenin gerisinde Avrupanın ABD’nin hegemonyası karşısında kendisini bulma arayışı bulunuyordu. Bu kaygı en iyi ifadesini Servan Schreiber’in Amerika Meydan okuyor kitabında buluyordu.[5] Avrupa ABD’ye karşı savunmasını sadece AT’ye geçişte değil zamanda da genişlemede buluyordu. Sancılı müzakerelerden sonra AT İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılımıyla ilk genişlemesini 1973’te gerçekleştirmiş oldu.[6]

1970’li yıllarda dünyanın yaşamaya başladığı ekonomik bunalımlar karşısında ise AT’nin oluşumu ve genişleme bir çözüm olma niteliğini kazanmamıştır. Bu dönemde AT “eurosclerosis” sözcüğüyle tanımlanmaya başlamıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun doku sertleşmesiyle kastedilen dünya ekonomisinin yeniden yapılanmaya girdiği bu dönemde ABD ve Japonya karşısında yarışabilirliğini yitirmeye başlaması ve bu olgu karşısında gerekli kurumsal düzenlemelere gidemeyişi ve politikalar geliştiremeyişi olmuştur.[7]

Bu arada AT ikinci genişlemesini ekonomik olmaktan çok ditatörlüklerden kurtularak demokrasiye geçen üç Avrupa ülkesinde demokratik rejimlerin istikrarını sağlamak için gerçekleştirme yoluna girmişti. Yunanistan 1981’de, İspanya ve Portekiz 1986’da AT’ye katıldı. Eğer yeni kurumsal düzenlemeler yapılmazsa AT daha durağan hale gelecekti.

Bu sorunlar karşısında AT ilk adımlarını 1984 yılında atmaya başlamıştır. Bu yılda Avrupa’nın bunalımdan çıkması için birleşmenin daha da derinleştirilmesine dayanan bir strateji benimsenmiştir. 1985 yılında kabul edilen, Tek Avrupa Senedi,[8] 1987 yılı ortasında uygulamaya girmiştir. 1968’de işlemeye başlayan Avrupa Gümrük Birliği’nin üye ülkelerin ekonomilerini derinden bütünleştirememişti. Avrupa pazarının tam olarak bütünleşerek tek pazar haline gelmesi 1992 yılında tamamlanacaktı. Böylece Avrupa’nın yeniden yapılanan dünya ekonomisinde yarışabilirliği artırılmak isteniyordu. Tek Avrupa Senedi bir yandan topluluğun kurumsal yapısında değişiklikler yaparak karar alma kapasitesini artırıyor, öte yandan Roma Antlaşmasını, tek pazarın 1992’de gerçekleşmesi, üye ülkeler arasındaki ekonomik ve sosyal kohesyonun artırılması ile topluluk içi eşitsizliklerin azaltılması, bilimsel ve teknolojik gelişme konusunda ortak politikaların izlenmesi, ortak parasal politikaların geliştirilmesi ve parasal birliğin sağlanması, sosyal konularda topluluk sorumluluğu ve nihayet çevre konularında topluluk yetkilerinin tanımlanmasıyla genişletiliyordu.

Tek pazara geçişe ilişkin düzenlemeler 1992’ye kadar uygulamaya konuldu. Ama bir yandan böyle derinden bütünleşen bir pazarın ayrı ayrı ulus-devletlerin kararlarıyla yönlendirilmesi eskisinden daha güç hale geliyordu, öte yandan 1989 yılında sosyalist blok’un çözülmesinden ve soğuk savaşın ortadan kalkmasından sonra hem kendisini tanımlamak bakımından hem de kendi gücüyle uyumlu uluslararası yeni siyasal roller edinme arayışı içine giriyordu. Bu gereksinmeler 1992’de AT’nin oluşumu bakımdan üçünçü aşamayı oluşturan Maastricht Antlaşması’nın yapılmasını getirdi. 1953’te gerçekleştirilemeyen siyasal birlik hedefine uzun bir yolculuktan sonra ulaşılmış oldu.

Bu Antlaşma’yla Avrupa Topluluğu nitelik değiştiriyor, Avrupa Birliği adını alarak ekonomik işlevleri yanında siyasal işlevler yüklenmeye başlıyordu. Aralık 1991’de Maastricht’te kabul edilerek 1992 Şubatı’nda imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması yedi bölümden oluşuyordu.[9] Ama bu antlaşmanın getirdikleri genellikle AB’nin üzerine oturduğu üç sütün metaforuyla anlatılmaktadır.[10]

Birinci sütunu genellikle eski antlaşmalarla oluşturulmuş olan AT’nin yetkilerinin artırılması, karar verme kapasitelerinin geliştirilmesi oluşturmuştur. Artırılan yetkiler,eğitim, kültür, tüketicinin korunması gibi değişik alanlardadır. Bunlar içinde belki de en çarpıcı olanı Tek Avrupa Senedi’nde üzerinde anlaşılmış olan ekonomik ve parasal birliğin sağlanması konusunda bir takvimin belirlenmiş olmasıdır. Bu çerçevede tek para kullanımı ve bağımsız bir merkez bankasının işleyişinin en geç 1999 yılı başında başlatılması kabul edilmiştir.[11]

İkinci sütun daha çok sosyalist blokun çözülmesinden sonra ortaya çıkan gereksinmelere yanıt vermektedir. Ortak dış ve güvenlik politikası geliştirilmesi kararlaştırılmıştır. Bu alan topluluğun kurumları dışındaki hükümetlerarası ilişkiler kapsamında düşünülmüştür. Batı Avrupa Birliğinin (BAB) genişletilerek Avrupa Birliğinin savunma işlevini yüklenmesi öngörülmüştür.

Üçünü sütunu ise adalet ve içişleri politikaları oluşturmaktadır. Bu kapsamda göç ve iltica konularıyla, uyuşturucu madde kaçakçılığı ve örgütlü suçlarla mücadelede üye ülkeler arasında işbirliğine gidilmesi yolu benimsenmiştir.

Bu üç sütundan son ikisi AB’nin siyasal yönünü ortaya koymaktadır. Ayrıca Antlaşmanın bir başka siyasal yönü Avrupa Birliği Yurttaşlığı kavramını getirmesi olmuştur. Üye ülkelerin yurttaşlarına seçme ve seçilme başta olmak üzere, serbest dolaşım ve ikamet, üye olmayan ülkelerde korunma, dilekçe verme ve ombudsmandan yararlanma vb. haklar tanınmaktadır. Bunların dışında Avrupa siyasal ortamının sosyalist düşünce geleneğinin etkisi altında olmasının iki yansıması olarak, işçilerin çalışma koşullarını düzenleyen “Sosyal Şart” ile Birlik içindeki ekonomik ve sosyal kohesyonu artırmayı, bölgesel eşitsizlikleri azaltmayı amaçlayan yeni bir fonun kurulması, Antlaşma’da yer almıştır.

AB’nin başlangıçta belli bir güzergahta ilerliyecek bir proje olarak tasarlanması, atılan her adımın, yeni adımların atılmasını zorunlu kılacak biçimde formüle edilmesini gerektirmiştir. Böyle atılan adımların yeni adımlar atılmasını zorlaması konusunda belki de en iyi örnek örnek Tek Pazarı gerçekleştirmek için atılan adımlar olmuştur.

Bu derinleşmenin gerekçesini oluşturan Chechini raporunda, bu birleşmenin Avrupa Topluluğu’nun toplam gelirini artıracağı gösterilmeye çalışılıyordu.[12] Salt bu açıdan bakıldığında böyle bir gelişme akılcı bir uygulama olarak görünüyordu. Ama kısa bir süre sonra tek pazarın oluşmasının bunun ötesinde sonuçları olduğu ortaya çıkmıştır. Tek Pazar haline gelmiş bir ekonomik birlikte, her ülkenin ayrı ayrı paraya sahip olması ve ayrı para politikaları izlemesi zorlaşmış, tek Avrupa parasına geçişi ve Avrupa Merkez Bankası’nın kurulmasını zorunluluk haline getirmiştir. Bu da bir siyasal birliğe gidiş açısından çok önemli bir adım olmuştur.

Maastricht Antlaşması’nın Tek Pazar’ın gerçekleşmesinden sonra yapılmış olmasının getirdiği bir başka özellik bölgesel fonların büyük ölçüde artırılması olmuştur. Tek Pazar içinde eşitsizlikçi büyüme yasası daha etkili olarak çalışacaktır. Bunun etkilerinin giderilmesi için AB’nin yeniden dağıtım işlevlerinin daha da güçlendirilmesi gerekmiştir. AB’nin güçlenmiş yeniden dağıtım işlevleri AB üyeleri için oyunu sıfır toplamlı olmaktan çıkartmakta onun bütünlüğünün korumasını duygusal bağlılıklardan çok akılcılığın sonucu haline getirmektedir. Dünyadaki diğer bölgesel ekonomik birliklerin aynı duyarlılığı gösterdiği söylenemez. AB’nin kırk yılı aşan tarihi bu bakımdan başarılı olduğunu ve bölgesel eşitsizlikleri azalttığını göstermektedir.[13]

AB bir siyasal birliğe doğru çok önemli adımlar atarken çok önemli bir görevle de karşı karşıya kalmıştı. 1989’da Avrupa’da sosyalist blokun çözülmesinden sonra AB Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomilerinin kapitalist ekonomiye geçişini kolaylaştırmak ve Batı’ya entegre etmek sorumluluğunu hissediyordu. 1989 Temmuzu’nda Paris’te toplanan G7’ler Polonya ve Macaristan’a ekonomik yardımı kararlaştırmıştı. Bu amaçla PHARE programı başlatıldı, daha sonra bu program eski sosyalist ülkelerin tümünü kapsar hale gelmiştir. PHARE programının uzantısı olarak AB orta ve doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinin entegrasyonunu sağlamak için bu ülkelerle ortaklık (association) antlaşmaları imzaladı.[14]

Buna karşın AT sosyalist blokun çözülmesinden sonra fiilen büyümeye başlamıştı. 1990 yılında Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya katılmasıyla AT bir büyümeyi gerçekleştirmiş bulunuyordu.[15] AB eski sosyalist blok ülkeleri konusunda büyüme stratejisine netlik kazandırmadan gelişmiş kapitalist demokratik ülkeler olan Finlandiya, İsveç ve Avusturya’yı da tam üyeliğe kabul ederek üçüncü önemli büyümesini gerçekleştirerek üye sayısını 1995’te 15’e çıkardı. AB’nin önündeki yeni genişleme iki bakımdan zorluk taşıyordu. Bunlardan birincisi çok sayıda ülkenin tam üyelik için başvurmuş olmasıydı. İkincisi ise bu ülkelerin hem siyasal hem de ekonomik açıdan üyeliğe hazı olmayışıydı. Bu ülkelerin üyeliği için önemli dönüşümler geçirmesi gerekiyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ