KÖYDEN KENTE GÖÇ VE GECEKONDU OLGUSU

KÖYDEN KENTE GÖÇ VE GECEKONDU OLGUSU

Türkiye, birçok diğer ‘gelişmekte olan’ ülkelerde olduğu gibi, 1950’lerden itibaren yoğun bir köyden kente göç olgusunu yaşamıştır. 1945 yılında 18.9 milyon olan ülke nüfusu 1997’de 62.8 milyona ulaşırken, 4.7 milyon olan kentli nüfus da 40 milyonu aşmıştır. Diğer bir deyişle, Türkiye 1940’larda nüfusunun %25’i kentlerde yaşayan bir ülke iken, bugün %70’i kentlerde yaşayan bir ülkeye dönüşmüştür. Bu sürecin nasıl başladığına bakıldığında şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda kapitalist sistemin Amerika Birleşik Devleti öncülüğünde yaygınlaşması süreci içinde birçok ülke pazar ekonomisine geçmeye başlamış, gereken tarımsal üretim artışının sağlanması için tarım kesiminin mekanizasyonu hedeflenmiştir. Türkiye özelinde ise, Amerika tarafından verilen Marshall yardımı tarım kesiminde önemli yapısal değişiklikler yaratmış; traktör, sulama sistemi, verimliliği yüksek olan yeni cins tohumlar ve gübreleme sonucunda tarımda verimlilik artışı elde edilmeye çalışılırken, kırsal kesimdeki mevcut toplumsal denge bozulmuştur. İşsiz ya da topraksız kalan yarıcılar ve küçük toprak sahipleri köylerini bırakarak, büyük kentlere göç etmeye başlamışlardır.[1] Köyleri tarımsal üretimin değiş-tokuş yapıldığı pazarlara ve kentlere bağlamak için yapılan ulaşım ağları köylüleri kentlere taşımıştır.

Kentlere ilk gelenler genç erkekler olmuştur. Sırtında yatağıyla gelen köylü göçmen imajı bu gruptan kaynaklanmıştır. Köylü göçmen kenti tanıdıkça ve yerleştikçe, ailesini de kente getirmeye başlamış, göçmenin kentte köye göre daha iyi bir yaşantı içinde olduğunu gören köyde kalanlar ise, kente yerleşmiş akraba ve köylülerini fırsat bilerek, kente göç etmek eğilimi içine girmişlerdir. Böylece kitlesel ve zincirleme göç Türkiye’de hakim göç biçimi olmuştur.

Köylü kadınlar için kent, zaman içinde güçlenen bir cazibe odağı olmuştur. 1950’li yıllarda kent yaşamı hakkında henüz bir fikri oluşmamış olan ve kendisine yabancı olarak görülen kent, köylü kadını ürkütürken ve köylü kadında kentte yaşayamayacağı inancı hakimken,[2] zamanla kentle tanışıklığı oluştukça, kente göç eden köylülerinin yaşamlarına tanık oldukça, kent köylü kadın için köyün yorucu ve kirli işlerinden kurtulacağı, ‘evinin hanımı’ olabileceği, köyün toplumsal baskısından uzaklaşabileceği, rahat edeceği bir ortam olarak görülmüştür.[3] Hatta bazı durumlarda kadın kente göçte aktif roller üstlenmiş, kentteki akrabalarının desteğini elde etmeye çalışarak kocasını kente götürmek için uğraş vermiştir.[4] Kente yerleşmiş köylüleriyle evlenerek köy yaşantısından kurtulmak arzusu da bekar köylü kadınlar arasında yaygındır, ve bu arzu aileler tarafından desteklenmektedir.[5]

Kentlere göç edenler, konut sorununun da içinde bulunduğu birçok sorunla karşılaşmışlar, devletin ve sivil toplumun yetersizliği sonucunda bu sorunları kendi içlerinde çözmeye yönelmişlerdir.

Böylece kentin sanayi bölgelerine yakın alanlarında (örneğin İstanbul’da deri ve imalat sanayinin yoğunlaştığı Zeytinburnu), ya da kentin dağ yamacı ve nehir yatağı gibi iskan için tercih edilmeyen alanlarında (örneğin Ankara’da Altındağ), ve giderek artan bir biçimde kentlerin çeperlerinde gecekondu bölgeleri oluşmaya başlamıştır.[6] Adından da anlaşılacağı gibi, gecekondu ilk ortaya çıktığında, çok kısa sürede ve yasalara aykırı olduğu için gece inşa edilen konut olarak görülmüş, kent içindeki varlığı da kısa ömürlü olarak tahmin edilmiştir. Ancak, ilk başlarda içi toprak doldurulan teneke kutuladan yapılan, teneke damlı bu derme çatma yapılar, zamanla kenti çevreleyen yerleşik konut alanlarına dönüşmüştür. Bunun sonucunda büyük kentlerin çehreleri büyük değişikliklere uğramış, özellikle yeni Cumhuriyetin modern başkenti olarak oluşturulan Ankara örneğinde gecekonduların varlığı bu imajı tehdit edici olmuş, zamanın daha çok bürokratik ve askeri seçkinlerden oluşan yerleşik kentlileri arasında büyük tepkilere yol açmıştır.[7]

Kentte gecekondu varlığına göz yumulmasının altında önemli birkaç etmen yatmaktadır. Öncelikle gecekondu halkının gelişmekte olan sanayi için ucuz, esnek ve örgütsüz iş gücü oluşturmasından bahsedilebilir. İthal ikameci sanayileşme modeli içinde pahalı teknoloji kullanılması karşılığında, buna olanak sağlayacak ucuz iş gücüne duyulan ihtiyaç, gecekonduları sanayici gözünde katlanılabilir hale getirmiştir.[8] Ayrıca, köyden göç edenlerin kendi inşa ettikleri konutlarda yaşamaları sonucunda kira sorununun ortadan kalkması, bu nüfusun düşük ücretlerde yaşayabilmelerini sağlamış, bu da yine özel sektörün işine gelmiştir. 1960 askeri darbesi sonucunda Demokrat Parti zamanındaki liberal politikalar yerini planlı kalkınma modeline bırakınca, gecekondu nüfusu ekonomide yeni bir rol kazanmış ve ulusal pazar içinde tüketici olarak yer almış, özel sektörün yeni hedef kitlesi olmuştur.[9]

Gecekondu yapımı kente yeni gelenlere konut sağlama sorumluluğunu devletin üzerinden almış, devlet hazine arazisine yasa dışı konut yapımına göz yumarak bu süreç içinde rol oynamıştır. Osmanlıdan miras kalan geniş devlete ait toprakların varlığı[10] ve hakim olan geleneksel zilliyet kurumu gecekondu yapımının yayılmasına ve kalıcı olmasına yol açmıştır.[11] Böylece devlet bir “kapitalist mülkiyet ilişkileri rejimi” kurmak yerine “popülist himayecilik ilişkilerinin yarattığı atalet” içine girmiştir.[12] Bu çerçeve içinde devlet, özel sektör ve gecekondu sahipleri arasında bir mütabakattan bahsedilebilir. Devlet gümrük vergileri ve ithalat kotaları ile özel sektörü yabancı rekabete karşı korurken, özel sektör de kentsel rantlardan uzak durmakta, kent çeperindeki arazi alt gelir gruplarına, yani temelde köyden göç etmiş gruplara bırakılmaktadır.[13]

Devletin ve özel sektörün yukarda değinilen nedenlerle gecekondu oluşumuna toleranslı yaklaşmasının yanında siyasetçi de gecekondu halkına sıcak bakmıştır. Bunun altında yatan ana neden siyasetçinin hızla sayıları artan gecekondu halkının oy potansiyelinin, ve dolayısıyla siyasi gücünün farkına varmasıdır. 1950’lerde Demokrat Parti ile başlayan süreç içinde siyasi partiler popülist politikalar içinde gecekondu halkına arazileri için tapu, mahalleleri için alt yapı ve hizmetler söz vererek oylarına sahip olmak istemişler, böylece gecekondu varlığı ve yayılması siyasilerce desteklenmiştir.

Kısacası, özel sektörün ucuz iş gücüne olan gereksinimi arttıkça, siyasetçilerin kente göç edenlerin oylarına sahip olma istekleri güçlendikçe, ve devlet kentsel arazi düzenlemesinden ve alt gelir grupları için sosyal konut üretiminden elini ayağını çektikçe, gecekondu halkı ekonominin vazgeçilmez bir unsuru ve siyasetin cazip hedefi olmuş, ve gecekondular kentlerin kalıcı bir parçası durumuna gelmiştir. 1966’da ilk gecekondu yasası (775 sayılı yasa) meclisten geçmiş, ve böylece gecekondu varlığı ilk kez yasal olarak tanınmıştır. Bu yasa ‘gecekondu sorunu’nu çözmek için temel olarak üç ana hedef tanımlamaktaydı: iyi durumda olan gecekonduların alt yapı ve hizmetler getirilerek geliştirilmesi, kötü durumda olanların yıkılması, ve yeni gecekondu yapımına izin verilmemesi. Yasanın uygulamasında ilk hedef yerine getirilirken, dolayısıyla birçok gecekondu yerleşimi alt yapı ve bazı hizmetlerin sağlandığı düşük yoğunluklu konut alanlarına dönüşürken, diğer iki hedef özellikle siyasi nedenlerden dolayı gerçekleştirilememiştir.

Köy kökenli gecekondu nüfusu tüm bu ekonomik işlevlerinin ve siyasi baskı potansiyelinin yanısıra, kültürel ve sosyal alanda kentli toplum tarafından küçümsenmiş, dışlanmıştır.[14] 1960’larda gecekondu halkının tüketici pazarlarına giderek artan katılımı sonucunda sahip oldukları yüksek teknoloji ürünleri ve modern/kentsel yaşamı simgeleyen mobilyalar ile kentte sürdürdükleri yaşam biçimi arasındaki zıtlık birçok karikatüre konu olmuş, koltukta bağdaş kurarak oturanlar, yemek takımı odanın bir köşesinde dururken yer sofrasında yemek yiyenler, akan suyu olmayan olmayan evlerdeki küvetler, elektriği olmayan evlerdeki buzdolapları zamanın karikatüristleri tarafından çizilmiştir. Bu örneklerin gerçek bir tarafı varsa da, bu eğilim yerleşik kentlinin köy kökenlilere karşı üstten bakan tavrına da işaret etmektedir. Şenyapılı[15] köy göçmeninin bu tüketim mallarına sahip olma arzusunu, kentli tarafından kabul görmemesi, sosyal/kültürel olarak dışlanması sonucunda tüketim aracılığıyla kente ait olma, kentle bütünleşme hissini yakalama çabası olarak yorumlamaktadır. Genelde yerleşik kentliler gecekondu mahallelerinde yoğunlaşan köy kökenli göçmenleri köylü olmaktan kurtulamamış, geri kalmış, cahil ve kültürsüz olarak görme eğilimindedirler. Özellikle 1950 ve 60’larda yerleşik kentlilerde, ki bunlara gecekondu konusunda araştırma yapan akademisyenler de dahildir, kentteki köy kökenli göçmenleri ve onların gecekondularını modern kentlerin oluşmasının önünde ciddi bir engel, ve daha da önemlisi toplumun modern bir topluma dönüşmesini engelleyici bir unsur olarak görme hakimdir.[16]

Köylülerin kentlere gelip, gelişmekte olan sanayi içinde iş bularak “ulusal kapitalizmin homojenleştirici kültürü” altında değişecekleri, şehirli olacakları inancının göçmenin daha çok ‘enformel sektör’de istihdam edilmesi sonucunda yok olması[17] da bu görüşü pekiştirmiştir. Zamanla bu görüş akademik ortamda yerini 1970’lerde ‘toplumda dezavantajlı ve sömürülen grup olarak gecekondulu’ ve 1980’lerde ‘kentli yoksul olarak gecekondulu’ görüşlerine bırakmıştır.[18] Kısacası, gecekondu halkı ‘kentte köylü’ olarak görülmeleri sonucunda düşük statülü ve dışlanan bir konuma oturmuşlardır.

Bu konumun diğer bir nedeni ise gecekondunun yasa dışı durumudur. Gecekondu olgusuna yapılan yağma ve talan vurgusu, 1980’lerden itibaren sertleşmiştir.[19] 1980’lerde uygulanmaya başlanan yeni iktisadi politikalar ve yine 1980’lerde çıkarılan gecekondu yasaları bunda etkili olmuştur. 24 Ocak Kararlarıyla ekonomiyi liberalize etme ve küresel pazar ekonomisine açma yönündeki gelişmeler, ithal ikameci sanayileşme yerine ihracata yönelik politikaların benimsenmesi, devlet ve toplum arasındaki mütabakatı bozmuş, devletin hem büyüklük, hem de işlevsel olarak küçültülmesi hedefi devletin toplum içindeki alışılmış hakem rolünü temelinden sarsmıştır.[20] Mevcut mütabakata göre devletin korumacılığı karşılığında kentsel ranttan uzak duran özel sektör, devletin korumacı politikalarından vazgeçmesiyle ve ülkenin artan bir biçimde uluslararası rekabete açılmasıyla, kentsel arazi piyasasında kar arama girişimleri içine girmiş, bu durum da 1980 öncesi düşük gelir gruplarına (çoğu köyden göçedenler) bırakılmış olan kent çeperindeki araziler üzerindeki rekabeti gittikçe keskinleştirmiştir. Buna ek olarak, Özal hükümeti tarafından 1984-85’lerde çıkarılan gecekondu afları (5 kez kaçak yapıların affına ilişkin yasa çıkarılmıştır) ve yapılan İslah-İmar Planlarıyla gecekonduların kentin imarlı bölgelerine katılması hedeflenmiş, dört kata kadar konut yapma pratiğine izin veren yasal zemin oluşturulmuştur. Bu da gecekonduların ticari bir mülk haline dönüştürülmesinde büyük bir rol oynamıştır. Böylece bir zamanlar yoksulların zorunlu konutu olan gecekondu ve özellikle gecekondu arazisi, bugün üzerinden büyük rantların elde edildiği bir meta haline gelmiştir.

Gecekonduya ilişkin bu yasal değişikliğin altında, hükümetin uygulamaya başladığı liberal politikalardan en fazla zarar gören kesimin ilerde zengin olabilme ümidi verilerek ‘susturulması’ amacının yattığı, dolayısıyla bu yasaların gecekondu nüfusuna verilen bir ‘rüşvet’ olduğu iddia edilebilir.[21] Söz konusu yasal değişikliğin sonucunda gecekondular hızla apartmanlara dönüşmeye başlamış, gecekondu sahipleri arazilerini yapılacak apartmanda kendilerine verilecek birkaç daire karşılığında mütteahhite vererek, ‘köşeyi dönmüşlerdir.’ Bu dönemde gecekonduları üzerinden zengin olanlara karşı toplumda sert tepkiler oluşmuş, potansiyel haksız kazanç gecekondu sahiplerine yapıştırılan bir etiket olmuştur. Şöyle denmektedir: “Bir zamanlar evlerini bir gecede yaparlardı. Şimdi bir günde milyarder oluyorlar.”

Gecekonduları yasa dışılık ve haksız kazançla bir tutan görüşün toplumda benimsenmesinde etkili olan iki önemli unsur da, köyden kente göçenlerin çoğunlukla enformel sektörde (‘kayıt dışı’ ‘yasa dışı’ ekonomi) çalışmaları, ve enformel sektörün zaman içinde himayecilik anlayışı sonucunda güç ilişkileriyle birtakım grupların tekeline girmesi, ve enformel konut piyasasında (gecekondu arazileri) gecekondu mafyasının, yine güç kullanarak, hakimiyet kurmasıdır. Gecekondu olgusunun başlarında kişi ya da akraba gruplarının, içinde yaşayacakları ve kendi imkan ve emekleriyle yapacakları konutlarına yetecek kadar büyüklükteki, çoğu zaman hazineye ait olan araziyi işgal etme pratiği, özellikle gecekonduların ticarileşmesinin yasal olarak onaylandığı 1980 sonrasında yerini, hemen her zaman hemşehri örüntüleriyle çakışan ve rant peşinde olan, gerek gördüğünde kaba güç kullanan örgütlü gruplarca (‘arazi mafyası’) yapılan ve ihtilaflı durumdaki özel mülkiyetteki arazileri de kapsayan arsa işgaline bırakmıştır.

Hedefi hızlı kazanç elde etme olan bu gruplar, işgal ettikleri arazilerini parsellere bölerek gecekondu kullanıcılarına satmak yerine arazi rantı peşinde olan diğer bir gruba olduğu gibi satmak eğilimindedirler. Böylece gecekondu arsası üzerinde konut yapacak kişilere ulaşıncaya kadar birkaç kez el değiştirmekte, pahalılaşmakta, farklı gruplar bu arazi üzerinden rant elde etmektedir.[22] İşgal edilen arazi üzerinde gecekondu mahallesinin oluşması süreci içinde bazı kişiler olaydan uzaklaşırken, bazıları olayın içinde kalarak ve mahallenin yasal statü kazanmasında rol oynayarak, yerel siyasi liderler haline gelebilmektedirler.[23]

Kısacası, bugün gecekondu arazisi üzerinde artan bir rekabete ve gecekonduların giderek ticari bir metaya dönüşmesine tanık olmaktayız. Bunun sonucunda gecekondu sahipleri arazileri karşılığında elde edilen kazanç sonucunda ekonomik konumlarını düzeltme şansına kavuşurken, gecekondularda yaşayan kiracılar ve tapusu olmayanlar dezavantajlı bir duruma gelmektedirler. Giderek keskinleşen rekabet, uygulanan yeniden yapılanma politikaları sonucunda[24] artan yoksulluk ve ekonomik sorunlarla birleşince bu kesimde himayecilik arayışı güçlenmiştir.[25] Ancak bu noktada şunu belirtmek gerekir. Köyden kente göç edenlerde baştan beri kendi akraba ve köylüleri ile birarada yaşamak eğilimi mevcuttur. Köy göçmenleri kentteki ilk zamanlarında yeni çevrelerinde tutunabilmek için hem sayıca, hem de kültürel olarak ‘kendi insanı’na ihtiyaç duymuş, ve bunun sonucunda kentin çeperindeki iskan edilmemiş arazilere konutlarını yaparken aynı mekanda kümelenme eğilimi göstermişlerdir. Böylece aynı kökenden gelen insanların oluşturdukları ve geldikleri ilin/köyün adıyla bilinen gecekondu mahalleleri oluşmuştur (Erzurumlular mahallesi, Karslılar mahallesi, Çorumlular mahallesi gibi). Kentte mekansal kümeleşme sürecinde Alevi-Sünni farklılığı da etkili olmuş, genelde Aleviler ve Sünniler farklı mahallelerde, ya da aynı mahallenin farklı kısımlarında toplanmışlardır.[26] Böylece kentte Alevilerin oturdukları mahalleler olarak bilinen gecekondu mahalleleri oluşmuştur. Ancak, kimi zaman göçmenler, özellikle tek aile olarak ıssız alanlara gecekondularını yaparken, komşularının Alevi ya da Sünni olmasından çok, bir ‘can yoldaşı’ olmasını önemsemişler, mezhepsel farklılığı ön plana getirmemişlerdir. Aynı kökenden gelen göçmenlerin dayanışması gecekondu mahallelerinin kurulması ile sınırlı kalmamış, kente göç edenler, göç olgusunun başından itibaren hemşehri ağlarını kente yerleşmek, iş ve konut bulmak için kullanmışlardır. Bugün farklı olan, bu ilişki ağlarının giderek kimlik siyaseti içinde siyasallaşması durumudur. Toplumumuzda mevcut olan etnik ve mezhepsel farklılıların 1980’lerden itibaren kamusal alanda daha görünür hale gelmesi ve siyasallaşması, bozulan siyasal dengeler, artan ekonomik sorunlar ve kent arazisi üzerinde keskinleşen rekabetle birleşince, gecekondu halkı giderek siyasal İslam, Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Alevilik üzerinden kurulan ‘dayanışma ağları’na dahil olmak, böylece durumlarını sağlamlaştırmak çabası içine girmişlerdir. Sonuçta birbiriyle gecekondu rantı için kıyasıya rekabet eden ve çatışan yerel ağlar ortaya çıkmıştır.[27] Bu ortam içinde hemşehri ağları giderek mafyalaşmaktadır.[28]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ