KÖYCÜLÜK

KÖYCÜLÜK

Kerpiç temeller üstüne mermer binalar kurulamaz.

Yurdumuzun ve milletimizin büyümesi ve yükselmesi, köylerimizin büyümesine, artmasına ve yükselmesine bağlıdır. Bunu hepimiz biliyoruz; fakat herhangi bir işin başında iken bu bildiklerimizi tatbik etmiyoruz.

Bizde köycülüğe resmî teşkilât haricinde ilk olarak merhum Türk Ocağı başlatmıştır. Ocaklar muhtelif yerlerde köycülük tecrübeleri yaptılar, kısmen de muvaffak oldular. Fakat bu muvaffakiyetleri ummanın yanında bir katre bile değildir. Ocak, köycülüğü daha ziyade bir gösteriş, lüks veya süs mevzuu gibi telâkki ederdi. Bu daha ziyade bir köycülük sevgisi gösterişinden ibaretti. Bu arada bilhassa yapılması unutulmayan dispanser açmak, köy hastalarına bakmak ve ilâç dağıtmaktan ibaret kalırdı. Şüphesiz bir derdi ve acısı olan insanların şükran ve minneti daha kolay ve daha çabuk kazanılır. Ocak da gönüller fatihi olmak için bu yoldan işe başlamıştı.

Köycülükte bu da lâzım olabilir, fakat köylülerin maddî ıstırapları, köylerin derin karanlıkları, sefaletleri, yoksullukları yanında cüce kalır.

Devlet teşkilâtında köycülük adımını ilkönce atan Dahiliye Vekâletidir. Köy kanunu, bu yolda ele gelen ilk gönül alıcı eserdir. Bundan sonra teşkilât sahasında köycülük gelir. Fakat buna da köycülük demekten ziyade nahiyecilik demek doğru olur. Çünkü, esas itibariyle diğerlerine ve eskilere tamamen benzeyen yukarıdan inme bir teşekküldür. Kazadan nahiyeye iniyor ve tam teşkilli nahiyeler yapmakla uğraşıyor. Bu hareket de şeklen köycülük gibi görünürse de asıl ve esas itibariyle aynı prensibin eseri değildir. Yurdumuzun kurtuluşu köylerimizin kurtuluşuna bağlıdır. Şu halde birinci vazifemiz köylerimizi kurtarmak ve yükseltmektir. Büyük Türkiye’yi köyler yaşatacak, köyler yükseltecektir.

Bu temelleri sağlamlaştırdığımız derecede içtimaî bünyemiz kuvvetlenir. Devlet şeklimiz tunçlaşır. Ancak o zaman ileriye doğru tam bir iman ile bakabiliriz.

Bize göre her şeyden önce ve her şeyin üstünde düşünülecek mevzu köylerimizdir. Fertlerden cemiyetlere ve nihayet hükümete kadar herkes, her zümre ve her teşekkül kendinde gördüğü büyük, küçük her cehdi ve her kuvveti köylerimiz için harcamaya, köylümüzün refahı için müesseseler teşkiller yapmaya mecburdur.

Köy evleri kerpiç harabeler halinde iken Türkiye’de şehirler yapılamaz. Türkiye’de şehirler daimi köylerin zararına olarak yapılır ve büyütülür. Sanayi, memleketi olmadığımız için millî istihsale faydalı fabrikalarla dolu sanayi şehirlerimiz de yoktur. Şu halde bizde şehir, memurların, tüccarların, köylü ile tüccarlar arasındaki mutavassıtların ve daha bilmem nelerin oturduğu yerlerdir. Yani köylünün uşakları şehirde oturur; fakat ne gariptir ki, efendilerimiz harabelerde yaşar, onun ücretli hizmetçileri büyük şehirlerin sakinleridir. Köylerde elektrik yapılmadan şehirleri elektriklemek doğru değildir. Köylerde millî zevkimize göre bir köy mimarisine uygun programlı bir imar başlamadan büyük şehirlere büyük binalar yapmak caiz değildir. Köylere radyo vermeden şehirliye radyo dinletmek haramdır.

Gübreli çirkefler köy sokaklarını bataklık yaparken, büyük şehirlerin kanalizasyonuna para harcamak yerinde olamaz.

Köy mektepleri mahdut yerlerde ve kerpiç damlar altında bulunurken şehirlere ve hatta kazalara süslü ve büyük mektep binaları yakışamaz.

Mevzuun esasında ve düşünme tarzının hareket noktasında fark olduğu için bu misallerin sayısını arttırmak, her sahada muhtelif örnekler bulmak kabildir. Bizim kastımız şu şekli veya bu sahadaki devlet tatbikatını tenkit etmek değildir. Biz bütün hedeflerimizin başında düşünülmesi lâzım gelen bir prensibi tebarüz ettirmek istiyoruz. Bu da köycülüktür.

Fertlerden cemiyetlere, mesleklere, içtimaî sınıflara ve devlet teşkilâtına kadar her yerde her işin başında köylerin ve köylülerimizin refahı düşünülmelidir. Bir yerde taş taş üstüne koymak istiyorsak, bunu ilkönce en muhtaç köylerimizde yapmalıyız. Bir yere bir gölge verecek ağaç dikmek istiyorsak, buna en çorak köyümüzden başlamalıyız. Bir yerde sıhhî bir müessese açmak niyetinde isek, bunda da her şeyden önce köylünün ihtiyacını düşünmeliyiz.

Bugün gördüklerimize göre birinci plânda şehirlerle uğraştığımız derhal anlaşılır. Biz, köylerimizin birinci plâna geçmesini istiyoruz. Hiçbir yerde efendinin binasından önce hizmetçilere mesken yapılmaz. Hiçbir yerde efendimiz karanlıkta otururken ecirleri elektrik yakamaz. Bu sözlerde belki bir parça koyu renkli fikirler ve hissiyat şiddeti görenler bulunabilir. Fakat mademki köylüyü her şeyden üstün sayıyor ve bizim bütün muvaffakıyetlerimizin kaynağı tanıyoruz. Onu kendimizden çok düşünmek, kendimize yani şehirlerimize bir şey yapmadan önce onun ihtiyaçlarını dindirmeye çalışmak borcumuzdur.

Asfalt caddeler üzerinde renkli otomobillerdi ve güzel biçimli kostümler içinde geçerken hâlâ kıl şalvar ve yamalı pabuçlarla gezen, kulağı akan yavrusunun başını pis mendillerle bağlayan, bir istida yazdırmak için kapı kapı dolaşan köylülerimizi gördüğümüz müddetçe köycülük yapmaya mecburuz.

Bu saha geniştir. Etraflı bir program ve metotlu bir çalışma ister. İktisattan sıhhate, idareden iskana kadar her sahada açık ve müspet bir programımız olmalıdır. Bununla kesemize ve cehdimize göre en lüzumlu yerlerden işe başlamalı ve vakit geçirmeden seferber olmalıyız. Köylülerimiz artık ıssızlıktan, pislikten, öksüzlükten kurtulmalıdır, Köylere canlılık ve şenlik gelmelidir.

Köylerimizden asırlarca ileri gitmiş olan şehirlerde oturur ve eğlenirken bizim canımız, ciğerimiz, her şeyimiz olan köylülerimizi hatırlamayı unutmayalım; belki hatırladıkça acır, acıdıkça sever, sevdikçe de onlar için çalışmaya ve bu çalışmadan zevk almaya başlarız.

Köy mimarisi ve plânları, köy ziraati, köy sıhhat işleri, köy idaresi, köy terbiye ve eğlenceleri, köy hukuku ve köy mükellefiyetleri ayrı ayrı tetkik edilmeli ve çalışma sahası tespit olunmalıdır. Sırası geldikçe bu programın ana hatlarını düşünebildiğimiz kadar söyleyeceğiz. Gönlümüz öyle ister ki mektep sıralarında her talebeden en yüksek makamlardaki büyüklere kadar herkes, her gün köylerimizi ve onu yükseltme çarelerini düşünsün. Çünkü inkılâp ve istikbalimizin esası köylerimizdir. Cılız ve hastalıklı köklerden büyük gövdeli ve devamlı bir ağaç yetişmeyeceğini daima hatırlamalıyız.

Atsız Mecmua, 15 Eylül 1931, Yıl. 1, Sayı: 5

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ