KÖŞEYE SIKIŞAN TÜRKİYE

Halil DAĞ

Yazarın şu ana kadar yazılmış 26 makalesi bulunuyor.

Halil_Dag003

Türkiye, 2001 ekonomik krizinden sonra İslamcı retoriğine rağmen Batıdan umulmadık bir şekilde destek alan AKP hükümeti ile tanıştı ve hala da aynı partinin kadrolarınca yönetiliyor. İlk başlarda Batı ile sağlanmış görünen konsensüs kusursuz işliyor görüntüsü verse de son birkaç yıldır bu ilişkide yalpalamaların olduğu gün gibi aşikar.

İktidardan Muktedire

İlk yıllarda AKP için temel sorun ezici meclis çoğunluğuna karşın muktedir olamama sorunu idi. Bir sonraki seçimde AKP bunu büyük ölçüde aştı. Bu seçime girerken AKP, kendisini asker ve yargı bürokrasisi karşısında ağır bir baskı altında hissederken bu tarihlerde başlayan süreçle AKP, hem yargıyı hem de asker bürokrasisini -deyim yerindeyse- önemli ölçüde püskürttü. Üçüncü seçiminden ise tam bir muzaffer komutan edasıyla çıkan AKP için artık ülkeyi tam da dilediği gibi yönetme ve yönlendirmenin yolu açılmıştı. Sürekli dile getirilen halk iradesi, baskın bir şekilde AKP lehine tecelli etmiş, artık AKP için yaptığı her şeyin meşru sayılmasının yolu açılmıştı. Buna karşın işler hiç de beklendiği gibi gitmedi.

Eksen Kayması ve Batının Hassas Balans Ayarı

Son birkaç yıldır özellikle Davos çıkışından itibaren AKP’nin dış politikada Türkiye’yi farklı kulvarlara taşıdığı tartışmaları yapılmaktadır. Bunun yanında Arap Baharı ile başlayan süreçte Türkiye’nin en başta Libya ve Suriye gibi isyanların başlamasından üç beş gün öncesinde can ciğer kuzu sarması pozları verdiği ülkeleri Batı çıkarlarına teslim etmesi çok tartışılır oldu. Bir başka konu devletin tepesindeki insicam gerektiren hususlarda görünmez bir bilek güreşinin daima varlığını sürdürmesi oldu. Bahse konu olayların hepsinde hükümet farklı açıklamalar yaptı devletin başı olarak cumhurbaşkanı farklı bir yol izledi farklı kararlara imzalar attı.

Rasmussen için Başbakan asla olmaz tavrını fırsat bulduğu her mahalde dile getirmesine karşın cumhurbaşkanı onayıyla bu konu kapandı. Füze Kalkanı meselesinde Başbakan, komuta bizde olmazsa asla kabul etmeyiz dedi, cumhurbaşkanı bunlar teferruat dedi, konu sessizce kapandı. En ilginci ise, AKP’nin Türkiye’nin gündemine giriş sürecinde siyasi yasağına rağmen R. Tayyip Erdoğan baş aktör iken Füze Kalkanı sürecinde Batının baş aktörlükle taltif ettiği kişi Başbakan değil cumhurbaşkanı oldu. Yani Batı açısından bir partner değişiminin işareti de vardı bu olayın içinde.

Kanımca AKP iktidarının hayatiyeti açısından kırılma noktası bu konu olmuştur. Her ne kadar Batının desteği ve işbirliği görünürde sürüyor olsa da daha sonraki aylarda yaşanan pek çok olayda Başbakan üzerinden Türkiye’nin bir kuşatılmışlık içerisinde olduğu izlenimi doğmaktadır. Bu konudaki en bariz örnek Suriye konusudur.

Sancılı Dış Politika

Tunus’ta başlayan Arap Baharı sürecinde Türkiye liderliği, olaylardan henüz bir ay önce Dostluk Ödülü aldığı Kaddafi’yi harcamak sorunda kaldı. Her ne kadar kabul etmesi zor bir konu olsa da Batı ile stratejik ortaklığın bir gerekliliği olarak bakıp bunu anlamak mümkün. Ancak sıra Ortak Bakanlar Kurulu Toplantısı yaptığımız Suriye’ye gelince işler biraz değişir gibi oldu. Türkiye her ne kadar zevahiri kurtarmak için Esat’ a karşı açık bir tavır koysa da kamuoyunun baskısı sonucu Esat’a yönelik bir operasyona yanaşmadı. Batı, bu direnişi çözmek için Türkiye’yi köşeye sıkıştırma yoluna gitti. Bunu yapmak için de baş taşeronu PKK’yı harekete geçirdi. PKK tarihinde görülmemiş düzeyde sofistike bir saldırı olan Aktütün Saldırısı ile Türkiye’ye gereken mesajı çok açık bir şekilde verdi. Bu olayın hemen arkasından da ABD sermayeli olduğu ileri sürülen bazı medya kuruluşlarınca da Aktütün Saldırısı’nın arkasında Suriyeli militanların olduğu propagandası yapılarak Türk kamuoyu Suriye konusunda ikna sürecine tabi tutuldu. Şu sıralar on yıldır Suriye ile adı zerre kadar anılmayan PKK’nın Suriye’de yol kontrolleri yaptığı haberleri medyaya düştüğüne göre bu konuda birileri epey kararlı.

Üçüncü seçim döneminden sonra muktedir olmanın hazzını alan iktidarın o güne kadar yürüttüğü Batıyla entegre politikaları gevşetme çabasında olduğunu buna karşın Batının ise Türkiye’yi sıkıştırmak için çeşitli araçları kullandığı düşüncesini taşımaktayım. Gerek Aktütün Saldırısı gerekse daha sonraki günlerde yanlış istihbarat sonucu yaşanan Uludere Olayı bir “ayağını denk al” ihtarı niteliği taşımaktadır. Bu sürecin devamında bu yanlış istihbaratı verenin MİT olduğu iddiaları, PKK ile yürüttüğü Oslo Görüşmelerinden beri hedef tahtasında olan MİT üzerinde yürüyen yargısal müdahale ve bir günde çıkarılan yeni MİT Yasası da bu konudaki tartışmaların devamı niteliğindedir.

Başbakanın Sağlığı ve Sonrası

Arada kaynamaması gereken önemli bir konu daha var. O da Başbakanın ciddi bir hal alan sağlığı ile ilgili tartışmalar. Son günlerde Başbakanın geçirdiği operasyonlar ve bu operasyonlar sırasında yaşanan tartışmalar pek iç açıcı değil. Hele ki son MİT tartışmasının Başbakanın yine bir operasyon geçirdiği gün başlamış olması da oldukça kayda değer bir konu olarak görülmektedir. Bu konu Başbakanın çok sevilmesine karşın artık ülkeyi yönetme görevini layıkıyla yürütemeyeceğine dair endişeler de yaratmaya başlamış durumda. Bu endişe fısıltı gazetesi ile toplum içinde yaygınlaşırsa haliyle yerine kim geçer tartışmaları da epey alevlenir.

Son yıllarda bahsettiğimiz bu gelişmelerin olması ve bu sağlık konusu Başbakanın hükümetini devam ettirebilmesi konusunda net bir çıkarımda bulunmamıza imkân vermese de kanımca cumhurbaşkanlığı konusu artık netleşmiş durumdadır.  Batının baş aktörlükle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü taltif etmesini de hesaba katarak 2014 seçimlerinin kazananının Başbakan Erdoğan olmayacağını şimdiden çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Gül’ün cumhurbaşkanlığı devam eder mi diye sorulacak olursa; eğer önüne hukuki bir engel çıkmazsa devam edecektir. Ancak bir engel çıkması durumunda yine bir yargıç cumhurbaşkanımızın olması yüksek ihtimaldir. Anayasa Mahkemesi Başkanı, kritik yargı kararlarından sonra yapmış olduğu teamül dışı açıklamalarla siyasete oldukça hevesli olduğunu birkaç defa ortaya koymuş durumdadır. Bunun yanında Cemaat faktörünü hesaba katacak olursak, cumhurbaşkanlığı koltuğu için Kılıç oldukça iyi bir aday olabilir. Buna Batının da onay vermesi imkân dâhilindedir. Çünkü Kılıç’ın her iki açıklaması da Batının dayattığı siyasaların yürütülmesine olanak sağlayan siyasi nitelikli yargı kararları sonrasına aittir. Yani Kılıç uyumluluğunu ispatlamış birisidir.

Tinerci, Dindar ya da Kindar

Öte yandan hükümet çevrelerinin toplumda rahatsızlık yaratan tinerci, dindar, kindar gibi toplumun önemli bir kısmını ötekileştirici ve rahatsız edici söylemleri de kayda değer konulardandır. AKP, bu söylemle, 1990’lardaki Milli Görüş söylemlerinin tedirgin ediciliğine bürünmüş durumdadır. Bunun yanında karşısında rekabet edeceği hiçbir güç ya da kurum kalmamış olmasına karşın iktidarın kendi kendisi ile kavga eder bu görüntüsü anlamsız bir çelişki de yaratmaktadır. Görünen o ki AKP, hedeflerini kaybetmekle karşı karşıyadır. Mesela, yeni anayasa konusunu bir yıl öncesine kadar ülkenin olmazsa olmazı olarak gören AKP’nin bugün bu konuda ciddi bir adım atmıyor olması, yarışı tamamlamış bir atın yorgunluğuna benzemektedir.

Cemaat ve Yol Arkadaşlığının Sonu

Tabii ki bu tartışma içerisinde es geçilmemesi gereken en önemli konulardan bir tanesi de Cemaat ve Cemaatin AKP ile şimdiye kadar sürdürmüş olduğu yol arkadaşlığının akıbetidir. Her ne kadar MİT üzerinden başlatılan tartışmalara kadar bu konuda açıktan açığa gözlemlenebilen bir soruna rastlanmamışsa da Mavi Marmara konusu, AKP-Cemaat yol arkadaşlığında sonun başlangıcıdır. Cemaat, görünür iktidarla işi olmayan, muktedirliği tercih eden bir olgunun kurumsal yapısı olarak rasyonel adımlarla devlet içerisinde önemli bir güce dönüşmüş durumdadır. Buna karşın 10 yıldır devleti açık açık yöneten tek meşru güç olmasına karşın AKP hala bir muhalefet partisi söylemleriyle kindarlıktan dindarlıktan, tinercilikten bahsederek devlet olma konusunda ne kadar yabancılık çektiğini de ortaya koymaktadır.

Bu arada Cemaat ile AKP arasında bir sorun çıkmaz kabilinden açıklamalara özet olarak şu cevabı vermek yeterlidir: “Cemaat ile AKP’nin dokusu farklıdır. Her ne kadar her ikisi de birbirine benziyor görünse de ikisinin de sinir uçları çok farklıdır. Aynı cisim ile her ikisinin de sinir uçlarına dokunduğunuz zaman hissettikleri şeyler ve verdikleri tepkiler çok farklı olacaktır. Mavi Marmara konusu bunun çok açık bir delilidir”. Öte yandan Cemaat, çok uzun bir birikimin toplamıdır. On yıllara dayanan bir birikimin kurumsallaşmış ve küresel ölçekte dünyanın dört bir yanına yayılmış bir faaliyet organizasyonudur. AKP ise toplumda 1990’larda yaşanan rahatsızlıkların sloganlarla inşa edilmiş tepkisel zirvesidir. Kimyaları çok ama çok farklıdır. Bunu zaman daha iyi gösterecek. Her ne kadar yok dense de ikisi arasında bir mücadele yaşanması durumunda bu mücadelenin kazananı da kaybedeni de çok açıktır.

Yeni CHP

Bir diğer konu ise CHP’nin gittikçe liberal sağa kayan hüzün verici görüntüsü. Yılların solcuları için bu kabul edilemez bir benzetme, bunu iyi biliyorum ancak Yeni CHP’nin Atatürk’ün CHP’si olmakla övünen CHP ile artık İş Bankası’ndaki CHP hisselerinden başka bağı yoktur. Bu arada Yeni CHP yöneticilerinin revizyonist çabalar kapsamında ABD’lilerle ve Cemaat çevreleri ile görüşmeler yapması da kayda değer bir gelişme. Hızla gömlek değiştiren bir CHP için iktidar şansı olur mu? Hiç belli olmaz, olur mu olur!…

Sonuç;

Cemaat, rolünü çok iyi oynayıp merkezdeki konumunu pekiştirirken AKP içerideki söylemleri bakımından gittikçe radikalleşiyor, CHP ise kendisinden hiç beklenmedik şekilde kabuk değiştiriyor. Doğrusu AKP için durum iyice kötüye giderken CHP için on yıllardır kapalı olan kapıların sürgüleri gevşetiliyor görüntüsü ortaya çıkmaya başladı.

https://twitter.com/#!/hdag77

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ